SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta bir katliam gerçekleştirildi. 2 Temmuz 2006, Sivas katliamının 13. Yıldönümüdür. Bu yıldönümünde, Sivas katliamını lanetlemek için toplantı ve gösteriler yapılacaktır. Kimileri de timsah gözyaşlarını yansıtmak için göstermelik açıklamalar yapacaklardır. Sivas katliamını yapanları ve arkalarında olan güçleri doğru tespit etmek gerekiyor. Bu katliamı sadece ortaya salınan itler yapmamıştır. Sivas katliamını sadece ortaya salınan itlerin yaptığını açıklamak bilinçlerin karartılmasıdır. Katliam lanetlenirken, katliamın esas sorumlularını da tespit etmek gerekiyor.

Bu katliam, 2 Temmuz 1993 yılında, devletin gözetimi altında Sivas’ta yapıldı.  Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’ta bulunan, insanlardan 37’si Madımak otelinde yakıldı. Bu katliamın hazırlığı günler öncesinden planlanmıştı. İnsanlar otelde yanarken, dinci faşistler otel önünde zafer çığlıkları atıyorlardı. Yangından kaçanlar dışarı bırakılmıyordu. İnsanlar otelde yanarken, dinci faşistler otel önünde zaferlerini kutluyorlardı!

Madımak Oteli’ni kuşatanlar saatler boyu, ‘Kemalist devlet yıkılacak elbet’, ‘Vali gidecek şeriat gelecek’, ‘Cumhuriyet, Sivas’ta kuruldu Sivas’ta yıkılacak’ diye bağırmalarına rağmen engellemeyle karşılaşmadılar. ‘Din elden gidiyor’ haykırışları saldırganların kullandığı ana tema idi. Katliamcılar, kendilerinden olmayanları yakmakla dinin elden gitmediğini ispatlamaya çalışıyorlardı! Olayların başlaması ile birlikte, oteldeki insanlar Ankara ile telefon bağlantısı kurmuşlardı. Dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü ile de görüşmüşlerdi. Kendilerine devletin güçlü olduğu ve gerekenin yapılacağı söylenmişti. Ama saatler ilerliyordu ve kolluk kuvvetleri olayları seyrediyordu.

Sivas katliamının 13. yıldönümünde, onu gerçekleştirmiş görünen bazı kişilerin yargılanması ve çeşitli cezalara çarptırılması dışında, katliamın ardında yatan gerçek nedenler, gerçek failleri meçhul kalmaya devam ediyor. Devlet, bu katliamı aydınlatmak adına bugüne kadar sadece mağdurları ‘tahrikçi’ olmakla, olayı kimi şeriatçı örgütlerin üzerine atmakla yetindi. Bu tavır katliamın üzerini örten, devletin sorumluluğunu göz ardı eden bir yaklaşımdır. Oysa Sivas katliamının, değişik boyutlardan irdelenmesi ve tüm bu farklı boyutların bütünlük içinde aydınlatılması gerekiyor.

Aziz Nesin'in Sivas’ta ateist olduğunu söylemesi, katliamcılar açısından bu bir ‘tahrik’ unsuru olarak görüldü ve propagandası yapıldı. Katliamı yapanlar kendilerini ‘Müslüman’, eylemlerini de ‘İslamiyet gereği’ olarak sundular. Bu katliamın ideolojik arka planını öncelikle İslam literatüründe aramak gerekiyor. Katliamı yapan, kışkırtan ve mazur gösterenler hep bir ağızdan, ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satılamaz’ diyorlar! Kendileri gibi düşünmeyen, aykırı seslerin dile getirilemeyeceğini söylüyorlar! ‘Müslüman Mahallesi’ denilen yer, 7. Yüzyıl Arap kültürünce benimsenen şeriattır. Buna göre kendileri gibi düşünmeyen, hâkim durumda olan İslami akım dışında kalan diğer Müslümanları ‘salyangoz’ olarak nitelendirmektedirler! Bunlar ‘salyangoz’ olduklarına göre, katledilmeleri gerekir! Kendi inandığından farklı değerleri savunuyor, diye insanları yakabilen bir vahşet olamaz, olmamalı. Bunu yapanların ve dayandıkları ideolojik bir arka plan var. Buna göre:

“Hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle (Hıristiyan ve Yahudilerle), küçülerek (boyunlarını büküp) elleriyle cizye (haraç) verinceye kadar savaşın (Tevbe-29)”

“Haram aylar geçince müşrikleri (tövbe etmedikleri müddetçe) bulduğunuz yerde öldürün. Yakalayıp hapsedin... (Tevbe-5)”

