KK-T'DE KOMÜNİST PARTİ'NİN

YENİDEN YARATILMASININ ÖNDERİ

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN

KAZANIM VE HATALARI

(GENEL DEĞERLENDİRME)

İbrahim KAYPAKKAYA, 24 yıllık kısacık hayatına muazzam bir işi,  KK-T'de Komünizm adına oportünizm/revizyonizmin kesin egemenliğine baş kaldırarak, Komünizmin kızıl bayrağını yeniden yükseltme işini sığdırmıştır. Onun yaptığı işin büyüklüğünü kavrayabilmek ve bugün onu savunduğunu iddia eden kimi oportünist/menşevik örgüt ve kişilerin gerçek konumlarını görebilmek ve İbrahim KAYPAKKAYA'nın eserini doğru değerlendirebilmek için onun yaşadığı dönemde uluslararası alanda ve KK-T'da var olan durumu, onun içinde yaşadığı, savaştığı koşulları bilmek gerekir.

Devrimci Atılım Yılları ve 68'liler:

İbrahim KAYPAKKAYA "68 kuşağı" devrimcilerindendir. 67/68 yılları Çin'deki Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin etkilerinin bütün dünyaya dalga dalga yayıldığı ve reformizme, revizyonizme karşı devrimci düşüncelerin gençlik, özellikle yüksek okul gençliği içinde taban kazandığı yıllardır.
Dünya Komünist Hareketi içinde modern revizyonist yozlaşmaya karşı ve Çin'deki modern revizyonist "kapitalist yolcu" iktidar sahiplerine karşı milyonlarca kitlenin Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sahip çıkma ruhuyla ileri atıldığı muazzam devrim hareketi, o yıllarda bütün dünyada yankısını buluyor, hemen bütün ülkelerde yerleşmiş "geleneksel" adı komünist, kendi modern revizyonist yozlaşmış partilerden kopmalar oluyor, bu partilerin karşısına "Mao Zedung Düşüncesi"ni savunan genç Marksist-Leninist partiler, gruplar alternatif olarak çıkıyordu. Dünya Komünist Hareketi içinde yıllardır içten içe süren ideolojik mücadele Kültür Devrimi ertesinde artık kesin örgütsel bölünme noktasına varıyor, modern revizyonist partilerin karşısına —bütün hata ve eksiklikleri ile birlikte ve bunlara rağmen— ÇKP ve AEP'nin başını çektiği Marksist-Leninist akım çıkıyordu.
Dünya tam anlamıyla kaynıyordu. Özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika'da ezilen sömürge, yarı-sömürge halklar emperyalizme baş kaldırıyor, haklarını istiyordu. Bolivya, Guatemala, El Salvador, Nikaragua, Uruguay, Paraguay ve bir dizi Latin Amerika ülkesinde gerilla hareketleri yığınların sempatisini kazanıyor; Asya'da Vietnam, Laos, Kamboçya halkları kurtuluş savaşı yürütüyorlar; Filipinler'de Amerikancı iktidarlar devrimci mücadele tarafından sarsılıyor; Hindistan'ın kırlık alanlarında köylü ayaklanmaları gelişiyor; Afrika'da Mozambik, Gine Bissau, Angola'da halklar sömürgeciliğe karşı silaha sarılıyorlardı.
67/68 yılları, emperyalist metropollerde, ABD emperyalizminin Vietnam'da yürüttüğü vahşi emperyalist savaşa karşı ve sömürgeciliğe karşı halkların savaşları ile dayanışma bayrağını kaldırdığı "Ho, Ho, Ho Şi Minh!", "Bir, iki, üç, dört, daha fazla Vietnam, Ernesto'ya bin selam!", "Yaşasın Halk Savaşı!", "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi!" şiarlarının Washington, Paris, Londra, Berlin vb. caddelerinde yankılandığı yıllardır.
1967'de ABD'de siyahların gettolardaki ayaklanması, ancak ordunun yoğun müdahalesi ve yüzün üstünde siyah emekçinin hunharca katledilmesi ile bastırılabilmektedir.
ABD'nin Vietnam'da savaş yürüttüğü şartlarda yapılan savaş karşıtı gösterilere 250 binin üstünde insan katılmakta, onbinlerce Amerikalı genç savaş hizmetini red ederek, illegal duruma düşmeyi, hapsi vb.'ni haksız savaşa katılmaya yeğlemektedir.
Almanya'da İran Şahı'nın Batı Berlin'i ziyareti sırasındaki protesto gösterilerinde polis Benno Ohnesorg adlı bir öğrenciyi vurarak öldürmekte, ardından Batı Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında görmediği boyutlarda kitle gösterileri patlamaktadır. Batı Berlin'de Şubat 68'de yapılan Vietnam Kongresi ertesinde 12 bin gösterici Vietnam halkıyla, Vietnam'daki Halk Savaşıyla dayanışmasını haykırmaktadır.
Nisan 68'de Alman Sosyalist Öğrenciler Birliği (SDS) yöneticilerinden Rudi Dutschke'nin burjuva medyası tarafından kışkırtılmış bir faşist tarafından vurulması, yeni bir gösteriler dalgasına yol açmakta, polisle göstericiler arasında kanlı çatışmalar gündeme gelmektedir.
Londra da aynı dönemde "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi!" şiarları ile çınlamaktadır.
Fransa'da 22 Mart 68'de Vietnam ile dayanışma komitesinden 6 kişinin polisçe tutuklanması önce Paris/Nanterre'de 150 kişilik bir öğrenci grubunun bazı fakülteleri işgali ile karşılaşır. Bu küçük grubun eylemi her yanda sempati ile karşılanır. İşgalcilerin sayısı çok kısa sürede 3 bine çıkar, işgal genişler. 1 Mayıs'ta sendika bürokrasisinin ve revizyonist Komünist Partisi'nin engelleme çabalarına rağmen, işçiler öğrencilerin haklı taleplerine sahip çıktıklarının işaretini verirler. 2 Mayıs'ta hükümet Nanterre'deki üniversiteyi kapadığını ilan eder.
Nanterre öğrencileri Sorbonne Üniversitesi'ne yürüyerek dayanışma talep ederler. Sorbonne'da da işgal başlar, polisin karşı-devrimci şiddetle bastırma çabaları, yalnızca hareketin daha da genişlemesi ve militanlaşması sonucunu verir.
10 Mayıs'ta bu kez içinde binlerce işçinin de bulunduğu 35 bin gösterici Quartier Latin bölgesinde polisin vahşi saldırılarına karşı barikatlar kurar.
20 Mayıs'a gelindiğinde bütün Fransa'da eylemlere katılanların sayısı 20 milyonu bulmuştur. İlan edilmemiş bir GENEL GREV yaşanmaktadır. "Bütün iktidar işçilere!" sloganı bu günlerin en çok kullanılan sloganı haline gelir. Bir dizi fabrikada üretim işçilerin oluşturduğu komitelerin kontrolüne geçer. Nantes'da grevciler kelimenin tam anlamıyla iktidardadır. Grevciler para yerine geçen fiş dağıtmakta, fiyatları kontrol etmekte, dağıtımı gerçekleştirmektedir. Fransa Mayıs 68'de tam bir devrim durumu yaşamaktadır.
68, revizyonist/sosyal-emperyalist kampta da çatlakların gözle görülür bir şekilde ortaya çıktığı yıldır. Çekoslovakya'da "Prag Baharı" adı verilen olay yaşanmakta; Rus sosyal-emperyalizminden bağımsızlığı ve "güleryüzlü sosyalizm" adı altında açıkça sosyal-demokrasiyi savunan akım yığınlar içinde taban bulmaktadır. Bu gelişmeye Rus sosyal-emperyalistlerinin cevabı bilindiği gibi Çekoslovakya'nın işgali olmuştur. Bu, Rus sosyal-emperyalizminin gerçek yüzünün görülmesi, sapla samanın birbirinden ayrılması açısından belirleyici önemde bir gelişmedir.
68'de dünya kaynamakta, "Devrim" birçok alanda geleceğin perspektifi olarak değil, günün talebi ve görevi olarak görülmektedir. Ne yazık ki bu görevin çözümüne önderlik edebilecek yetkinlikte bir komünist örgütlenme yoktur. Marksist-Leninist partiler birçok ülkede henüz yeni yeni, bu devrimci hareket içinde oluşmaktadır…

