İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞIN BUGÜN DE BOLŞEVİKLERİN
ELİNDE HER TÜRDEN OPORTÜNİZM VE REVİZYONİZME KARŞI
SİLAH OLAN BAZI GÖRÜŞLERİ:
İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN
İKİ ÖNEMLİ YAZISI
—1—
I
PDA'da eleştiri ve özeleştirinin önemi üstüne sık sık yazılar yayınlanıyor. Ayrıca hemen her yazıda da bir veya birkaç cümleyle eleştiri ve özeleştiriye bağlılık andı içiliyor. Mesela derginin Eylül 1970 tarihli 23. sayısında "Eleştiri bizim devrimci silahımızdır. Hatamızı onunla yeneriz" başlığı altında şunlar yazılmış:
"Proleter devrimci hareketimizin doğru yolda ilerlemesi, dergimizde çıkan bütün yazıların proleter devrimci kadrolar tarafından eleştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bizler Marksist-Leninistleriz. Gerçek bizlerden yanadır. Bizler gerçeğin ortaya çıkmasından, hatalarımızın eleştirilmesinden korkmayız. Tam aksine iyi bir devrimci, gerçeğin ortaya çıkmasından yanadır. Çünkü gerçek halktan yanadır. Oysa bütün yanlışlar ve hatalar halka karşıdır, devrime zararlıdır. Bu bakımdan nereden gelirse gelsin, bütün eleştirileri dikkatle dinlemeliyiz.
Eğer yapılan eleştiriler doğruysa, haklıysa, hatalarımızı derhal düzeltmeliyiz. …"
Aynı sayıda tekrar tekrar, "eleştiri ve özeleştiri devrimci mücadelemizin güçlü bir silahıdır. Hatalarımızı, her türlü bireyci tutumu bu silahla yeneriz" denmiş.
Derginin 23 Mart 1971 tarihli 35. sayısında "Eleştiri-özeleştiri bizim silahımızdır" diye başlık atılmış. Ve bir mektuba verilen cevapta şöyle deniyor: "Bundan böyle de hatalarımıza karşı susmamalı, onları eleştirmeli ve düzeltmeliyiz… Hepimiz eleştiri-özeleştiriyi doğru uygulayarak, hatalarımızı yenmeliyiz." Frankfurt Türk Sosyalist Birliği adına bir işçi arkadaşın gönderdiği mektup üzerine PDA şu açıklamayı yapıyor: "Arkadaşlar, bugüne kadar uyguladığımız eleştiri-özeleştiriyi devamlı uygulamalıyız. Biz iş yaptıkça hatalarımız olacaktır. Hatalarımızı da ancak bununla yenebiliriz."
Bir toplantı olmuyor ki, eleştiri ve özeleştirinin faziletlerinden bahsedilmesin ve arkadaşlar eleştiri ve özeleştiri yapmaya davet edilmesin. Derginin tartışma sütunlarında da aynı çağrı tekrarlandı ve tekrarlanıyor.
Arkadaşlar, eleştiri ve özeleştiri konusunda yazılanlar ve söylenenler bunlardır. Bunlar doğru ve iyi şeylerdir, hepsine katılıyoruz. Fakat doğruyu ifade etmekle işin biteceğine katiyen inanmıyoruz. Bir devrimci için asıl olan doğruların pratiğe uygulanmasıdır. Çünkü ancak o zaman bu doğrular, halkın elinde bir silah haline gelir. Ve devrime hizmet eder. Kullanılmayan silah ne kadar kudretli olursa olsun, işe yaramaz ve pas tutar.
Öyleyse, eleştiri ve özeleştiri silahını, pratikte kullanıp kullanmadığımıza, kullanıyorsak nasıl kullandığımıza bakalım.
II
Arkadaşlar, geçmişi kısaca gözden geçirmekte büyük yararlar vardır.
Bugünkü PDA dergisi, TİP (Türkiye İşçi Partisi) yöneticilerine karşı yürütülen muhalefet hareketi içinde doğmuştur. Öyleyse, TİP yöneticilerine karşı yürütülen muhalefet hareketini gözden geçirmekte yarar vardır:
TİP yöneticilerine karşı ilk açık muhalefet, 1964 yılından itibaren Yön dergisinde başlatılmıştır.
Ekim 1965'de TİP genel seçimlere
katılmıştır.
Arkadaşlar, 1965 yılının sonunda ve 1966 yılının başında, İstanbul Şişli
ilçesinde ve Ankara'da TİP içinde, Mihri Belli'nin ideolojik ve politik
önderliğindeki muhalefet ortaya çıkmıştır.
1966 Ağustos'unda 19 kişi TİP yöneticileri tarafından Haysiyet Divanı'na verilmiş, fakat Haysiyet Divanı tarafından "affedilmişlerdir."
1966 güzünde TİP'in Malatya kongresi yapıldı. Kongreden sonra 13 kişi daha Haysiyet Divanına verilmiştir.
1967 yazında, 13 kişinin Haysiyet Divanına verilmesini protesto eden ve parti yöneticilerinin "keyfi davranışlarına karşı" çıkan, 76 imzalı yazı yayınlanmıştır.
1967 Ekim'inde Mihri Belli önderliğindeki grup Şişli kongresini kazanmıştır.
17 Kasım 1967'de Mihri Belli ve çevresindekiler TÜRK SOLU dergisini yayınlamaya başlamışlardır.
1968 baharında, Aydınlık dergisinin kurucusu ve bugün PDA'yı çıkaran arkadaşların bir kısmı, TİP yöneticilerine karşı, Mihri Belli safında muhalefete katılmışlardır.
Yine 1968 baharında, Mihri Belli ve çevresindekiler Demokratik Devrim Derneğini kurmuşlardır.
1968 yaz başlarında (!) TÜRK SOLU ve DDD etrafında toplanan Mihri Belliciler, esas itibarıyla Ankara'da, TİP yöneticilerine bağlı gençlerin hakim olduğu Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda (FKF) Genel Başkanlığı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliklerinden bir kısımını ele geçirmişlerdir.
1968 güz aylarında (?) İstanbul'da FKF'ye karşı muhalefet başladı. Muhalefeti yürütenler daha sonra (…Kış) Devrimci Öğrenci Birliği'ni kurdular.
Kasım 1968'de ASD'nin ilk sayısı yayınlandı.
Temmuz 1969'da İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesi ve Eylül 1969'da Devrimci TİP Haberleri yayınlanmaya başlandı.
Öte yandan, Hikmet Kıvılcımlı, bir ara yayınlamaya başladığı Sosyalist gazetesiyle ve İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneğiyle TİP yöneticilerine karşı Vatan Partisi çizgisine sadık bir muhalefet yürütüyordu. TÜRK SOLU ve ASD ile ittifak halindeydi.
TİP yöneticilerine, yani Aybar-Aren grubuna muhalefet eden başka küçük gruplar da vardı. Fakat bunlar, hiç bir zaman anılmaya değer bir önem taşımadılar.
Demek ki, 1968 yılının sonunda ve 1969'un başında sosyalizm adına birbirleriyle mücadele eden ve kendi içinde çelişmeler taşıyan iki siyasi blok vardı. Biri, demokratik devrim tezine sarılan Doğan Avcıoğlu (Yön), Mihri Belli (TS, DDD, ASD, DÖB), Hikmet Kıvılcımlı (Sosyalist, İPSD) bloku, diğeri "sosyalist devrim" tezi etrafında birleşen Aren-Aybar, Sendikacılar ve Doğulular bloku.
