İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLERİNİN BOLŞEVİKLER TARAFINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN

İŞÇİ SINIFI HAREKETİ ÜZERİNE

GÖRÜŞLERİ VE BUNLARIN

DEĞERLENDİRİLMESİ

İbrahim KAYPAKKAYA'nın "PDA Mayıs 1970 tarihli 5/19. sayısında yayınlanan "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı yazısı Eylül 1981'de Bolşevikler tarafından yeniden yayınlandı. Bu yazıyı yeniden yayınlarken Bolşevikler tarafından yapılan ön açıklamayı ve yazının kendisini aşağıda yayınlıyoruz:

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÖNEMLİ BİR YAZISI

Bu sayımızda İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın henüz TKP/ML kurulmadan önce yazdığı; ve "Proleter Devrimci Aydınlık"ın Mayıs 1970 tarihli 5-19 sayılı nüshasında yayınlanan önemli bir yazısını yeniden yayınlıyoruz. "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı bu yazı görüşümüze göre gerek içeriği, gerek yöntemi açısından öğrenilmesi gerekli olan bir yazıdır. İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın sorunlara nasıl yaklaştığını gösteren; onunla bugün yüzde yüz İbrahim KAYPAKKAYA savunucusu! olarak ortaya çıkan "müminler hizibi" arasındaki büyük farkı ortaya koyan bir yazıdır.

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, bu yazısında 1968'den itibaren Türkiye'de işçi-köylü hareketlerinin gelişmesini; ve bu hareketlerin gelişmesinin kendine devrimci diyenlerin önüne koyduğu görevleri inceliyor.

O, işçi-köylü hareketlerinin somut gelişmesini incelerken genel laflar edip "halkımız mücadele ediyor" ajitasyonu ile sorunu geçiştirmiyor. Leninistlere yakışır bir şekilde, işçi ve köylü hareketlerini tek tek ele alarak detaylı verilerle bu mücadelenin somut olarak nasıl geliştiğini ortaya koyuyor. O, incelediği dönem de olan hemen bütün grevleri, direnişleri, yürüyüşleri, toprak işgallerini, vb. mücadeleleri tek tek yer ve zaman vererek; bunlara kaç kişinin katıldığını ortaya koyarak; bu mücadelelerde elde edilenlerin dökümünü yaparak bize bu konuda bir araştırmanın nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Onun bu tavrı ile, bugün onu yüzde yüz savunma adına ortaya çıkan müminler hizibinin tavrı karşılaştırıldığında, onu savunma adına ortaya çıkanların İbrahim KAYPAKKAYA ile bağıntısı olmadığını görebiliriz. Bugün İbrahim KAYPAKKAYA'yı yüzde yüz savunma adına ortaya çıkan Partizan'cılar bolca "halkımız mücadele ediyor" edebiyatı yapmaktadırlar; ama onlar bu mücadelenin somut olarak ne olduğu sorulduğunda genel laflardan öte bir şey söyleyememektedirler.

İbrahim KAYPAKKAYA yayınladığımız yazısında işçi-köyü hareketlerinin somut gelişmesini inceledikten sonra; bu hareketlerin proleter devrimci (Komünist —BP n.) siyasetiyle yüklediği görevler üzerine tartışmaktadır. O, bu tartışma içinde Lenin'in "Ne Yapmalı" adlı eserine dayanarak, Marksizm-Leninizmin en temel öğretilerinden biri olan "sosyalist bilincin kendiliğinden hareket içine dışardan taşınması gerektiği" öğretisini özetlemekte ve savunmaktadır. İbrahim KAYPAKKAYA savunuculuğu adına ortaya çıkanların, onun başı üstüne yemin edenlerin, bu konuda savundukları kendiliğindenci, kitle kuyrukçusu görüşlerle İbrahim KAYPAKKAYA'nın bu yazısında savunduğu doğru görüşlerin karşılaştırılması onların ne kadar İbrahim KAYPAKKAYA savunucusu olduğunu göstermek açısından ilginç olacaktır.