 KK-T'de 68'in Etkileri

68 etkisini tabii ki  KK-T'de de gösterdi.
En başta etkilenen, toplumun en hareketli, yeniye en açık olan kesimi, gençlik oldu.
Başını yüksek öğrenim gençliğinin çektiği kitle gösterileri 68 sonları, 69 başlarında KK-T'nin gündemine damgasını vurmaya başladı. Bu gösteriler  KK-T'de öncelikle Amerikan emperyalizminin varlığına yönelen anti-emperyalist gösterilerdi.
Amerikan 6. Filosu'nun İstanbul-İzmir limanlarına her gelişi büyük anti-emperyalist gösterilerle karşılanıyor, onbinler "Yankee Go Home!", "6. Filo Defol!" şiarları altında birleşiyordu. Şimdi cumhurbaşkanlığına soyunan Demirel*, o dönemde Amerikan Morrison firmasının Türkiye temsilciliğinden gelen başbakandı ve "Morrison Süleyman, yolculuk ne zaman?" şiarı ile kitle gösterilerinin baş hedeflerinden biri idi. Hakim sınıfların "konuk"ları ABD denizcilerine karaya ayak bastırılmıyor, yer yer çatışmalar oluyor, yükselen devrimci mücadele ilk şehitlerini (Vedat Demircioğlu) veriyordu.
Devrimci mücadelenin boyutlarının yükselmesi, karşı-devrimi de "demokrasi" maskesini giderek bir kenara koymaya itiyor, anti-emperyalist kitle gösterilerinin üzerine devlet denetim ve gözetiminde kitlesel saldırılar düzenleniyor, devrim şehitlerine yenileri ekleniyordu. (Kanlı Pazar, Şubat 69)
Devrimci şiddet sorunu bu gelişmeler karşısında kendini en acil sorun olarak devrimcilere getirip dayatıyor ve en önemli ayrım çizgisi haline geliyordu.
Kendiliğinden mücadelenin hızla yükseldiği şartlarda, legalliğini korumak kendisi için her şey haline gelen ve parlamenter yolla iktidara gelmeyi düşleyen Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) revizyonist yöneticileri uslu durulmasını, kurallara, yasalara uyulmasını öneriyor ve bu tavırları ile özellikle gençlik içinde tecrit oluyorlardı.
Gençlik hareketi ağırlıklı olarak "sosyalizm" adına hareket etmesine karşın, içinde bir sürü anti-Marksist düşünce kol geziyordu. Faşist devletin temel kurumu olan ordu anti-emperyalist ve ilerici görülüyor; "Ordu-Gençlik Elele!" şiarları ile darbecilik körükleniyor. "Halk-Ordu-Gençlik Devrim Yapacak, Bize Amerika, Bize Amerika Selam Duracak!" marşları söyleniyordu. Darbeci revizyonistlerin yaydığı ve o günkü gençlik hareketi içinde egemen olan görüşe göre, "anti-emperyalist geleneğe" sahip olduğu palavraları atılan Türk ordusu "Amerikancı Demirel Hükümeti"ni bir "ihtilal"le devirecek, yerine "Asker-Sivil Aydın Zümre"nin temsilcilerinden oluşan bir yönetim kurulacaktı.
O dönemde "sol" içinde egemen olan Kemalizm hayranlığı idi. Kemalizm, o günkü hareket içinde egemen olan düşünceye göre "anti-emperyalizm"di, devrimcilik(!)ti. Bütün kötülükler Kemalizmden uzaklaşıldığı için ortaya çıkmıştı! Kürdistan sorununun bu dönemde adı bile edilmiyordu. Türk hakim sınıflarının "Türk/Kürt yoktur, hepimiz Türküz" safsataları, kendine sosyalist ve devrimci diyen hareket içinde de egemendi. Bu dönemde bırakalım Kürt ulusunun varlığı ve ayrılma hakkının kayıtsız koşulsuz savunulmasını, en iyi halde ekonomik yatırımlarla çözülecek bir "geri kalmış" Doğu/Güney Doğu Anadolu sorunundan söz edilmesi "ilericilik", "sosyalistlik" sayılıyordu.
Kendilerine sosyalist ve devrimci de diyen Kemalist darbeciler, darbe ortamı yaratmak için gençliğin anti-emperyalist eylemlerini ve ezilen, sömürülen kitlelerin sınıf mücadelelerini bir kaldıraç olarak kullanmak istiyordu. Bunlar bu yüzden gençlik hareketinin önderlerinin sırtını sıvazlıyordu. TİP'in pasifist, legalist, parlamentarist revizyonizmine karşı tepki, darbeciliğe duyulan sempatiye dönüştürülmeye çalışılıyordu.
TİP'in pasifizmine duyulan tepki, gençlik önderlerinin bir kesimini aktif eylem adına fokoculuğa, öncü savaş teorilerine yaklaştırıyor; Filistin'de süren gerilla savaşının çekiciliği artıyor; Marighella, Guevara, Debray'ın gerilla savaşı üzerine yazıları bu kesimin dikkat ve sempatisini topluyor; bu kesim daha sonra THKO ve THKP/C'de örgütsel olarak cisimleşen akımlar evrimleniyordu.
Aynı dönemde kendini gerek TİP'ten, gerekse diğer gruplardan en azından sözde ayıran Proleter Devrimci Aydınlık (PDA), Çin'de Büyük Proleter Kültür Devrimi'ne ve Mao Zedung'a sahip çıkar görünüyor, Türkiye'de Çin'deki biçimi ile Halk Savaşı yolunun propagandasını ucundan kıyısından yapmaya çalışıyordu.
Sonradan TKP/ML'yi kuracak olan İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş da, 60'lı yılların sonlarında, kendini lafta da olsa "Mao Zedung Düşüncesi"ni savunma, Uluslararası Komünist Hareket'in bölünmesinde uluslararası plânda Marksist-Leninist yanda saf tutma noktasında diğerlerinden ayıran PDA çevresinde çalışıyordu.
Gençlik içinde TİP'in pasifizmine karşı olan gruplar etkinliğini sürdürürken, işçi sınıfı içinde önemli ölçüde TİP'in kontrolünde olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) etkinliği vardı. Ve bu etkinlik giderek artmakta idi. Gençlik hareketinin çeşitli kesimleri işçi sınıfı ve diğer ezilen emekçi sınıflar ile bağlar kurmaya çalıştı. Bunda belli başarılar da elde edildi. Fakat yine de özellikle sendikal alanda TİP'in ve onun önemli ölçüde denetiminde olan DİSK'in etkinliği kırılamadı.