Fakat Mihri Belli grubu içinde DÖB'ün ayrı bir yeri vardır. Devrimci Öğrenci Birliği'ni kuranlar TMTF saflarından ve TİP saflarından gelmişlerdir. Bunlar Mihri Belli grubuyla birlikte hareket ediyorlardı, fakat ta başından itibaren Latin Amerika'daki gerillacıların da etkisi altındaydılar. Fidel Kastro, CHE Guevara, Perede kardeşler ve Regis Debray "Devrimde Devrim" kitabıyla bunların bayrağıydı.
1969 yılına kadar süregelen hatalar genel hatlarıyla böyledir arkadaşlar.
III
ASD hareketinin bu gelişmeler içindeki yeri nedir? Arkadaşlar, Aydınlık'ın iki cildi geçen kolleksiyonunu, beş sayı yayınlanabilen Devrimci TİP Haberlerini ve İŞÇİ-KÖYLÜ'nün ilk 15 sayısını karıştırmak zahmetine katlananlar, Aydınlık dergisinin yerini hiç tereddüte kapılmaksızın ve açık olarak tespit edeceklerdir. ASD hareketinin yeri, Mihri Belli'nin safıdır. Samimi ve dürüst olan herkes için bu apaçık bir gerçektir. Bu gerçeği ancak sahtekârlar, iki yüzlüler ve iflah olmaz oportünistler inkar edebilir veya reddebilir. Bu gerçeğin üzerine iyice parmak basmak zorundayız. Çünkü bir kısım arkadaşlar, bu noktayı açıkça reddetmemekle birlikte, bulandırmaya ve örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Fakat gerçekler inatçıdır arkadaşlar ve kendilerini mutlaka kabul ettirirler. Ve zaten ASD'nin kurucusu ve bugün PDA'nın safında olan arkadaşlar, çeşitli yazılarda bu gerçeği açıkça teslim etmişlerdir. Mesala PDA'nın 19. sayısında (Mayıs 1970) şöyle denilmektedir:
"Aydınlık dergisi TÜRK SOLU'nun açtığı yoldan ilerledi. Sosyalist militanların devrimci teoriyi, onun ışığında Türkiye'de devrimci stratejiyi kadrolara öğretmek ve devrimci mücadelelerimizin ana meselelerini çözmek için çalıştı. Her iki organımız (abç) devrimci mücadelemizin eksiklerini doldurdu, ideolojik silahlarımız olarak gelişti." (Ömer Özerturgut)
Bu bir arkadaşımızın ifadesi değil, bütün PDA Yazı Kurulunun ortak görüşünün ifadesidir. Nitekim daha önce 13. sayıda, "Mücadelemizin ikinci yılına girerken" başlıklı ve "Aydınlık" imzalı yazıda şunlar söylenmiştir:
"Emperyalizme ve onun devrimci hareket içindeki kolu olan oportünizme karşı mücadelede Aydınlık, Türk Solu'nun açtığı yoldan yürüdü." (Yukarıdaki ifadenin kelimesi kelimesine aynısı.) "Türk solu, proleter devrimci hareketin kalesiydi. Ve Aydınlık'ın çıkışıyla mücadelemiz güçlü bir silaha daha kavuştu. Proleter devrimciler daha başlangıçta TÜRK SOLU ve Aydınlık arasında bir görev bölüşümü olduğunu, bu dergilerin devrimci mücadelemizin farklı ihtiyaçlarına cevap vereceğini kararlaştırdılar. (abç)
TÜRK SOLU, Aydınlık, İşçi-Köylü ve Devrimci TİP Haberleri, proleter devrimci hareketimizin kopmaz bağlarla birbirine perçinlenmiş yayın organıdırlar (abç). Bu devrimci silahlarımızın namlularını bozmaya uğraşan her çaba (DÖB'ün ve onun Ankara gençliği arasındaki taraftarlarının temsil ettiği ve yeni yeni su yüzüne çıkmaya başlayan "sol" muhalefet kastediliyor. TÜRK SOLU'nun … sayısındaki Kitle çizgisi … yazısı ve Aydınlık'ın 12. sayısındaki Proleter devrimci saflardaki birliği pekiştirelim bildirisi bu muhalefete karşı yazılmıştır.) omuz omuza verilen mücadeleyle (tabii Mihri Belli ile omuz omuza) etkisiz bırakılacaktır."
Aydınlık dergisinin 13. sayısının ideolojik ve politik muhtevası bizim için çok önemlidir. Çünkü, FKF'nin Dev-Genç olduğu kurultaydan hemen sonra yayınlanmıştır. Bu kurultay, Mihri Belli önderliğindeki grubun açık olarak ve kesinlikle birbirine girdiği ve iki kampa ayrıldığı bir kurultay olduğu için çok önemlidir. İşte yukarıdaki satırlar böyle önemli bir sırada yayınlanan Aydınlık'ta yer almaktadır. Ayrıca 13. sayının ideolojik ve politik muhtevasına baktığımız zaman gördüğümüz şudur: Aydınlık, Dev-Genç kurultayı'ndan zaferle çıkan "sol" muhalefete karşı, yani küçük-burjuva anarşizmi ve terörizmine karşı Mihri Belli'nin sağ çizgisinin sadık TÜRK-SOLU-AYDINLIK imzasını taşıyan yazı sanki Mihri Belli'nin kaleminden çıkmıştır. Kemalizm tahliliyle, milliyetçilik anlayışıyla, karşı-devrim teorisiyle, herşeyiyle Mihri Belli düşüncesinin eksiksiz bir ifadesidir. "Bilimsel sosyalizm temeli üzerinde birliğe doğru TDGF Kurultayı'nda devrimci gençler politik bilinçlerini bilediler" başlıklı kurultay tahlili, ideolojik ve politik özü itibarı ile yine, "sol" çizgiye karşı Mihri Belli çizgisinin savunmasıdır. "Sol" çizgi, "Milli cephe politikası" konusunda, "Milli Demokratik Devrim ve Öncülük" konularında Milli Belli'nin sağcı görüşü açısından eleştirilmiştir. Yine aynı sayıda Aydınlık, o günlerde yayınlanmaya başlayan "Devrim dergisine devrimci selamlar"ını sunmuştur. Bunların hepsi de Aydınlık Yazı Kurulu'nun tamamını bağlayan yazılardır. Biz burada, bu yazılar üzerinde fazla durmayı gereksiz sayıyoruz. Çünkü bu yazılar, merak eden her arkadaş tarafından kolaylıkla bulunabilir ve okunabilir. Yalnızca açıklık getirilmesi gereken nokta şurasıdır: Aydınlık esas itibarıyla Mihri Belli çizgisine sadık kaldığı halde; niçin Mihri Belli ile karşı karşıya geldi? Bunun iki sebebi vardır: 1— Birinci sebep, M. B.'nin iflah olmaz bir oportünist, kılıktan kılığa giren bir sahtekâr