İbrahim KAYPAKKAYA yazısında, sosyalist bilincin rolünün küçümsenmesinin kendiliğindenciliğin, siyasette ya ekonomizme, ya da terörizme varacağını, bunların aslında ikiz kardeş olduğunu, yine Lenin'e dayanarak doğru bir şekilde açıklamaktadır. Bugüne kadar Türkiye devriminin pratiği de bu Leninist tespiti yüzlerce kez doğrulamıştır. Bugün "müminler hizibi"nin pratiğinde de bu tespit doğrulanmaktadır.

İbrahim KAYPAKKAYA, kendiliğinden devrimci hareket içine dışardan sosyalist bilinç taşınmasında Yayın Organı'nın önemini yine Lenin'e dayanarak doğru bir şekilde ortaya koyuyor. Yayın Organı'nın kollektif propagandist, ajitatör ve örgütleyici olarak büyük önemini vurguluyor. Onun bu konuda burda savunduğu doğru görüşler, ne yazık ki, TKP/ML içinde uzun süre "unutulmuş"; bazıları bu Leninist öğretinin sadece kapitalist ülkeler için geçerli olduğunu bile savunmuşlardır.

İbrahim KAYPAKKAYA yayınladığımız yazısında aynı zamanda işçi sınıfı içinde çalışmanın özel önemini vurguluyor ve işçi sınıfı içinde çalışmanın taktikleri ile ilgili bir dizi doğru düşünce savunuyor.

Bütün bu düşünceler bugün de dikkatle incelenmesi, öğrenilmesi gereken düşüncelerdir.

Yazının temel eksikliği ve hatası görüşümüze göre parti inşası sorununun, parti inşasında kavranacak halka sorununun; parti inşasının içinde bulunulan aşaması sorununun, vs. tam olarak kavranmaması; sorunların bu sorundan bağımsız olarak tartışılmasıdır. Halbuki o dönemde görev, bütün sorunların bu meseleyle bağıntılı olarak tartışılması; ve sağlam bir Marksist-Leninist partinin inşasının ilk aşamasında atılacak adımların tespit edilmesi idi. Yazıda bunun ötesinde İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, İşçi-Köylü gazetesini de, "Proleter Devrimci Hareket"in merkez yayını, işçileri, köylüleri etrafında örgütleyecek örgütçü olarak değerlendirmektedir. Bilindiği gibi, o, bu yanlış, iyimser değerlendirmesini daha sonra değiştirmiştir. (Geçmişteki bu değerlendirmenin özeleştirisini yapmamış olması önemli bir eksikliktir.)

Yazı, hatalarına rağmen olumlu, ve baştan da belirttiğimiz gibi dikkatle incelenmesi, üzerine tartışılması gerekli bir yazıdır. Okuyucu yazıyı okurken ve genel değerlendirme yaparken yazının tarihini gözönünden kaçırmamalıdır.

Bolşevik Partizan Yazı Kurulu

 

 

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN

İŞÇİ-KÖYLÜ HAREKETLERİ VE

PROLETER DEVRİMCİ POLİTİKASI 

Ülkemizde İşçi-Köylü Hareketleri Gittikçe Yaygınlaşıyor

Ülkemiz, özellikle son iki yıl içinde gittikçe yaygınlaşan ve yoğunlaşan işçi-köylü hareketlerine sahne oldu. Grevler, fabrika ve toprak işgalleri, iş boykotları, yürüyüşler, mitingler birbirini kovaladı. Daha büyük ve daha güçlü hareketlerin habercisi olan işçi, köylü hareketlerinin başlıcalarını özetleyelim.