 KK-T'de Marksizm-Leninizmin Revizyonizmden Ayrılması:
Komünist Yeniden Doğuş: TKP/ML

 KK-T'de Marksizm-Leninizmin revizyonizmden ayrılmasında, 1970'li yılların başlarındaki iki önemli olay ve bunlara karşı takınılan tavırlar belirleyici önemde rol oynamıştır. Bunlardan biri 15/16 Haziran Büyük İşçi Direnişi; diğeri 12 Mart muhtırasıdır. Bu her iki olay da, PDA (sonradan Türkiye İhtilalci İşçi-Köylü Partisi; ya da 12 Mart döneminde çıkarılan yayın organına atfen "Şafak") içinde hakim olanların revizyonist olduğunu göstermiş, bunlara karşı mücadele ile örgütün kurtarılmasının mümkün olmadığının görüldüğü noktada, İbrahim KAYPAKKAYA önderliğindeki Marksist-Leninist kadrolar ayrılarak TKP/ML'yi kurmuştur.
1970 yılı ülkemizde ezilenlerin faşist düzene karşı mücadelelerinin büyük boyutlara ulaştığı bir yıldı.
"Bu, işçi sınıfı açısından da böyleydi. 1963 yılında çıkarılan bir kanunla "grev hakkı"nı kanunen de (lokavtla sulandırılmasına rağmen) ele geçiren işçi sınıfı, 1960'lı yıllarda bu silahı yaşam şartlarını iyileştirmek için kullanmada giderek ustalaştı. Birçok grev mücadelesi içinde işçi sınıfının ileri unsurları; Türk-İş'in başındaki unsurların işçi sınıfı düşmanı hainler olduğunu, bunların gerçekte patronlarla aynı saflarda olduğunu gördüler. Bu o dönemde Türk-İş'e alternatif olarak ortaya çıkan DİSK'in kısa zamanda güçlenmesine yolaçtı. Birçok büyük sanayi kuruluşunda DİSK, Türk-İş'e ciddi bir rakip haline gelmeye başladı; Türk-İş'in sendika ağalarının, işçi sınıfını istedikleri gibi uyuttukları dönemler geride kalmaya başladı. İşçi sınıfı içinde, DİSK'in kazandığı bir kaç başarıdan sonra DİSK'e doğru bir kayma başladı. İşçi sınıfı üzerinde Türk-İş aracılığı ile kurdukları hakimiyetin sarsılmaya başladığını gören hakim sınıf temsilcileri, bu duruma dur diyebilmek için 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev, Lokavt Kanunu'nda değişiklikler yapılmasını plânladılar. Bu plâna göre; herhangi bir işyerinde toplu sözleşme yapma hakkı; işyerinin dahil olduğu iş kolunda en çok üyeye sahip olan ve o iş kolunda sigortalı işçilerin üçte birinin üye olduğu işçi federasyonu; ya da ülke çapında faaliyet gösteren işçi sendikasına ait olacaktı. Bu, DİSK'in tasfiyesi; DİSK dışında da bazı küçük işyerlerinde örgütlenen küçük sendikaların tasfiyesi; sendikal alanda Türk-İş'in kesin tekel kurması demekti. Bu yöndeki değişiklik önerisi 15 Haziran'da Meclise gelecekti.
Türk-İş yöneticileri, hazırlanmasında kendilerinin de payı bulunduğu bu işçi sınıfı haini tasarının propagandasını yaptılar. Güçlü olmak için tek sendikada birleşmek gerektiği; kanunun bunu amaçladığı demagojisi ile işçileri kandırmaya çalıştılar.
DİSK yöneticileri; kendi varlıkları tehdit altında olduğu için, bu tasarıya karşı çıkmak zorunda idiler. Ancak onlar da işçi sınıfının sınıf mücadelesinden korkuyorlardı; düzeni savunuyorlardı. Bu yüzden yasa değişikliğine "kanunlar çerçevesinde" karşı çıkılması yönünde çağrı yaptılar.
15 Haziran'da İstanbul ve İzmit'te işçiler, kanunlarda yapılmak istenen değişiklikleri protesto için büyük bir yürüyüş düzenlediler.
O gün İstanbul ve İzmit'te hemen bütün büyük fabrikalarda üretim durdu. Türk-İş yönetiminin uyarılarına, sendikadan çıkarma; patronların işten atma tehditlerine rağmen; yalnızca DİSK'li işçiler değil, Türk-İş'e bağlı sendikalı işçiler de kitleler halinde direnişe katıldı.
İşçilerin büyük bir bölümü düzenlenen yürüyüşe katıldı. 15 Haziran'daki yürüyüşe 70 bine yakın işçi katıldı. İstanbul'da üç koldan, İzmit'te iki koldan yürüyüş yapıldı. İşçiler gözaltına alınan arkadaşlarını karakollara teslim etmediler. Kitle karakollar önünde birikerek, gözaltına alınanları polisin elinden aldı.
16 Haziran'daki yürüyüşe katılım 150 bin civarında oldu. İşçi sınıfının muazzam gücü karşısında paniğe kapılan hakim sınıflar, orduyu devreye sokmaktan başka çare bulamadı.
Askeri birlikler, polis birliklerinin hemen ardından işçilere karşı barikatlar kurdular. İşçiler
silahsız ve örgütsüz olmalarına rağmen; bu barikatların çoğunu yiğitçe aştılar.
İşçiler barikatları kağıt gibi parçaladılar. Levent'te, Topkapı'da, Kadıköy yakasında Otosan fabrikası önünde polis ve askerlerle işçiler yer yer çatıştılar. Polis silah da kullandı.
En büyük çatışma Kadıköy'de Yoğurtçu Parkı çevresinde oldu. Bu çatışmada yüzlerce işçi yaralandı; bir toplum polisi öldü.
İşçiler durmadılar. Kadıköy iskelesinde toplanan işçilerin üzerine polis ve asker yeniden saldırdı. Faşist kolluk güçlerinin açtığı ateşle Mustafa Baylam, Abdurrahman Bozkurt ve Yaşar Yıldırım adlı işçiler şehit düştüler.