“Fitne ortadan kalkıp din yalnızca Allahın oluncaya kadar onlarla savaşın...(Bakara-193)”

“...Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiç birisini dost ve yardımcı edinmeyin (Nisa-89)"

“Doğrusu ayetlerimizi inkar edenleri ateşe sokacağız, derilerinin her yanışında azabı tatmaları için derilerini değiştireceğiz (Nisa-56)”

“İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir, başlarına da kaynar sular dökülür, karındakiler ve derileri eritilir, demir kamçılar da onlar içindir. Orada uğradıkları ıstıraptan ne zaman çıkmak isteseler geriye döndürülürler, yakıcı azabı tadın denilir (Hac-19-22)”

Bu liste uzayıp gider. Müslüman olmayanları katletmenin vacip olduğu da kuranın bir emri olduğunu da belirtmek gerekir. Onlar kendilerine inanmayanları, ‘en büyük suç’ olarak adlandırmakta ve bunun gereğini de yapmaya çalışmaktadırlar!  Onlara göre, inanmamanın karşılığı cehennemde yakılmadır! İnanmayanları ve kendileri gibi düşünmeyenleri yok etmek dinin gereğidir!

Kuşkusuz insanları yakabilecek kadar inanılmaz bir katliamın failleri ve onları teşvik eden bu zihniyetin sorgulanması gerekir. Sivas katliamının sadece bu yönünü görmek, gericiliğin ve faşizmin sadece bir yönünü görmek anlamına gelir. Soruna genel bakıldığında, Sivas katliamını devletin politikaları kapsamında da sorgulamak gerekiyor. Sivas katliamı bir devlet operasyonuydu. Türkiye’nin tam orta yerindeki bir şehirde binlerce kişinin, 8 saat süren bir eylemi ve bu katliamın engellenmemiş olması nasıl açıklanabilir? İnsanları yakabilen bir vahşetin, günler öncesinden hazırlanması, ona dur demeyen bir devlet aygıtı var ortada. Sıradan bir basın açıklamasını bile görülmemiş bir şiddetle bastıran kolluk kuvvetlerinin, insanları yakmak gibi bir vahşeti saatlerce seyretmekle yetinmesi, en hafif ifadeyle söz konusu katliama göz yumulduğunun açık göstergesidir.

Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in, katliam sırasında, ‘devlet, halkla karşı karşıya getirilmemelidir’ açıklaması, nasıl bir devlet politikası ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Dönemin başbakanı Tansu Çiller’in, ‘Devlet oradadır. Otelin etrafını saran vatandaşlara hiçbir zarar gelmemiştir. Onlardan ölen ve yaralanan yoktur’ demeci, katliamcıları vatandaş, yananları ise ‘düşman’ gördüğünün açık bir kanıtıdır. Aynı şekilde dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral'’n, '‘Olayda örgüt yok, tahrik var’ açıklaması ise, devletin olayların failleri ve ardındaki güçlere ilişkin soruşturmayı nasıl saptırdığını göstermektedir. Basının büyük bölümü ise, katliamı Aziz Nesin’e yükleyip, esas olarak olayı ‘tahrik’ sonucu çıktığını açıklaması ibret vericidir. Bütün bu açıklama ve yaklaşımlar, devletin ideolojik aygıtlarının da katliama yol döşediği ve gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştığını göstermektedir.

Sivas katliamı, egemenlerin, dinci faşistlerin meşru görmediği inanç, kimlik ve siyasal görüşlere ilişkin değişik zamanlarda uyguladıkları katliamların bir örneğidir. Bu sahneleri daha önce 6-7 Eylül olaylarında, 1970’li yıllarda Çorum, Sivas, Maraş, Erzincan ve daha sonra Gazi Mahallesinde görmüş ve yaşamıştık. Fazla geriye gitmeye gerek yok. Bugünün Türkiye’sin de linç kültürü yaygınlaştı. Trabzon’da TAYAD’lılara karşı başlatılan ve değişik şehirlerde uygulamaya konulan plan hep aynı. Demokratik haklarını kullanan, basın açıklaması yapmak isteyen insanlar linç edilmek isteniyor. Devlet, Sivas’ta yaptığı gibi linç edilmek istenen insanların halkı tahrik ettiğini söylüyor! Hepsinde saldırının hedefi, devletin topluma dayattığı resmi kimliğin dışında kalanlardır. Bu katliamların ortak paydası saldırganların engellenmeyerek katliama çanak tutulması ve ardından olayın üstünün örtülmesi veya sadece bir kısım piyonun cezalandırılmasıyla yetinilmesidir. Devletin verdiği mesaj şudur: Muhalif olmayacaksınız, resmi ideoloji dışında bir görüş savunmayacaksınız! Hakkınızı aramayacaksınız, demokratik taleplerinizi dile getirmeyeceksiniz! Size dayatılan politikaları kabul edeceksiniz! Devletin istemi dışında hareket ederseniz, halkı tahrik etmiş olursunuz! Halkı tahrik ettiğiniz için de, halk da gereğini yapar! Devletin bu politikaları sonucu, saldırganlar ve linç girişiminde bulunanlar korunuyor. Linçe maruz kalanlar ise ‘suçlu’ gösterilip yargı karşısına çıkartılıyor.