olmasıdır. M.B. ayrılıkların iyice ortaya çıkması üzerine, bir süre her iki tarafı da eleştiren "tarafsız" bir tavır takınmıştır. Havayı koklamış ve sonucu beklemiştir. TÜRK SOLU'nun … sayısında "Devrimci safları göz bebeğimiz gibi koruyalım" yazısı ve daha sonra Aydınlık'ın 13. sayısında yayınlanan "Devrimci dayanışma (!) üzerine" yazısı her iki tarafı da "idare etme" kurnazlığının açık örnekleridir. Hatta M. B.'nin Dev-Genç kurultayı boyunca "tarafsız" kaldığını ve "arabulucu" rolü oynadığını herkes bilir. Dev-Genç yönetimine "sol" grubun hakim olduğunu görünce, kendi safındaki yol arkadaşlarına açıkça ihanet etmiş ve "sol"larla ilkesiz bir ittifak kurmuştur. Kesin ayrılıktan sonra, Aydınlık haklı olarak, bu bloka "ilkesiz birlik cephesi" adını vermiştir. Hatta M.B.'nin eski yol arkadaşlarından dürüst ve samimi olanlar, M.B.'nin 180 derecelik çarkına şiddetle karşı çıkmışlar, kendi eski çizgilerine sadık kalarak Aydınlık saflarında yer almışlardır. Bunlar, o günkü mücadeleye katılan herkes tarafından bilinen apaçık gerçeklerdir. M. B. ile Aydınlık'ın karşı karşıya gelmesinin ikinci sebebi de bu ayrılığın tohumlarının öteden beri mevcut olmasıdır. Hiç bir şey bir anda ortaya çıkmaz. Aydınlık ile M. Belli arasındaki ayrılık da bir anda ortaya çıkmamıştır. Ve elbette bir geçmişi vardır. Fakat bu ayrılık ne Dev-Genç kurultayı sırasında ne de Aydınlık'ın ikiye bölünmesi sırasında, ne de bundan bir müddet sonra esasa ilişkin değildir. Tekrar edelim, ideolojik ve politik muhtevası itibariyle Aydınlık, hâlâ M. Belli ile aynı çizgideydi. 14. sayıdır ki, Aydınlık'ta Dünya ve Türkiye sütunları yine Aydınlık Yazı Kurulunun hakim olduğu, DTH ve İşçi-Köylü gazetesinin o günlerde çıkan sayıları, inkârı imkânsız olan belgelerdir. Hatta "sol"ların sahiplik belgesine dayanarak, Aydınlık'a el koymalarından sonra çıkan ilk PDA'da şöyle denilmektedir:
"Aydınlık'ın politik çizgisini tayin eden, AYDINLIK'TA DÜNYA VE TÜRKİYE yazılarına ve bütün çalışmalarına hiçbir katkısı olmayanların, "sol"ların, proleter devrimci dergimizi sadece bir özel mülk olarak görmeleri, yuvarlandıkları menfaatçılık ve fırsatçılık çukurunun en iyi kanıtıdır.
AYDINLIK, birinci sayısından 14. sayıya kadar izlediği çizgi, …bu bildiriyi imzalayan arkadaşlarımızın, kollektif çalışmalarının ürünüdür. Aydınlık'ın 15 aydır mücadelesi verilen proleter devrimci çizginin (!) zaferi için sonuna kadar mücadele edeceğiz. (M. Belli çizgisine bağlılık andı) Aydınlık, sahiplik iddia edenlerin, M. Belli'nin değil, "sol"ların ideolojilerinin düşmanıdır. Kendilerinin de belirttiği gibi, onlar için AYDINLIK'ın yakılması gereklidir. (Evet tam böyledir.)
Bugüne kadar Aydınlık Yazı Kurulu içinde bir azınlık olarak kalan bölücülere (solların) karşı uzun zamandır verilen mücadeleyi kısaca açıklamayı gerekli görüyoruz. Aydınlık, Aydınlık'ın kurulduğu sıralarda, Aydınlık ve Türk Solu arasında bir bölünme yaratma ve Aydınlık'ı bir hizip dergisi haline getirme çabası ortaya çıkmış (bu çabanın M. Belli'yi hedef aldığı bilinmektedir), bastırılan bu çaba sinsi bir şekilde bugüne kadar sürüp gelmiştir. Aynı bölücü unsurlar, Aybar-Aren oportünizminin güçbirliği ve proletarya öncülüğü konusundaki görüşlerini yeniden saflarımıza sürmüşler ve bu tahlilleri yayma faaliyetine girişmişlerdir."
Daha aşağıda, milli cephe ve proletaryanın öncülüğü konusunda, M. Belli'nin tahlillerine sadık kalınmakta, tamamen Mihrici bir teşebbüs olan Dev-Güç savunulmaktadır.
Aydınlık'ın esas itibariyle M. Belli çizgisini izlediğini, bu örneklerden daha açık ve kesin olarak ortaya koyabilecek bir örnek sanırım zor bulunur.
Öyleyse, M. Belli ile Aydınlık arasında eskiden beri tohum halinde olan ayrılığın mahiyeti neydi? Aydınlık'ın işçi, köylü hareketlerine daha fazla ilgi göstermesine karşılık, M. Belli bunlarla hiç ilgilenmiyordu. Aydınlık'ın 9. sayısıyla birlikte, İ.-K. de yayınlanmıştı ve Aydınlık İstanbul'da DÖB'le ve Ankara'da onunla aynı safta olan Münir Aktolgalarla olan ayrılığın ortaya çıkması nispetinde, köylü hareketlerine sarıldı: Bu yanı Aydınlık'ın olumlu yanıydı ve daha sonra nispeten doğru bir çizgiye oturması da bundan ötürüdür. Fakat şu nokta asla gözden kaçırılmamalıdır. Kitle hareketlerine eğilirken, onları değerlendirirken bile ASD, Mihri Belli çizgisine sadık kalmıştır. Mesela İşçi-Köylü'nün ilk sayılarında "sosyalizm" sözcüğüne dahi yer verilmemiştir. Çünkü gazeteyi çıkaran arkadaşların ifadesi aynen şöyledir: "İŞÇİ-KÖYLÜ cephe (?!) gazetesidir. Böyle bir gazetede sosyalizmden bahsetmek milli cephe bozgunculuğu ve Arencilik olur!…" İşçi-Köylü'nün ilk sayılarını karıştıranlar sık sık "İşçilere ve köylülere milli bilinç götürmekten" sözedildiğini göreceklerdir. Aynı şey Aydınlık'ta da, hatta Dev-Genç kurultayından sonraki sayılarda bile vardır.
14 sayı tutan ASD dergisinin, onu çıkaran arkadaşların, o dergi etrafında toplanan arkadaşların, İŞÇİ-KÖYLÜ'nün ve DTH'nin ortaya çıkışı ve gelişme ideolojisi ve politikası budur. Bu gerçeği, böylece, olduğu gibi kabul edip etmemek, özeleştiri konusunda ne kadar samimi olduğumuzun pratik ve şaşmaz bir ölçüsüdür.