16 Haziran akşamı saat 21.00'de hakim sınıfların radyoları İstanbul ve Gebze'de sıkıyönetim ilan edildiğini duyurdular. İşçi sınıfının kendiliğinden gelişen bu haklı mücadelesini bastırmak için hakim sınıflar yüzlerindeki "demokrasi" maskesini atmak, gerçek faşist yüzlerini göstermek zorunda kalmışlardı.
Büyük İşçi Direnişinin kendilerini de aştığını gören o dönemin reformist DİSK sendika ağaları, Türkiye işçi sınıfının en büyük, en görkemli direniş hareketlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin doruğunda işçilere devlet radyosu üzerinden şöyle sesleniyordu:
"İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler Anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için, hiçbir hareketimiz Anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilirler. Tahrikler yapabilirler. DİSK Genel Başkanı olarak sizleri uyarıyorum."
(Kemal Türkler'in 16.6.1970'deki radyo konuşmasından)
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi böylece reformist-revizyonist sendika ağalarının yüzlerinden de "işçi dostu" maskesini söküp atıyor; onların devlet ve Anayasa yanlısı, faşist Türk ordusu yardakçısı, işçi düşmanı yüzlerini görmek isteyenlere ve görebilecek durumda olanlara bütün çıplaklığı ile gösteriyordu.
15 Haziran'da patlayan, 16 Haziran'da doruğuna ulaşan büyük işçi mücadelesi, ancak sıkıyönetim, onun ardından gelen yoğun faşist saldırı ile durdurulabildi. Hareketin durdurulmasında kuşkusuz reformist-revizyonist DİSK'li sendika ağaları da işçi sınıfı açısından lanetli, hakim sınıflar açısından ise, "taktire şayan" haince bir rol oynadılar.
15-16 Haziran İşçi Hareketi, doğrudan talebi olan 274-275. maddelerde yapılmak istenen değişiklikleri engelleme hedefine ulaştı. Hakim sınıflar işçi hareketinin büyük gücü karşısında gerilemek, yapmak istedikleri değişiklikleri ertelemek zorunda kaldılar. Onlar işçi sınıfının büyük mücadelesi karşısında 15 Haziran'da yasa değişikliklerini Meclisten geçirme planını gerçekleştiremediler. Bu plan hemen hemen aynı içerikle, ancak 11 yıl sonra, işçi sınıfı hareketinin ve bütün devrimci hareketin en yoğun, en kanlı faşist saldırılarından biri sonucu hemen hemen bütünüyle bastırıldığı bir dönemde, 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilebildi." (İşçi Sınıfı Hareketi Üzerine Yazılar, Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1991, sf. 80-81-82.)
15-16 Haziran'ı izleyen sıkıyönetim günlerinde PDA içinde iki kanat net olarak ortaya çıktı.
Büyük İşçi Direnişi, PDA içindeki 15-16 Haziran Direnişine doğrudan katılan Marksist-Leninist unsurlara, PDA'nın izlediği çizginin sağcı, teslimiyetçi, revizyonist bir çizgi olduğunu gösterdi. İki kanat arasındaki esas çatışma, geleceğin değerlendirilmesi ve buna bağlı olarak izlenecek siyaset noktasında oldu.
PDA'nın başını çeken revizyonist unsurlar, bütün hesablarını, sıkıyönetimin kısa süre sonra kalkacağı ve çıkacak legal imkanlardan yararlanma, dergicilik esas faaliyetini sürdürme üzerine kurmuşlardı. Örgütsel dağınıklığı ortadan kaldırmanın yolunu, "Sosyalist Kurultay" vasıtasıyla kurulacak legal bir sosyalist partide görüyorlardı!
Buna karşı Marksist-Leninistler, eski faaliyetlerin tümü ile kökten değiştirilmesi, sıkıyönetimin hareketi nisbeten içine ittiği illegal örgütlenme ve mücadele yolunda ilerlenmesi, illegal bir temelin yaratılması gerektiğini savunuyorlardı.
(Bkz. İbrahim KAYPAKKAYA, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, sf. 275 vd.)
12 Mart muhtırası, ardından gelen tüm devrimci sola yönelen genel saldırı, Marksist-Leninistlerin ne kadar haklı olduğunu pratikte gösterdi. PDA'nın başını çeken revizyonistlerin bu gelişmeler karşısında tavrı, eski revizyonist çizgiyi sol-radikal söylemle gizleyerek sürdürmek ve Marksist-Leninist muhalefete karşı da her türlü burjuva yöntemle tasfiyeye yönelmek biçiminde oldu.
Artık Marksist-Leninistler için "Şafak revizyonizmi"nin varlığı ve Marksist-Leninist partinin Şafak çizgisi temelinde inşa edilemeyeceği kesin bir olgu idi. 1972, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş önderliğinde  KK-T'de Marksist-Leninist bir partinin yeniden kurulduğu yıl oldu. Bu partinin temel görüşleri tümü İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş tarafından —diğer Marksist-Leninist kadrolarla da tartışma temelinde— kaleme alınan "Şafak Revizyonizmi İle Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi"; "Türkiye'de Milli Mesele"; "Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri"; "TİİKP Program Taslağı Eleştirisi"; "Başkan Mao'nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım" adlı yazılarda ortaya kondu.