İşçi Hareketleri

1968 yılının Mart ayında, AP kurucularından Tahsin Demiray'ın işyeri Türkiye Basımevinde 22 işçi, bir yıldan fazla devam edecek olan bir greve başladılar[1]. Nisan ayında, Goodyear işyerinde ve Sümerbank Filyos ateş tuğla fabrikasında iki grev daha patlak verdi[2]. Mayıs ayında, Foster Wheeler şirketinin Ankara'daki bürosunda, birçok devrimci örgütün desteklediği ve Amerikalıların işçilerimiz üzerindeki baskısını hedef alan yeni bir grev doğdu[3]. Yarımca İpraş Rafinerisi'nde çalışan 450 işçi sosyal hakları için Haziran ayında yemek boykotuna gittiler[4]. Temmuz başlarında Derby Lastik Fabrikası'nın 1700 işçisi, Lastik İş Sendikası'nı işyerine sokmayan, Lastik İş'e kaydolan işçilere baskı yapan işvereni protesto amacıyla fabrikayı işgal etti[5]. Aynı günlerde 23 fırın işçisi, zam talebiyle Şişli Gürsel Mahallesinde çalıştıkları fırını işgal etti. Yine Temmuz ayı içinde çevre köylerden gelerek Balıkesir Orman Fidanlığında çalışan kadınlı erkekli 50 işçi, Türk Ot-İş Sendikası'na girdikleri için işten atılınca, Orman Fidanlığı'nın kapılarını tutarak içeriye yeni işçi alınmasına engel oluyorlardı. İşçiler daha sonra da aileleriyle birlikte Balıkesir'de bir sessiz yürüyüş yaptılar[6].

Ağustos başlarında Alibeyköyü'ndeki Finfinis Branda Fabrikası işçileri Teksif'ten ayrılarak Federal Sendikayı kurdular. Sendika kurucusu 4 işçinin işten atılması, 200 Branda işçisinin “arkadaşları tekrar işe alınıncaya kadar" oturma grevine gitmelerine yol açtı[7]. İş güvenliğinin bulunmaması, ücretlerin düşük olması, 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması vb. nedenlerle Finfinis işçileri, Eylül ortalarında yeniden direnişe geçtiler[8], Jandarma baskısına, işten atılmalara ve nezarete alınmalara rağmen, direniş bir aydan fazla sürdü. İşçiler 14 Ekim'de Demokratik Devrim Derneği, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun katıldığı bir yürüyüş düzenlediler. Bu arada, grevleri 220. gününü dolduran Türkiye Basımevi işçileri aralarında para toplayarak, DİSK'in kendisine bağlı olmadığı için desteklemediği Finfinis işçilerine yardımda bulundular[9].

Kasım başlarında Samsun Tekel Başmüdürlüğü'nde çalışan 197 işçi, işlerinden çıkarıldıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçti[10]. 5 Kasım'da Magirus Otobüs Karoseri ve Montaj Fabrikası'nda Maden-İş'e bağlı 600 işçinin sendika özgürlüğü, iş güvenliği, ücret artışı… gibi taleplerle başlattığı grev, işveren ve taraftarlarının zorbalığına rağmen güçlenerek devam etti ve başarıyla sonuçlandı[11]. Kasım ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Yapı-İş Sendikası'na bağlı Keban Barajı işçilerinin greviydi. Jandarma baskısı altında ve zaman zaman grevci işçilerle işe devam etmek isteyen yabancı işçiler arasında çıkan silahlı çatışmalarla devam eden Keban grevinin amaçlarından biri de Türkiyeli işçilerle onlara göre iki misli fazla ücret alan yabancı işçiler arasında yapılan ayırımın ortadan kaldırılmasıydı[12]. Aralık ayında ise, Adana'da lokavt yüzünden açıkta kalan 600 fırın işçisi bir sessiz yürüyüş yaptılar[13].