IV
15. Sayıda Aydınlık ikiye bölündü ve PDA'nın ilk sayısı ile ASD'nin 15. sayısı ayrı ayrı yayınlandı. PDA, yukarıda aktardığımız gibi, ilk yazıda geçmiş proleter devrimci (!) çizgisine bağlılık andı içerek yayına başladı. Bu sayıda eleştirinin esas okları DÖB-Münir çizgisine yönelmiştir. Aydınlık'ın kapağına "GERÇEK KAHRAMAN KİTLELERDİR" sloganının yazılması anlamlıdır. Yine aynı sayıda Mao Zedung'un "halk için çalış" makalesi yayınlanmıştır. O günkü politik ortamda bu yazı, DÖB, vs.nin ciğerine saplanan bir ok gibidir! Bir de bu sayıda Erdost'un yerine Boratav (Emek saflarından gelen) kurulmuştur! Ve Kıvılcımlı "Ho amca" yazısıyla arz-ı endam etmiştir. Ve bundan sonra da Aydınlık'ın daimi yazarlarından olacaktır. Durum şudur: Aydınlık, bir yandan, bireyci gençlik hareketlerine karşı, ucundan ucundan Mao Zedung'u keşfetmeye başlamıştır. Diğer yandan, hâlâ esas itibariyle Mihri Belli çizgisine sadıktır. (Bkz. Yaşasın PDA yazısı ve Aydınlık'ta Dünya ve Türkiye sütünunda yayınlanan "Asker-sivil-aydın zümre saflarında mücadele şiddetleniyor" yazısı.) Bir yandan da ne olduğu bilinmeden, Erdost'a karşı, Arenci Boratav'a sarılmıştır. Yine ayrılıktan sonradır ki, Yazı Kurulundaki arkadaşlar Kıvılcımlı'nın "ne büyük ve ne değerli bir adam" olduğunu farketmeye başlamışlardır. Ve yine bu sayıdan itibaren, M. Belli'nin öteden beri "sağcı" ve "kuyrukçu" görüşler taşıdığı farkedildi! M. Belli'nin gençliğe yaranmak için, Aydınlık'ta (ve esas itibariyle kendi görüşlerinde), "küçük-burjuva kuyrukçuluğu", "takipçilik ideolojisi", "küçük burjuvaziye fazla prim verme" gibi "sağ eğilimler" keşfetmesi ve saldırıya geçmesi, PDA Yazı Kurulu'nu, M. Belli'nin görüşlerini yeniden ele almak zorunda bıraktı, ve PDA'da ilk sıçrama o zaman meydana geldi. Yazı Kurulu, M.B.'nin sağ çizgisini önemli ölçüde farketti ve bunları, 16. sayıda ortak imza ile eleştirdi. (Bkz. "Proleter devrimci birlik için ilkesiz birlik cephesini açığa çıkartalım!", cilt 3, S. 16, sf. 241) Bu M. B.'nin Aydınlık tarafından ve ilk etraflı eleştirisidir. M. B. ile PDA Yazı Kurulu arasındaki ayrılığın, ilk yeşerdiği sayıdır. Fakat ayrılık, yine de kesin hale gelmemiştir. Ta ki 15-16 Haziran direnişine kadar, 16. -20. sayılar, M. B., Kıvılcımlı, Boratav ve Mao Zedung görüşlerinin eklektik bir tarzda birleştirildiği, çorba edildiği sayılardır. Bu sayılarda halk savaşından bahis yoktur! Devrimin kırlık alanlardan gelişeceği, iktidarın parça parça alınmasından söz edilmemektedir. "Sosyal emperyalizm"den bahis yoktur! Sadece zaman zaman ve utangaç bir dille ve alçak sesle "modern revizyonizm"den bahsedilmektedir. Proleter enternasyonalizminden bahis yoktur.
"En geniş saflarla işbirlikçi AP iktidarına karşı devrimci mücadele" yazısı (S. 17), "Baskılara karşı silahımız DEVRİMCİ GÜÇ BİRLİĞİMİZDİR" (???!!) yazısı (S. 18), 19. sayıdaki Ö. Ö. imzalı yazı, M. B.'nin görüşlerinin etkinliğinin hâlâ devam ettiğini açıkça göstermektedir. Hatta az kalsın PDA, Dev-Güç girişimini yeniden ele alıp canlandıracaktı! Fakat ölüme giden bir şeyi diriltmek kolay değildi, kolay olmadı. Bu temiz emel (!) de yarıda kalmaya mahkumdu ve yarıda kaldı.
Mihri Belli'nin sağcı teslimiyetçi görüşleri etkinliğini devam ettirmekle birlikte gittikçe de zayıflamıştır. Onun açıktan açığa "kapitalist olmayan yol"un, daha açıkçası ilerici bir askeri darbenin savunması olan görüşlerden vazgeçilmiştir. Mesela devrimde "emekçilerin önderliği", "milli burjuvazinin solundaki güçlerin hegemonyası" gibi safsatalardan, "demokratik devrimi gerçekleştirilmiş olan bir toplumun, mutlaka şartlar ne olursa olsun, sosyalist devrime geçeceği söylenemez. Bunu iddia etmek bir çeşit kadercilik olurki, yanlıştır", gibi Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrim arasında Çin Seddi çeken açık hezeyanlarından, "Maocu, Kastrocu, Moskovacı yakıştırmalarına cevabımız şudur: biz ne oyuz, ne de bu ve ne de beriki. Biz Türkiyeciyiz. Türkiye emekçilerinin davasının savunucusuyuz." "Bugünün savaşı her içtenlikle 'Türküm diyenin' savaşıdır" gibi savunulması imkansız şoven görüşlerinden, "Proletarya partisinin ancak gerçek demokraside kurulabileceği" gibi deli saçmalarından vazgeçilmiştir. Fakat Mihri Belli'nin Türkiye'deki sınıfları tahlil edişi, tarihi değerlendirişi, güçbirliği anlayışı daha bir müddet devam ettirilmiştir ve giderek bunlar yerini Kıvılcımlı'ya terketmiştir. Zaten M. Belli ve Erdost'un "Feodalizmin hakimiyeti" teorisinin yerini, daha önce Korkut Boratav'ın "İlkel ve çarpık kapitalizm" teorisi almış bulunuyordu.
Bu dönemde PDA'ya hakim olan esas anlayış şudur: Devrim, uzun bir birikim döneminden sonra, şehirlerde genel ayaklanmalarla gerçekleşecek ve başarıya ulaşacaktır. Şimdi Türkiye "evrim aşamasındadır" (Kıvılcımlı'dan). Görevimiz, işçi sınıfına "sosyalist bilinç" (artık milli değil) götürmek ve halkı örgütlemektir. Bu arada faşist baskılara karşı devrimci güçbirliğini gerçekleştirmektir. Böylece devrimin subjektif şartları hazırlanmış olacaktır ve "sırası" gelince devrim bir şamar gibi patlayacaktır! Bütün yazılarda bu yanlış anlayışın silinmez damgası vardır! Aydınlık'ın 19. sayısında yayınlanan "İşçi-Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı benim yazımda da tamamen aynı anlayış hakimdir ve o yazı bütün arkadaşların, bütün yazı kurulu üyelerinin tasvibinden geçmiş ve beğenilmiştir. (Not: Özeleştiri) Aydınlık'ın Haziran 1970 tarihli 20. sayısının kapağındaki imzalar, bu dönemde, PDA hareketinin gide gide ulaştığı noktayı çok açık olarak göstermektedir: "Mao Zedung, Hikmet Kıvılcımlı, Korkut Boratav".
Akadaşlar, bunlar da açık gerçeklerdir ve kim ki bu açık gerçekleri reddeder, bunları örtbas eder, bunları önemsemez, o kimse dürüst ve samimi bir sosyalist değildir.