İbrahim KAYPAKKAYA'nın Bıraktığı Marksist-Leninist Miras:

Bu yazılar temelinde ve İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın önderliğindeki TKP/ML-TİKKO pratiğinin değerlendirilmesi temelinde şunları tespit ediyoruz:

 > TKP/ML'in kurulduğu 1972 şartlarında uluslararası plânda revizyonizm/oportünizm ile Marksizm-Leninizm arasındaki güncel mücadelede, Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sahip çıkan çizgi, tüm hata ve sapmalarına rağmen başını ÇKP ve AEP'nin çektiği çizgi idi. Yer yer "Mao Zedung Düşüncesi" adı altında da anılan bu çizgi, Sovyetler Birliği'nde iktidarı ele geçiren modern revizyonistlerin 20. Parti Kongresi'nde hakim kıldıkları çizgiye karşı mücadele içinde ortaya çıkmıştı. Kendisi çok ağır revizyonist hata ve sapmalar taşımasına rağmen, bu çizgi, Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sahip çıkıyor, emperyalizmle uzlaşmayı değil, onu yıkmayı bayrağına yazıyor; proletarya diktatörlüğünün "burjuvazi üzerinde topyekûn diktatörlük" demek olduğunu, proletarya diktatörlüğü şartlarında da devrimin sürdürülmesi gerektiğini savunuyor, proletarya ve halkları proleter dünya devrimine çağırıyordu. Bu çizgi 1972'de Marksizm-Leninizmin devrimci özünü temsil eden çizgi idi. İbrahim KAYPAKKAYA 1972'de Dünya Komünist Hareketi içinde süren iki çizgi mücadelesinde Marksist-Leninist safta yer tutup,  KK-T'de modern revizyonizme karşı mücadeleye önderlik eden, bu noktada hiçbir ikircime düşmeyen tek komünist önderdir. İbrahim KAYPAKKAYA bu tavrı takındığı sırada, Türkiye'de kendi dışında Mao Zedung Düşüncesini savunduğu iddiasında olan tek akım, içinden geldiği Şafak revizyonizmidir. Şafak revizyonizminin Mao Zedung Düşüncesi savunusu ise gerçekte, Kemalist-milliyetçi-reformist-legalist bir çizginin "Halk Savaşı" palavraları ile süslenerek savunulmasından başka bir şey değildir. Sosyalizm adına konuşanların geri kalan kesimi, ya doğrudan Rus sosyal-emperyalizminin ve revizyonizmin yanında saf tutmaktadır, ya da THKO/THKP-C gibi "orta yolcu"luk yapmakta, Sovyetler Birliği'ni de sosyalist olarak savunagelmektedir.

> İbrahim KAYPAKKAYA, proletarya diktatörlüğünün sınıfsal niteliği; sosyalizm için mutlak gerekliliği; görevleri konusunda esas olarak Marksist-Leninist görüşleri savunmuştur. Marksizm-Leninizmi revizyonizmden ve her türden oportünizmden ayıran bu belirleyici konuda o  KK-T'de sosyalizm adına hareket edenler içinde yine tek önderdir. THKO ve THKP-C, revizyonistler ve Şafak revizyonistleri Kemalizmin etkisinden kurtulamadıkları için, proletarya diktatörlüğünü teorik düzeyde bile savunacak durumda değillerdir.

> O, proletarya önderliğindeki devrimin ancak işçi-köylü temel ittifakı üzerinde yükselen bir örgütlenme ile sözkonusu olabileceği şeklindeki Marksist-Leninist ilkeyi kendine rehber edinip, her türden burjuva kuyrukçusu revizyonist görüşü mahkûm eden tek komünist önderdir. İbrahim KAYPAKKAYA, demokratik devrimde milli burjuvazinin ikili niteliğini de çok net olarak görmüş ve burjuvaziye —onunla ittifak kurulduğu şartlarda da— güvenilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.

> O, ulusal sorunda Marksist-Leninist teoriyi özümsemiş ve bu teoriyi  KK-T'nin somutuyla ustaca birleştirmeyi başarmıştır. O büyük Türk şovenisti düşüncelerin, devrimcilik ve evet komünistlik adına pervasızca savunulduğu ve hemen hemen hiçbir ezilen ulus hareketinin olmadığı bir dönemde,  KK-T'de ulusal sorunu Marksist-Leninist tarzda ele alıp, Kürt ulusunun varlığını ve ayrılma hakkını açık seçik savunan, çözüm yollarını, uygulanacak temel politikaları ortaya koyan komünist önderdir. 1972'de İbrahim KAYPAKKAYA TKP/ML adına ulusal sorunda Şafak revizyonizminin şoven milliyetçi yüzünü teşhir ederken PKK henüz ortada yoktu! İbrahim KAYPAKKAYA "Kürt ulusunun ayrılma hakkı"nı kayıtsız koşulsuz savunurken,  KK-T solu henüz "Doğu Anadolu, Güney Doğu Anadolu sorunu"nu tartışma aşamasında idi! İbrahim bölünme hakkını savunurken, Şafak revizyonistleri "bölücü"lerin hakim sınıflar olduğunu ispat çabası içinde idi, vs. O bu noktada Türkiye Sol'unda hakim olan şovenizm aysbergine ilk darbeyi vuran komünisttir.

> O, mevcut TC devletinin faşist niteliğini Kemalist diktatörlük şahsında dosta düşmana gösteren tek komünist önderdir. "Kemalizm küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır" (Mahir Çayan), "Kemalizm ile sosyalizm arasında Çin Seddi yoktur" (Mihri Belli) gibi görüşlerin hakim olduğu, Kemalizmin ilericilik, anti-emperyalistlik ve evet devrimcilik görüldüğü bir ortamda, İbrahim KAYPAKKAYA, Kemalizmin faşizm demek olduğunu cesaretle savunan, bu alanda da buzu kıran komünist önderdir.