1969 yılına yoğun işçi hareketleriyle girildi. Hemen Ocak ayı başlarında Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bağlı 7 iş yerinde "beyaz yakalı" işçiler, "kıdem ve hizmet tazminatı", "keyfi nakillerin önlenmesi" talepleriyle greve başladılar[14]. Öte yandan Deniz Ulaş-İş Sendikası'na bağlı 2000'e yakın işçi, Deniz Nakliyat Genel Müdürlüğü işyeri ve gemilerinde önce İstanbul limanındaki 31 şilepte, sonra da, İzmir'de greve gitti[15]. Ankara'daki İş Matbaası işçileri beş gün süren bir grev yaptılar[16]. Ocak ayının önemli işçi hareketlerinden biri de Sümerbank grevi idi. Sümerbank iş kollarında çalışan 30 bini aşkın işçinin greve gideceği haberi üzerine 9 Ocak günü lokavt kararı alınmıştı. Fakat 1 Şubat'ta bazı haklar alınarak anlaşmaya varıldı[17].

Şubat ayı içinde Çelik-İş'ten Maden İş'e geçmek isteyen 520 Singer işçisi, 3 işçinin işten atılması üzerine fabrikayı işgal ettiler. Polisle işçiler arasında kanlı çatışmalar çıktı. "Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" sloganlarıyla tezahürat yapan işçilere etrafta toplanan halk sevgi gösterilerinde bulundu[18].

Mart ayında Rabak işçileri DİSK'e rağmen grev kararı aldılar[19]. Bu arada Keban'da grevin kanunsuz olduğu gerekçesiyle Fransız-İtalyan firması tarafından 1200 işçinin işine son verildi[20]. 9 Nisan'da işçilerimiz Amerikan işyeri Tuslog'da greve girdiler. Grev, zam talebi, angaryanın kaldırılması, işveren-işçi idarî işbirliği komitesinin feshini protesto gibi nedenlerle başladı ve aniden 8 işyerine daha sıçradı. Gittikçe genişleyen grev, İstanbul ve İzmir'deki Amerikan işyerlerine ve Adana İncirlik üssüne de sirayet etti. Böylece, Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana'da NATO-İş ve Harb-İş Sendikaları tarafından yürütülen ve hemen her gün işçilerle polisin ve Amerikalıların çatıştığı şiddetli bir işçi hareketi doğmuş bulunuyordu[21]. Greve ücret artışı, sosyal yardım, yıllık ikramiye gibi taleplerle başlayan işçiler, grevin sonlarına doğru, “Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" diye bağırıyorlardı. İzmir'de grevci işçilerle Manisa'dan gelen işçiler birlikte yürüyüş yaptılar[22]. Öte yandan, Bartın'da kereste fabrikalarında çalışan 200 kadar işçi, 24 Nisan'da bir sendika kurdular ve sendikalaşmalarını engelleyen işverenleri protesto amacıyla bir yürüyüş yaptılar[23].

İstanbul'da Kimya-İş Sendikası'na bağlı Hoechst İlaç Fabrikası'nın 135 işçisi, zam ve iş güvenliği talebiyle Mayıs ayı başında greve başladı[24]. 15 Mayıs'ta, Türk Demir Döküm'de çalışan 2000 işçi işverenin Maden-İş'ten çıkmaları için işçilere baskı yapması ve 5 işçiyi işten atması üzerine çalışmayı boykot etti[25]. Topçular Horoz Çivi Fabrikası'nda Özmaden-İş'ten ayrılıp, Maden-İş Sendikası'na giren işçilerin işten atılması, işyerinde çalışan 600 işçinin iş bırakmasına yol açtı. İşçiler, baskı ve terörün kalkması, sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi, işten atılanların geri alınması isteğiyle 20 Mayıs'ta direnişe geçtiler[26].