Not: Bundan önceki bölümlerin sınıf mücadelesine bağlı olarak ele alınmaması önemli bir eksikliktir.
V
15-16 Haziran büyük işçi direnişi hem işçi sınıfı mücadelesinde, hem de sosyalist harekette büyük ve önemli değişikliklere ve sıçramalara yol açtı.
1) Bir kere devrimin şiddetle ve zorla olacağını, zora dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Aybar-Aren oportünizmine ve bütün parlamentarist görüşlere ağır ve öldürücü bir darbe indirdi.
2) Halkın kurtuluşu için orduya bel bağlamanın ne derece yanlış, sakat bir görüş olduğunu, ordunun ve devletin gerçek niteliğini ortaya koydu. Çünkü, işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı. Böylece Devrim dergisinin ve Mihri Belli'nin "cuntacı devrim" hayallerine önemli bir darbe indirildi. (Bu darbe aynı zamanda H. Kıvılcımlı'nın "vurucu güç teorisi"ne de indirilmişti. Fakat bunu o sırada herkes farkedemedi.) İlkesiz birlik cephesi parçalandı ve Mihri Belli aleyhtarlığı güçlendi.
3) 15-16 Haziran Direnişi, gerçek kahramanın gerçekten kitleler olduğunu gösterdi ve bütün bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdi.
4) 15-16 Haziran direnişinin nispeten kolayca bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağını, bunun imkansız olduğunu gösterdi ve genel ayaklanma hayallerine ağır bir darbe indirdi.
5) 15-16 Haziran'dan sonra gelen ve üç (1+2) ay süren sıkıyönetim en zor şartlarda dahi mücadeleye devam etmenin nasıl mümkün olabileceğini gösterdi, ve legaliteye bel bağlayan revizyonist örgütlenmeye ve revizyonist çalışma tarzına ağır bir darbe indirdi.
Büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim şartlarında dahi mücadeleyi devam ettiren ve kitleler arasında çalışma pratiği olan arkadaşlar, büyük işçi hareketinden gereken dersi çıkardılar ve bu arkadaşların bilincinde bir sıçrama oldu. Fakat bu mücadeleyi uzaktan izleyen arkadaşlar ve Ankara PDA Yazı Kurulu üyelerinin çoğunluğu işçi hareketinden gereken dersi çıkartamadılar, hatta yanlış dersler çıkarttılar, kolay başarı umuduna kapıldılar ve PDA saflarında yeni bir çelişme ve bir mücadele doğdu. Böylece PDA 21. sayıdan itibaren (Temmuz 1970) yeni bir döneme girdi. Şimdi bu dönemi kısaca gözden geçirelim.
Bu dönemde, Mihri Belli'nin ve DD'nin etkilerinin esas itibariyle yıkıldığını, devlet konusunda, ordu konusunda, sıkıyönetimin sınıf niteliği konusunda doğru ve devrimci görüşlerin savunulmaya başladığını görüyoruz. (Esas itibariyle diyoruz, çünkü hâlâ Mihri Belli etkileri vardır ve mesela 21. sayıdaki "CHP içindeki ileri unsurlar açık mücadeleye girmelidir" yazısı önemli ölçüde M.B. görüşlerinin pisliklerini taşımaktadır.) Marksizmin alfabesi olan bu tahlillerin benimsenmesi ve savunulması dahi, PDA'nın hızla itibar kazanmasına ve güçlenmesine, diğer grupların çökmesine ve gerilemesine yol açmıştır.
Öte yandan Mao Zedung Düşüncesinin etkileri kendini daha fazla duyurmaya başlamıştır. Yine 21. sayıda "Modern revizyonistler dünya halklarının mücadelesini nasıl baltalıyorlar?" başlıklı yazıda PDA, "Modern revizyonizmin Amerikan emperyalizmiyle uzlaşıcı ve dünya halklarının kurtuluş mücadelelerini baltalayıcı zihniyet ve faaliyetini teşhir etmeyi önemli bir devrimci görev saydığını" ilan etmiştir. Ve "Sovyet modern revizyonistlerine" (henüz "sosyal emperyalizm" kullanılmamaktadır, çünkü "sosyal emperyalizm"in mevcut olduğu görüşünde değildir) ilk defa açık olarak çatmıştır. PDA giderek bu yolda yeni adımlar atmakta, "sosyal emperyalizme çatmakta", halk savaşını ve "iktidarın parça parça" "kırlardan şehirlere doğru ele geçirileceğini vs…" kabul etmektedir (gerçekte ise kabul eder görünmektedir!).
Bunlar Aydınlık'taki gelişmenin bir yanıdır ve olumlu yanıdır.
Aydınlık'ın bir de öbür yanı vardır: Yazı Kurulu üyeleri Aydınlık'ın kapısını gümbür gümbür çalan Deccal'e bütün kapıları, hatta pencereleri ardına kadar açmışlar ve Deccal'ı baş köşeye oturtmuşlardır. Deccal Mao Zedung'dan, Mao Zedung da Deccal'den rahatsızdır! Fakat burjuva politikasıyla proletarya politikasını, burjuva dünya görüşüyle proletarya dünya görüşünü birbirine karıştırmak gibi ufak (!) bir gaflete düşen bu baylar, cümle aleme, Mao Zedung ile Deccal'in ne de güzel anlaştıklarını, hem anlaşmamaları için ortada bir sebep bulunmadığını, Deccal'in zaten öteden beri (1967'den beri) Mao Zedung'u çok sevdiğini, ve onun izinden yürüdüğünü yutturmaya kalkıştılar! Deccal'e övgüler düzdüler! Deccal'in kulaklarına fısıldadığı "Sosyalist Kurultay" mavalını cümle aleme, Mao Zedung damgasıyla okumaya kalktılar! Neredeyse Deccal'in önünde secdeye inmeyenleri, Mao Zedung'a ihanet suçuyla mahkûm edeceklerdi. (Dergide Deccal'i okuma ve kavrama kampanyası açtılar.) (Deccal'le beraber haykırdılar: Anarşi yok, büyük direniş".) Durum tam anlamıyla böyleydi ve bir kısım arkadaşlarımız Deccal'in tuzağına bile düştüler. İbret olsun diye, o gün Deccal'e düzülen övgülerden uzun bir parçayı buraya aktarmayı gerekli buluyorum.
"(1954 yılında) emekçi halkımız teşkilatsız ve dağınıktı. İşbirlikçi DP iktidarına karşı örgütlü bir mücadele yoktu. Bu durumda yapılabilecek olan ve yapılması gereken neydi? (Ne imiş, iyi dinleyin!)
Bütün sınırlı olanakları ve hakim sınıfların olanca terörünü göze alarak, örgütlü bir mücadele gerekiyordu. (Şimdi Mihri Belli de böyle bir örgütlü mücadelenin (!) program taslağını hazırlamış bulunuyor. Tam da bu yazıyı yazan arkadaşlarımıza layık bir örgüt!) Teşkilatsız ve dağınık olan halkı teşkilatlamaya ve güçlendirmeye girişmek gerekiyordu. Bütün olanaklardan faydalanarak (mevcut olanakların dışına çıkmak gibi bir gaflete (!) düşmeyerek) devrimci fikirlerin ve devrimci mücadelenin tarihi gelişimini sürdürmek (yani süründürmek) gerekiyordu.