> O, faşizme karşı mücadelenin devrim mücadelesi olarak yürütülmesi gerektiği doğru Marksist-Leninist düşüncesini, anti-faşist mücadeleyi düzen çerçevesi içinde hakim sınıfların bir kesiminin peşine takılmak olarak kavrayan reformist, kuyrukçu görüşlere karşı tutarlı bir biçimde savunan tek komünist önderdir.

> O, her renkten revizyonizmin Marksizm-Leninizm adına kitlelerin bilincini reformizmle kararttığı bir dönemde, özellikle PDA/Şafak revizyonistleri ile polemik içinde, devrimci düşünce ve tavrın ne olması gerektiğini, reformlar için mücadelenin nasıl devrime tabi olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyan komünist önderdir.

> İbrahim KAYPAKKAYA, devrimde proletaryanın önderliği ve devrimin durmaksızın sürdürülmesi için proletaryanın öncü müfrezesi Komünist Partisinin mutlak gerekliliğini, söz konusu partinin işçi sınıfının partisi olması gerektiğini 1972'de en açık şekilde anlayan ve bu yönde de adım atan örnek önderdir.

> O, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının faşist devletini devrimci şiddetle yıkıp, yerine demokratik halk diktatörlüğünü kurmak ve devrimi durmaksızın sürdürmek, proletarya diktatörlüğünü kurmak, proletarya diktatörlüğü şartlarında sosyalizmin inşasına atılmak ve komünizm hedefiyle hareket edebilmek için öncelikle illegal bir Komünist Partisi çekirdeğinin yaratılması zorunluluğu ve gerekliliğini kavrayıp, buna göre hareket eden komünist önderdir.

> O, Şafak revizyonizminin legalist, laçka örgütlenme plânı ve uygulaması karşısına, merkezinde meslekten devrimcilerin bulunduğu sağlam illegal örgüt Leninist plânı ile çıkan komünist önderdir.

> O, örgüt içi ideolojik mücadelenin Leninist ifadesi olan, ilkeli açık ideolojik mücadeleyi kavrayıp buna uygun davranan ve PDA/Şafak revizyonistlerinin kapalı kapılar ardında tezgâhladıkları komplolara rağmen ilkeli mücadeleden şaşmayan, bu alanda da örnek olan bir komünist önderdir. 

Burada yalnızca temel noktalarda özetlediğimiz Marksist-Leninist görüş ve davranışları şahsında toparlamış olan İbrahim KAYPAKKAYA, bu görüşleri ve ideolojik kararlılığının bir ifadesi olarak, düşman eline tutsak düştüğünde de görüşlerini tavizsiz savunup, düşmanla savaşı işkence altında da sürdürmeyi bilmiştir. O siyasi görüşlerini hiç tavizsiz savunurken, örgütsel konuda tek bir bilgi vermemiş, daha önce başkalarınca verilmiş tek bir bilgiyi onaylamamış, komünist tavrın nasıl olması gerektiğini kendi tavrı ile örneklemiştir. O, "ser verip, sır vermeyen" önder olma tavrıyla tüm devrimci saflarda bayraklaşmıştır.

İbrahim KAYPAKKAYA'nın temel hataları:

İbrahim KAYPAKKAYA hunharca katledildiğinde, henüz 24 yaşında olan genç bir komünist önderdi. T  KK-T açısından ele alındığında, ona geçmiş deneyimlerinden yola çıkarak doğru Marksist-Leninist çizgiyi devreden bir yaşlı kuşak komünist yoktu.
T"K"P uzun on yıllardır sınıf uzlaşmacısı, revizyonist bir yörüngeye oturmuş; yozlaşmış SB"K"P'nin "hık deyicinin tokmakçısı" haline gelmiş, Rus sosyal-emperyalizminin savunuculuğunu yapan işbirlikçi bir mülteci örgütü durumunda idi.  KK-T'deki eski T"K"P kadroları ya mücadeleyi bırakmış, ya karşı-devrimci mülteci kulübünün Türkiye şubesi olmaya soyunmuş, ya da Mihri Belli veya Hikmet Kıvılcımlı gibi Kemalist askeri darbeciliği savunma konumuna girmişti.
Uluslararası plânda ise, her ne kadar modern-revizyonizme karşı mücadele içinde ÇKP-AEP etrafında Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sahip çıkan bir kümelenme varsa da, bu akımın çizgisi de içinde çok önemli hata ve sapmaları taşımakta idi. Bu akım içinde bulunan partilerden hiçbiri "Mao Zedung Düşüncesi"nin yanlışlarına karşı, doğru Maksist-Leninist temelde bir mücadele yürütmüyordu. Tersine, Mao Zedung Düşüncesi'nin Marksizm-Leninizmden sapma anlamına gelen yanlışları, Marksizm-Leninizme katkı olarak savunuluyordu.
 KK-T'de devrimci kadrolar "sol", "sosyalist" literatürle daha yeni yeni tanışıyordu. Dünya Marksist-Leninist harketinin temel eserlerinin birçoğu henüz tanınmıyordu. Dünya Marksist-Leninist Hareketi'nin geçmiş deneyimleri hakkında bilgi olağanüstü eksik ve sığ idi. Revizyonizmin kullandığı bir dizi eğitim malzemesi, "sosyalist" eser olarak tanınıyor; ortayolcu akımın görüşleri, Troçkist görüşler ve modern revizyonistlerin görüşleri, Marks-Engels-Lenin-Stalin'inkiler gibi "sosyalist" literatür olarak kabul görüyordu.
İşte İbrahim KAYPAKKAYA yukarıda çok temel konularda özetlediğimiz Marksist-Leninist görüşleri bu ortamda savundu; bu ortamda doğrunun ne olduğunu bulup çıkardı. İbrahim'in hataları değerlendirilirken bu gerçek bir an bile unutulmamalıdır.
İbrahim KAYPAKKAYA kuşkusuz genç bir komünist önder olarak hatasız değildi. Bütünlük içinde değerlendirildiğinde esası doğru, devrimci, Marksist, komünist olan düşüncelerinin yanında, kimi önemli yanlış düşünceleri de vardı. Onun yanlışları siyasi tespitlerinden örgütsel çalışmaya kadar çeşitli alanlarda ifadesini buldu ve TKP/ML'nin aldığı ilk yenilginin ağırlığında rol oynadı.