Resmi Türk kimliğini kabul etmeyen, asimilasyonu kabul etmeyenler her uygun fırsatta tasfiye edildiler. Kürt tehcirleri ve İskan Kanunları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül talanı vb. bu politikanın somut göstergesidir. Sivas’ta uygulamaya sokulan tam da bu politikadır. Sivas’ta toplananların yaptığı tek şey türkülü, panelli, halaylı bir etkinlikle Pir Sultan’ın anıtını kendi memleketine dikmektir. Etkinliği düzenleyenlerin amacı, Anayasa’da yazılı demokratik, hukuk ve laiklik iddiasını laftan gerçeğe dönüştürmektir. Üstelik her şey resmi izinle gerçekleştirilmektedir. Etkinlik başta Aziz Nesin olmak üzere aydın ve sanatçıların katılımı ile gerçekleştirilmektedir. Durum buyken ‘devlet, halkla karşı karşıya getirilmemelidir’ sözü, devletin saldırganları halktan sayması, yananları ise halktan saymamasının göstergesidir. Bu ülkede solcu olan herkesin bir ‘örgüt’ kategorisi içerisine konulup yargılanması, hukuksuz cezalara çarpıttırılması, işkenceden geçirilmesi vb. devletin uyguladığı bir politikadır. Devlete göre; Sivas’ta yaşanan vahşette sadece ‘tahrik’ vardır. Katliamı yapanlar sadece ‘tahrik’e kapılmışlardır. Onun için bunların devlet ile karşı karşıya getirilmesi doğru değildir! Gerçekte ise, hazırlığı önceden yapılmış örgütlü faşistlerin, kolluk kuvvetlerinin yol vermesi ile bir katliam yapılmıştır.

83 yıldır hâkim sınıfların verdiği mesaj çok açıktır. Devlet kendisinin belirlediği sınırların dışına çıkılmasını istememektedir. Devlet nezdinde ‘örgüt’ sola özgü bir olaydır. Bu yüzden de yok edilmesi gereken bir ‘düşman’ kurumdur. İnsanları yakan, katledenler ise ‘örgüt’ sayılmamaktadır. Egemen sınıflara göre, halkın ‘tahrik’ olması söz konusudur. Devletin istemediği hak talebinde bulunursanız, bir takım odaklar ‘tahrik’ olur, devletin desteğiyle tehdit eder, katliamlar yapar. ‘Tahrik’ olanlar görevlerini yaparken, kolluk kuvvetleri kör-sağır davranır; ta ki iş bitene, hak talep edenlere ‘haddi’ bildirene kadar!

Devlet’in nelere kadir olduğu, demokratik haklarını kullanan kitle eylemlerine karşı yaklaşımı çok iyi bilindiğine göre, Madımak’a çok yakın mesafedeki polis ve ordu güçlerinin katliama seyirci kalması üzerinde özellikle düşünülmelidir. Tüm bu gerçeklerin gösterdiği gibi Sivas katliamı, daha önce yaşanan katliamların bir tekrarıdır. Saldırganlar farklı, ama mizansen aynıdır.

Sivas katliamının özgülünde çıkarılması gereken esas ders, süreci bütünlük içerisinde değerlendirmektir. Bu katliam devlet dışında, bir grubun yaptığı bir katliam değildir. Sivas katliamı devletin gözetimi altında yapılmış bir katliamdır. Bu katliamın sorumluluğu devlete aittir.

Ancak böyle gelmiş, böyle gitmeyecektir. Gün gelecek devran dönecektir. Bu sistem var olduğu sürece, bu gibi katliamlar devam edecektir. O halde görev, sisteme karşı mücadeleyi yükseltmek ve örgütlenmektir. İşçilerin ve emekçilerin iktidarının kurulması için mücadeleyi yükseltmek gerekiyor.

Haziran 2006