Vatan Partisi girişimi ve Vatan Partisi'nin tüzüğü ve programı, böylesine güç şartlar altında bu görevlerin yerine getirilmesi zorunluluğunu yansıtmaktadır. Vatan Partisi Programını bugünkü görüş ve ilkelerimizle karşılaştırırken, 1954 şartları ile 1970 şartları arasındaki farklar bir an bile gözden kaçırılmamalıdır." (s. 453)
… Vatan Partisi Tüzüğü ve Programını incelediğimizde, başlıca şu noktalar göze çarpmaktadır:
1) Vatan Partisi tüzüğü gerçekten örnek bir tüzüktür. (!!??)… Bu tüzükten, dil (?), tarz (!), meselenin özü (!) açılarından ve yine kısalık (!) açısından bütün (!) devrimcilerin öğreneceği çok şey vardır. (!!???)
2) Genellikle çok basit ve akıcı bir dil, işçilerin ve köylülerin kolayca anlayabileceği bir dil, hem tüzüğün hem de programın üstün (!) vasıflarındandır. Yine çeşitli önerileri ve program maddelerini, işçilerin ve köylülerin somut meselelerinden hareketle koymakta (reformizm alanında dense daha iyi olur!) büyük ustalık gösterilmiştir. Sanayileşme ve işçi ve köylü meselelerinin işsizlik ve pahalılık sorunlarından hareketle konulması çok iyidir! Özellikle o günün ihtiyaçları ve şartları açısından bu HER HALDE ÇOK ÖNEMLİDİR! (abç) (Herhalde! Yoksa Deccal böyle yapar mıydı?) Halkı devrimci fikirlere ve propagandaya açık hale getirmek için zorunluydu (abç). Ayrıca, her dönemde, her devrimci sosyalist, yalnız DEVRİMCİ SİYASİ İKTİDAR FİKRİ'ni (abç) değil, aynı zamanda devrimci programın bütün yönlerini, işçilerin ve köylülerin somut meselelerinden hareketle koymayı öğrenmelidir! Bu açıdan da Vatan Partisi Programı'ndan öğreneceğimiz çok şey vardır.
3) Vatan Partisi Programı, 1954'ün ihtiyaçlarına cevap veren (abç) çok kısa ve özlü bir propaganda broşürüdür. Kadroların 1954'deki bilinç düzeyine ve kitle ilişkilerine uygun olduğunu sanıyoruz (abç). Ama mücadelenin bugünkü ulaştığı düzey açısından, önemli EKSİKLİKLERİ de vardır. Bunların 1954'de de eksik olduğunu düşünmek yanlış olabilir. (Ne demek! 1954'te eksik değil, fazlaydı bile!)
a) Bu eksikliklerin başında, ülke çapında genel bir sınıf tahlilinin yapılmamış olması gelmektedir. (Bu da mesele mi canım!) (Bu), hiç olmazsa bugün bir sosyalist partinin programında mutlaka olmalıdır.
b) Bir diğer eksik (abç) ülkemizin dünya şartları içindeki yerinin konmamış olmasıdır. Kapitalist emperyalist ülkelerle ülkemiz ve ezilen halkımız arasındaki ilişkilere ancak yer yer ve üstü kapalı bir şekilde değinilmiştir. Emperyalist sömürüye, ancak dolaylı bir şekilde değinilmiştir,/aslında sosyalizm ve emperyalizm kelimeleri programda geçmemektedir. …/ (onun da sözü mü edilir! Deccal'ın o akıcı (!) duru (!) … dili, o sihirli uslûbu var ya!) yine aynı şekilde bütün dünyada dostlarının kimler olduğu da belirtilmemiştir. Bugün yapılacak bir çalışmada, ülkemizin dünya içindeki durumunun ve dünya şartlarının tespiti mutlaka yer almalıdır. Dünyadaki temel çelişmeler konulmalıdır. Devrimci hareketin dünya çapındaki dostları ve düşmanları açıklanmalıdır. Halkımızı bu konularda da (abç) eğitmek önde gelen görevlerimizdendir. Ama bu asla ukalaca ve bilgiçlik taslayan bir şekilde yapılmamalıdır. DAİMA VATAN PARTİSİ PROGRAMININ BASİTLİĞİ, ANLAŞILIRLIĞI, ÖZLÜLÜĞÜ BİZE ÖRNEK OLMALIDIR!
c) … Gerici siyasi iktidarın sınıf niteliği üzerinde durulmamıştır, aynı şekilde devrimci iktidarın sınıf niteliği üzerinde de durulmamıştır. Bu da çok önemli bir eksikliktir (abç). "AMA HERHALDE 1954 ŞARTLARINDA BUNU KOYMAK DERHAL TASFİYEYE YOL AÇARDI." (sf. 455-456) (Madem Deccal yazmamış, mutlaka bir sebeb-i hikmeti vardır!!)
Vatan Partisi Programı, halkın teşkilatlandırılması meselesini çok önemli bir sorun olarak ele almıştır. Programın her yerinde, ekonomik, politik, kültürel, vb. alanlarda alınacak tedbirlerin yanı sıra, bu tedbirleri gerçekleştirecek olan halk teşkilatlanmalarında, Vatan Partisi tüzüğü ve programı, bunun yanısıra emekçi yığınlar içinde örgütlenme mücadelesine girişmiş olan ve en kötü şartlar altında bile emekçilerle bağlar kurmuş olan bu partinin pratiği, halkın teşkilatlanması meselesinin en doğru şekilde ele alındığını göstermektedir (!) (abç). Herkes, Vatan Partisi programının, demokrasiyi ve ekonomik bağımsızlığı sağlamak ve korumak için halkın nasıl teşkilatlanması gerektiğini, halkın yaratıcı gücünün nasıl harekete geçirileceği (!) yolundaki önerilerini büyük bir dikkatle incelemelidir. (!!??)
Şu nokta üzerinde de önemle (abç) durmak gerekir. Örneğin bir TİP Programı ve Tüzüğü'nün tersine, hem de parlamentarizmin şaha kalktığı günlerde, Vatan Partisi Programı halkın ümitlerinin parlamentarizme bağlanmasından dikkatle kaçınmıştır. (!)… Vatan Partisi Tüzük ve Programı, mevcut olanaklarla kurulan bir partinin devrimci olabileceğini göstermektedir. Seçim konusunda Vatan Partisi Programı, iktidara geldikten sonra seçim sisteminde yapılacak değişikliklere ve halkın mebuslar üzerinde denetiminin nasıl sağlanacağına değinmiştir (!). Bu da çok önemli bir sorundur. (!!!) vs." (s. 458)
Evet arkadaşlar, bunlar ne gramer üzerine incelemeler yapan toy bir edebiyat meraklısının, ne de Kıvılcımlı'nın 'Sosyalist' dergisine mektup gönderen cahil bir taşra sempatizanın kaleminden çıkmıştır. Bunları "Mao"cu PDA dergisinin "Program Çalışma Komitesi" yazıyor.
Sıkıyönetimden hemen önce (Mart)
—2—
Yoldaşlar,
Oraya kendim gelemediğim için bu pusulacığı gönderiyorum.