> İbrahim KAYPAKKAYA 1972'de TKP/ML'yi kurduğunda, Kültür Devrimi sırasında savunulduğu biçimi ile Mao Zedung Düşüncesi'ni Marksizm-Leninizmin bir üst aşaması olarak kabul etmiş, Mao Zedung Düşüncesi denen teorinin yalnızca modern revizyonizme karşı mücadele içinde mutlaka sahiplenilmesi gereken Marksist-Leninist devrimci özünü değil, onun bir dizi sapmasını da kendine temel almıştır. Bütün dünyada yeni yeni oluşan tüm genç Marksist-Leninist partiler gibi, İbrahim KAYPAKKAYA'nın kurduğu TKP/ML de kuruluşunda Mao Zedung Düşüncesi'nin bir dizi sapmasını "Marksizm-Leninizme katkı", "Marksizm-Leninizmin yeni bir aşamaya yükseltilmesi" olarak savunmuştur.
Böylece bir dizi Marksist-Leninist olmayan görüş de TKP/ML'nin kuruluşuna temel olmuştur.
Bunlardan biri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın Leninist çağ tespiti yerine Lin Biaocu çağ tespitini alması, buna bağlı olarak düşmanı taktik olarak küçümsemesi, Leninist devrimci durum öğretisinin ruhuna aykırı tespitler yapması, somut durumu da yanlış değerlendirmesidir.
(Bu noktada 1978'de yapılan TKP/ML 1. Kongresi'nde Bolşeviklerin ideolojik etkilemesi sonucu esasta doğru bir özeleştiri yapılmıştır. Bu özeleştirinin ilgili bölümü için bkz. "TKP/ML Özeleştirisi ve Tüzüğü — AMLP-TKP/ML Ortak Açıklaması", Le-Ya Yayınevi, Belgesel Yayınlar No:5, Ocak 1979, İstanbul, s. 25-30; ayrıca bkz. elinizdeki "Özel Sayı", s. 106)

> İbrahim KAYPAKKAYA'nın temel yanlışlarından bir diğeri, Çin somutunda uygulanan Halk Savaşı stratejisinin hiç ayrımsız tüm yarı-sömürgelerde mutlak geçerliliği savıyla olduğu gibi devralınıp, uygulanmak istenmesidir. Bu yapılırken de ÇKP tarihi ve Çin toplumu yeterince incelenmemiş,  KK-T ile Çin arasındaki büyük farklılıklar gözardı edilmiş, subjektif sonuçlar çıkarılmış;  KK-T devrimi adeta Çin devriminin bir kopyası olarak görülmüştür. Çin devrimi ve ÇKP deneyiminin yetersiz incelenmesi sonucu yapılan kimi yanlış değerlendirmelerin mekanik bir biçimde  KK-T'ye aktarılması sonucu olarak da Komünist Partisinin öncelikle sanayi proletaryası içinde örgütlenmesinin mutlak zorunluluğu gözden kaçırılarak, öncelikle yoksul köylülüğün içinde yoğunlaşılıp, Komünist Partisinin ilk çekirdekleri buralarda yaratılmaya çalışılmıştır.

> İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, doğrudan Leninizmi, Lenin ve Stalin'in eserlerini temel aldığı her konuda (örneğin ulusal sorun; örneğin reform-devrim ilişkisi sorunu; örneğin partinin sınıfsal niteliği sorunu vb.) Marksist-Leninist bir çizginin temel taşlarını döşerken, Kültür Devrimi sırasında savunulduğu biçimi ile Mao Zedung Düşüncesi'nin sapma teşkil eden görüşlerinden etkilendiği, bunları savunup uygulamaya çalıştığı yerlerde de yanlış içine girmiştir. TKP/ML'nin aldığı ilk yenilginin —hemen tüm yönetici kademenin hakim sınıflara tutsak düşmesi— ağırlığında, "Mao Zedung Düşüncesi"nin yanlışlarının savunulmasına bağlı olarak da yapılan yanlış durum değerlendirmesi sonucu izlenen yanlış taktik çizgi önemli bir rol oynamıştır.
Yanlışları ne kadar ciddi olursa olsun, İbrahim KAYPAKKAYA bir bütün olarak değerlendirildiğinde Marksist-Leninist bir önderdir. Onun çizgisi üzerinde, onun çizgisindeki yanlışları özeleştiri ile aşarak ilerleyenler Bolşevizme varmıştır. Bu nedenlerledir ki,  KK-T'li Bolşevikler İbrahim KAYPAKKAYA'yı bir bağıntıda Lenin yoldaşın Rosa Luxemburg'u değerlendirdiği gibi değerlendirmekte, onu Dünya Komünist Hareketinin ölümsüz kartallarından biri;  KK-T'de Komünist Partisinin yeniden kurulması ve inşasının gerçek önderi olarak nitelendirmektedir.

İbrahim KAYPAKKAYA'yı Savunmak Bolşevizmi Savunmakla Olur!

İbrahim KAYPAKKAYA'nın tabuları yıkan, buzları kıran komünist atılımının gerçek sürdürücüsü olan, onun gerçek halefleri olan  KK-T'li Bolşevikler, İbrahim KAYPAKKAYA'nın hatalarını aşarak, onun Marksist-Leninist görüşlerini rehber alıp geliştirerek Bolşevik mücadelede yaşatıyorlar. Bolşevikler onu bu temelde anıyor.
Bolşevikler İbrahim KAYPAKKAYA'yı böyle anarken, değişik renkten oportünist-revizyonist gruplar, bu arada TKP/ML kökenli olanlar da, İbrahim KAYPAKKAYA'nın ve onun kurduğu partinin ismi arkasına gizlenerek, onun nasıl anılamayacağının örneklerini sergiliyorlar:

> İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşa yapılabilecek en büyük hakaret ve haksızlıklardan biri, onun bir dizi küçük-burjuva devrimcisi ile birlikte "Türk Solu" kabı içinde ele alınmasıdır. Özellikle Kürt Ulusal Hareketi'nin gelişmesine bağlı olarak, Kürt milliyetçisi örgütler tarafından "Türk Solu"/"Kürt Solu" ayrımı yapılması moda haline gelmiş, ve tüm "Türk Solu" —bu arada onun içinde ele alınan İbrahim KAYPAKKAYA da— "Kemalizmden kopmama", "Misak-ı Milli savunuculuğu yapma", "Ezen ulus şovenisti pozisyonlarda olma" ile suçlanmıştır. Kemalizme en ağır ve bilimsel eleştirileri yönelten, bugün Kürt miliyetçiliğinin savunucusu örgütler daha ortada yokken Kürt ulusunun varlığını ve ayrılma hakkını savunan, hakim sınıfların yüzüne "bölücü" olduğunu bar bar bağıran İbrahim KAYPAKKAYA'nın, gerçekten Kemalizm savunuculuğu yapan, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmayan Denizlerle, Mahirlerle aynı kefeye konması, korkunç bir tarih çarpıtmasıdır. Bunu yapanların İbrahim'i "savunma"sı boş laftır.