Oraya gelemeyişimin birinci sebebi, burada ortaya çıkan aksiliktir. Eğer zamanında düzeltemezsek, pratik faaliyetimizi geniş ölçüde aksatabilir. İkinci sebebi ise, oraya gelmenin herhangi bir fayda sağlamayacağını, aksine tartışmaları normal seyrinden çıkartıp belki de zararlı bir yola sokacağı konusunda, bende uyanan kanaattir. Bu kanaat de şuradan vardır. Bugüne kadar, ne zaman hareketimizin hatalarına karşı bir eleştiri yöneltmişsem, her seferinde bir arkadaşımızın bütün yoldaşlık sınırlarını aşan düşmanca saldırılarıyla karşılaştım. Geçen gün saflarımızda ortaya çıkan "sol" oportünizmin eleştirisiyle ilgili metni tartışırken yine aynı şey oldu. Sosyalist Kurultay ve legal parti kurma kararını eleştirmem üzerine, arkadaş bana büyük bir hiddetle "oportünist" ve "sabotör" ithamını yapıştırdı. Bunu da gözönüne alarak yazılı bir metin göndermeyi daha uygun buldum.
Yoldaşlar,
"Sol" oportünizmin eleştirisiyle ilgili olarak, benim belirtilmesini gerekli gördüğüm noktalar şunlardır. Bunların ortaya çıkmasında esaslı iki etmen vardır. Birincisi kadrolarımızın hemen tamamının küçük-burjuva aydınlardan oluşması ve bunların bir kısmının sıkıyönetimin baskı ve terörü şartlarında bir takım "sol" lafların arkasına gizlenerek gerçekte sınıf mücadelesinden, disiplinli çalışmadan kaçmaları. İkincisi de daha önce işlenmiş olan ve hâlâ kesinlikle düzeltilmemiş olan sağ oportünist hatalar. Eleştiri metninde birinci nokta üzerinde duruluyor. Fakat ikinci nokta tamamen unutuluyor. Ben bu noktanın da metne sokulmasını istiyorum. Çeşitli defalar, konuşmalar sırasında da "sağ hataların sol hatalara yol açtığı" noktasına dokundum. Bir kısım arkadaşlar böyle bir şeyin olmayacağını söylediler. Oysa bütün komünist hareketler bu meseleyle yüzyüze gelmişlerdir. Lenin "‘Sol’ Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı" kitabında, "sol oportünizmin sağ oportünizmin cezası olduğunu" belirtir. Mao Zedung "ÇKP içinde sağ hataları düzeltirken sol hatalara düşüldüğünü" söyler. Demek ki bu mesele dünyanın gelmiş geçmiş iki büyük ve şanlı komünist partisi içinde ortaya çıkmış ve çözüme bağlanmış bir meseledir.
Şimdi daha önce işlenmiş olan ve kesinlikle düzeltilmemiş olan sağ hataların neler olduğuna geçiyorum. Bu konuda da fikirlerimi daha önce gerek ikili konuşmalarda gerekse büyük toplantılarda büyük bir samimiyetle ve şahsıma düşen hataları da örtbas etmeden ortaya koydum ve bundan sonra da bu işi daha etraflı ve sistemli olarak yapmaya devam edeceğim. Bu mesele bir çözüme bağlanıncaya kadar bunu yapmak şarttır. Aksi halde liberalizmin doğup yaygınlaşmasına, ilkesiz bir birlik, yani kof bir birlik doğmasına yol açarız.
Yoldaşlar, sözünü ettiğimiz sağ hatalar nedir? Bunlar genel hatlarıyla ve özet olarak, teoride Mao Zedung fikirleriyle sağ revizyonist görüşlerin (esas olarak ülkemizde Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı tarafından savunulan görüşlerin) bağdaştırılması, örgütlenmede (birkaç büyük şehrin merkezini ve legal dergi faaliyetini esas alan) legalizm, pratikte "kendi güçlerimize dayanarak" ve "inisiyatifi elde tutarak" yürütülen ihtilalci bir faaliyet yerine "demokratik ittifaklara" (yani burjuvaziye) bel bağlayarak ve inisiyatifi onlara bırakarak (bu diğer hatalardan tabii olarak doğan bir sonuçtur) yürütülen teslimiyetçi ve uzlaşıcı bir faaliyet. Gerçekleri dobra dobra söylemekte sayısız faydalar vardır. Söylediklerimiz kafadan uydurulmuş faraziyeler değil, içinde yaşadığımız ve bugün kötü sonuçlarını etimizde hissettiğimiz gerçektirler. Bir düşünelim biz Mihri Belli ile ayrıldıktan sonra (öncesini saymıyorum) ne gibi faaliyetlerde bulunduk. Önceleri bir gazete ve derginin (hatta bir ara Devrimci TİP Haberleri de vardı), daha sonra bir gazetenin ve bir derginin yazılması, basılması ve dağıtılması… Bütün faaliyetimizin belkemiği buydu işte. Ve hatta bu faaliyete kendimizi o kadar kaptırmıştık ki, "ne kadar çok yayın organımız olursa o kadar güçlü olacağımızı" düşünüyorduk. Ve ilkesiz birlik cephesini "bir dergi dahi çıkaramazlar" diye küçümsüyorduk. Bütün örgütlenmemiz, bu "legal dergicilik" faaliyetini güçlendirmeyi amaçlıyordu ve ona yönelmişti. Yazı kurulları, redaksiyon komiteleri, muhabirler, teknik kadrolar, hemen hepsi… (Her büronun en önemli görevi, gazete ve dergiye yazı yazmak ve onu kendi çalışma alanında dağıtmaktı.) Hatta bizim "parti" adını verdiğimiz örgütlenme bile dergicilik faaliyetine hizmet eden tali bir unsurdu. En değerli kadrolarımız, dergi faaliyeti alanında kendi günlük hayatını sürdürüyordu. Yine bu faaliyetler esas itibariyle Ankara ve İstanbul'da ve kısmen de İzmir'de yoğunlaşmıştı. Şimdi bir arkadaş kalkar da, "hayır böyle bir şey asla olmadı" derse, o arkadaş ya samimi değildir, ya da hafızasını kaybetmiştir.
15-16 Haziran işçi direnişini takip eden sıkıyönetim günlerinde eski dergicilik faaliyetini az çok aşan, az çok kendi kuvvetimize dayanan, az çok ihtilalci ve az çok illegal bir faaliyete girdik, daha doğru bir ifadeyle şartların zorlamasıyla böyle bir faaliyete itildik. (Özellikle de İstanbul'da.) Bu herşeye rağmen iyi bir şeydi. Ve eski hatalardan arınıp bu yolda ilerlememiz gerekirdi. (Şunu da belirtelim ki, hareketimizin en güçlü dönemi de bu dönem olmuştur.) Fakat öyle olmadı. Sıkıyönetimin gevşemesiyle birlikte faaliyetimiz de gevşedi. Gizli çalışan gruplar açığa çıktı, sonra bunlar İşçi-Köylü büroları şeklinde iyice meşrulaştı. Hepimiz dergiye döndük. Ve tam bu sırada "sosyalist kurultay" şiarı atıldı. Ve tam bu sırada haftalık derginin yeniden yayınlanması kararı alındı. Ve tam bu sırada "İşçi-Köylü çalışma komiteleri kuralım" şiarı yayıldı.