> İbrahim KAYPAKKAYA'nın temel özelliği, onu dönemin bütün devrimcilerinden ayıran özelliği, onun komünist niteliğidir. İbrahim KAYPAKKAYA, yalnızca "ser verip, sır vermeme" tavrı öne çıkarılarak da ve bu onun en belirleyici özelliği imiş gibi gösterilerek de savunulamaz. Benzer tavırları takınan bir dizi başka devrimci de vardır. Fakat bu onların komünist olmasına yetmiyor.

> Onun hatalarına karşı olma adına onun Marksist-Leninist görüşlerine de saldırarak (Kemalizm, milli mesele vb.) ve kurduğu partiyi tasfiye etmeye kalkışarak da İbrahim KAYPAKKAYA savunulamaz.

> Büyük Marksist-Leninist Mao Zedung'a "küçük-burjuva", "köylü devrimcisi"; Büyük Proleter Kültür Devrimi'ne "saray darbesi" dendikten sonra, İbrahim KAYPAKKAYA'ya Marksist-Leninist demek en büyük siyasi sahtekârlıktır. Çünkü İbrahim KAYPAKKAYA yalnızca Marks-Engels-Lenin-Stalin'in değil, aynı zamanda Mao Zedung'un da bir öğrencisidir. Onun kuruculuğunu yaptığı parti, aynı zamanda Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin de bir ürünüdür.

> Devrim mücadelesini bir bütün olarak emperyalist sisteme karşı bir mücadele olarak kavrayan İbrahim KAYPAKKAYA, Üç Dünya Teorisi'nin temel taşlarından biri olan "süper güçler" teorisinin savunucuları tarafından; AEP çökmeden önce onun yozlaşmış revizyonist çizgisini Marksist-Lennist çizgi olarak adlandırıp, bir kapıkulu gibi izleyenler tarafından gerçek anlamda savunulamaz.

"Enver Hoca"cıların, bu arada ismi önünde hala TKP/ML ibaresini taşıyan TKP/ML Hareketi'nin İbrahim KAYPAKKAYA'yı savunması ve anması bu yüzden siyasi sahtekârlıktır. TKP/ML Hareketi'nin İbrahim KAYPAKKAYA'yı anması", onun TKP/ML Hareketi'nin kurucusu ve önderi olarak göstermesi açıkça ceset sömürücülüğü ve siyasi sahtekârlıktır.
Hayır, İbrahim KAYPAKKAYA ne idüğü belirsiz bir "hareket" değil, Marksist-Leninist Parti kurduğunu ilan etmiştir dünyaya! TKP/ML ismine "Hareket" ekini ekleyenler, gerçekte İbrahim KAYPAKKAYA'nın kurduğu TKP/ML'yi  KK-T'de Marksist-Leninist partinin ilk ve tek nüvesi olarak görmedikleri, TKP/ML dışında "Marksist-Leninist Hareketler" olduğu ve bunlarla birleşerek parti kurulacağı düşünceleri ile bunu yapan, tasfiyeci oportünistlerdir.
Bu tasfiyecilerin İbrahim KAYPAKKAYA savunuculuğu, burjuva-faydacı-ilkesiz bir siyasetin ürünüdür.
Diğer yandan esasta İbrahim KAYPAKKAYA'nın hatalarını kendilerine eylem kılavuzu edinip, özellikle 80'li yılların başından bu yana eleştirilere rağmen daha da geliştirip sistemleştiren değişik Menşevik grupların İbrahim KAYPAKKAYA savunmaları da sahte ve revizyonistçedir. Bunlar bir yandan %100 İbrahim savunuculuğu konusunda birbiri ile yarışırken, diğer yandan "ilke" ilan ettiklerinin pratikte savunulmazlığını gördükleri ölçüde, "çaktırmadan" çizgi değişikliğine gitmektedir.
Bunlar İbrahim KAYPAKKAYA'nın bir dizi görüşünü revize etmenin ötesinde (Milli mesele, ittifaklar sorunu, reform/devrim ilişkisi vb.), Dünya Komünist Hareketinin geçmişine, Stalin şahsında ustalara ve genelde Marksizm-Leninizm bilimine saldırmaktadır. Bunların İbrahim KAYPAKKAYA'nın savunulması adına yapılması sahtekârlıktır.
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın kimi hatalarını sistemleştirerek, ortaya esasta hataların sistemleştirilmesinden oluşan bir "KAYPAKKAYACILIK", "İboculuk" çıkarıp, bunu savunma konusunda birbirleri ile yarışanlar, bir kartal karşısındaki tavuk konumundadırlar!
Kartallar da bazen tavukların seviyesine inebilir, fakat tavuklar hiçbir zaman kartalların seviyesine yükselemez.**
 KK-T'de komünist partisinin yeniden inşasında ilk adımı atan, yolu açan komünist önder İbrahim KAYPAKKAYA'nın eseri ve mücadelesi, bugün Bolşevik mücadele ve örgütlenmede sürüyor.
İbrahim'i savunmak Bolşevizmi, Bolşevik örgütlenmeyi savunmak demektir!

 

*  Demirel şimdi (1998) Cumhurbaşkanı. [geri dön]

**  Son dönemde çıkan "Tohum" adlı bir anı/romanda, İbrahim KAYPAKKAYA ile birlikte TKP/ML'nin kurucuları arasında olan Muzaffer Oruçoğlu, Partinin kuruluş günlerini, İbrahim ve yoldaşlarının mücadelelerini anlatıyor. İbrahim'in bu yoldaşının o dönemde yapılanı genel değerlendirmesi "Modern Don Kişot'luk" biçimindedir. İbrahim'in, dünya literatüründe, çöken bir sınıfın çöküşü kabul etmeyen, gerçeklerin yerine hayalindekini geçirip, hayali düşmanlara saldıran trajikomik bir kahraman olan Don Kişot'a benzetilmesi, bu benzetmeyi yapanın İbrahim'in komünist özünden hiçbir şey anlamadığını gösteriyor yalnızca! [geri dön]