Arkadaşlar, bunlar tesadüfi şeyler değildir. Bunlar bir sınıf içgüdüsünün, bir sınıf tavrının şartları elverişli görür görmez kendini ortaya koymasıdır. Bu sınıf meselesine geçmeden önce, yukarıdaki şiarların ve kararların neden yanlış olduğu üzerinde duralım. Çünkü bu, birinci sıkıyönetimle biraz sarsılan eski çalışmaların yeniden restore edilmesiydi. Legalizmin ve burjuvazinin demokrasi aşkına güvenmenin bir ifadesiydi. Daha uzun bir müddet "demokratik ortamın" devam edeceği ve bu arada legal bir partinin sayısız faydalar sağlayacağı söyleniyordu ve sayısız faydaların başında, yine legal bir yayın organı olan, yani hakim sınıfların müsadesi ile çıkan İşçi-Köylü gazetesinin dağıtım ve satışı geliyordu. Sorumlu bir arkadaş o günlerde, bir tartışmada o gün aynen şöyle demişti: "Eğer legal bir parti kurmazsak bir ay sonra İşçi-Köylü'yü çıkaramayız." Bu arkadaş ilelebet İşçi-Köylü'yü çıkaracağını mı sanıyordu, bilmiyorum. Haftalık bir derginin rolü ise sosyalist kurultay çağrılarını daha sık tekrarlamak olacaktı. "İşçi-Köylü çalışma komiteleri" neydi peki? Merak eden arkadaşlar bu konudaki yazıyı tekrar okusun! Bu komitelerin görevi dergi ve gazeteyi okumak, eleştirmek, bunlara yazı yazmaktı ve başka bir şey değildi. Her bir İşçi-Köylü çalışma komitesi, "bir yazı kurulu gibi çalışmalı" deniyordu. Bunlar yakın zamana ait şeylerdir ve hafızasını biraz zorlayan her arkadaşın hatırlayabileceği şeylerdir. Oysa bazı arkadaşlar hoş olmayan gerçekleri unutmuş görünüyor ve "İşçi-Köylü çalışma komitelerine" bir başka amaç atfediyorlar!
Arkadaşlar, bütün bunlar sağ hatadır ve hem de, bütün dünya çapında devrim şartlarının (yani silahlı mücadele şartlarının) çok elverişli olduğu ve ayrıca ülkemizde, halk kitlelerinin, devrimci mücadelenin kabardığı, hakim sınıfların şiddetli ve derin buhranlara düştüğü dönemlerde işlediğimiz hatalardır. Bunların Mao Zedung fikriyle ne gibi bir ilgisi vardır? Mao Zedung çizgisi, bugün, bizim şartlarımızda, silahlı halk savaşı çizgisidir. Ve meselenin esası budur. Peki biz halk savaşını neyle ve nasıl yürütmeyi düşünüyorduk? Yazı kurullarıyla mı? İşçi-Köylü çalışma komiteleriyle mi? Yoksa hakim sınıfların istediği zaman kapatabileceği gazetede attığımız sloganlarla mı? Bu sloganlar ne gibi bir örgütlenmeyle ve pratik çalışmayla hayata uygulanacaktı? Ben böyle bir örgütlenme ve böyle bir pratik faaliyet bilmiyorum, bilen arkadaşlar söylesinler! Ayıbımızı örtmek için attığımız parlak ve kesin sloganlar, bizi "dediği başka yaptığı başka" bir grup haline getirmekten başka bir işe yaramadı. Ve halk kitleleriyle birleşmek ve kaynaşmak kesinlikle mümkün olmadı.
Zaman bitmek üzere olduğundan kısa kesmek zorundayım. En son bu eleştirilere kulak asmayan ve bildiği yolda direten sağ çizgi, sıkıyönetimden on gün kadar önce, "legal bir parti kurma" kararını alarak, hatayı doruğuna ulaştırdı. (Aynı günde iki revizyonist grup daha M. Belli ve H. Kıvılcımlı da legal parti hazırlığı içerisinde idiler.) Sıkıyönetim kapıya dayandığı bir dönemde komünist bir hareketin alacağı kararlar herhalde legal bir partiden çok başka şeyler olmalıydı. Öyle olmadı ve sıkıyönetim bütün şiddetiyle bastırdığı zaman, kelimenin tam anlamıyla hazırlıksızdık. Bazı arkadaşlar aceleyle alınmış bir iki tedbiri büyütüyorlar ve bize "bak işte biz gereken tedbiri daha önce aldık, siz hiç bir şey yapmadınız" diyorlar. Bu kendi kendimizi aldatmak olur, arkadaşlar! Hiç bir ciddi tedbir ve hazırlığımız yoktur ve abartılan tedbirlerle özel olarak bize yönelecek gerici saldırılar karşısında yerle bir edilebiliriz. (Ayrıca bir önderin böyle konuşmaya hiçbir zaman hakkı yoktur çünkü o hareketin bir parçasından değil bütününden sorumludur.)
Bütün yukarıda sıraladığımız hataları, belli bir sınıf içgüdüsüne ve sınıf tavrına bağlamıştık. Bu içgüdü "burjuva içgüdüsü", bu tavır "burjuva sınıf tavrıdır". Ve hareketimiz esas itibariyle burjuva içinde kök saldığından, onların sağladığı imkânlar, vs.ye yaslandığından, yukarıdaki hatalar kaçınılmazdı. Saflarımız burjuva hayat tarzına, burjuva alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı unsurlarla doluydu ve esasen bizzat yürüttüğümüz faaliyet, bu faaliyetin muhtevası, bu unsurları saflarımıza toplamıştı. O faaliyet, yani legal dergi faaliyeti, hakim sınıfların bir darbesiyle ortadan kalkınca, bugün ortada pek az arkadaşla kaldık ve devrimci (kelimenin gerçek anlamıyla devrimci) bir faaliyetin örgütlenmesine giriştiğimizde kadro bulamıyoruz.
Durum budur, sonuç budur. Ve hatanın doğmasında ve büyümesinde, saflarımızdaki her ferdin, her bireyin şu veya bu ölçüde payı olmakla birlikte, esas sorumluluk Merkez Komitesi'nindir. Bugün tahribatın dozajını alabildiğine arttırmış olan "sol oportünizm", bu hatalara tepki olarak, bunların bir cezası olarak doğmuş ve büyümüştür. Bu nokta son derece önemlidir. Aynı hataları tekrarlamayacağımızın tek garantisi, bu noktanın kavranmasıdır. Ve bu husus, mutlaka, "sol" oportünizmin eleştirildiği metinde yer almalıdır. Bu metinde bir özeleştiri yayınlanmasa bile, sağ hataların bir özeti verilebilir ve verilmelidir. Bu hataların bir özeleştirisinin ayrıca yapılacağı söylenebilir ve söylenmelidir.
Kemalizm konusunda, metindeki görüşlere katılmıyorum. Kemalizm daha kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı-devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir. Mao Zedung'un Yeni Demokrasi kitabında aldığı dipnotunda, Stalin de bundan bahsediyor. Ayrıca Şnurov'un kitabındaki bilgiler son derece öğreticidir. M. Kemal'in "tam bağımsızlık ilkesi" pratikte de (1938'e kadarki iktidar döneminde) görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı-sömürgeciliği seve seve kabullenmesidir. M. Kemal'in Sun Yat-sen ile kıyaslanması doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-şek'le kıyaslanabilir.
Zaman bitti. Selamlar.
Haydar Fırat
29 Ağustos 1971