İstanbul Küçükköy'deki Levent Maden Eşya Fabrikası işçileri 7 Mayıs'ta greve başladılar ve 21 Haziran'da bir yürüyüş yaptılar. Çelik Montaj Sanayiinin Kartal'daki Jawa ve Skoda fabrikalarında Mayıs ayında başlayan grev, Temmuz ayında da devam etti ve silahlı grev kırıcıları Çelik Montaj Sanayiinin bir eki olan Otopar Fabrikası'ndaki grevcilerin de yardımıyla kovuldu. Grevciler, basının ilgisizliğini yazdıkları dövizlerle kınadılar[27]. 9 Temmuz'da İzmit Pirelli Lastik Fabrikası'nda bir işçinin işten çıkarılması, bütün işçilerin direnişe geçmesine yol açtı. Lastik-İş Sendikası'nın "kanunsuzdur" diye desteklemediği grev altıncı gününde sona erdi[28]. Yine Temmuz ayı içinde, Çorum Özel İdaresine bağlı Alpagut Linyit İşletmesi'nde çalışan işçiler iki üç aydır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi ve ocağın Türk Kömür İşletmelerine devredilmesi için, ocağı işgal ederek 34 gün ellerinde tuttular. Daha sonraları da, işçilerle Özel İdare arasında mücadele zaman zaman şiddetlenerek devam etti[29].

1969 yılının en şiddetli ve en güçlü işçi mücadelesi Türk Demir Döküm'de verildi. Mayıs direnişinde işverenin kabul ettiğini bildirdiği isteklerin hiçbirinin yerine getirilmemesi üzerine Demir Döküm'ün 2200 işçisi, 31 Temmuz günü "Faşist Yönetime", "İşbirlikçi Patrona", "Sarı Sendikalara" ve "Yasal Hakların Ayaklar Altına Alınmasına" karşı direnerek, fabrikayı işgal ettiler. İşgalin altıncı günü saldırıya geçen polisi işçiler ve çevrede toplanan gecekondu halkı bozguna uğrattı. İşçiler İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin kendi direnişleriyle ilgili sayısından Silahtar ve Alibeyköy'de beş binden fazla sattılar[30]. Öte yandan, 480 işçinin çalıştığı Adana Çimento Fabrikası'nda greve gidildi. Grevi AP'li Hasan Türkay'ın başkanlık ettiği Çimse-İş'ten ayrılan Çitos-İş yürütmekteydi. İşçiler Fabrika Müdürü'nü istenmeyen adam ilân ettiler[31].

Ağustos sonlarına doğru, Türk-İş Ankara'da “Büyük İşçi Mitingi"ni düzenledi[32].

1969 yılının başka bir önemli mücadelesi de Erdemir işçileri tarafından verildi. Ağustos içinde Ereğli Demir Çelik İşletmelerine bağlı işyerlerinde çalışan 4600 işçi, "böl, yönet" uygulamalarına karşı, Türk-İş'in engellemelerine rağmen greve gitti. İktidar, "milli güvenliği zedeleyici" bularak grevi bir ay erteledi. 15 Eylül'de yeniden grev kararı alındı. İktidarın ikinci kere aldığı erteleme kararını Danıştay bozdu. İşçiler bağlı bulundukları sendikaları da dinlemeyerek 29 Eylül'de üçüncü defa grevi başlattılar. Müdürleri ve yardımcıları fabrikadan dışarı attılar. İşçilerin üzerine asker sevkedildi, fakat işçiler, Demir Döküm İşçileri gibi hareket ettiler ve askerlerle çatışmadılar. Grev 7 Ekim'de işçilerin muhalefetine rağmen Türk-İş tarafından kaldırıldı[33].

Eylül ayında Yarımca Seramik'te çalışan 1200 işçiden 1150 tanesi Çimse-İş'ten ayrılarak Serçip-İş'e girdi. Sendika baş temsilcisinin işten atılması üzerine işçiler işi boykot ederek, İzmit içinde bir yürüyüş ve miting tertip ettiler. Mitinge Rabak'tan, tren işçilerinden temsilciler ve öğrenciler katıldı[34]. 26 Eylül'de 85'i işten çıkarılan ve Teksif'e girmelerine engel olunan 500 işçi, Hasan Polatkan'ın eski ortağının fabrikasında, Sancak Tül'de işten atılanları geri aldırmak ve sendikalaşma özgürlüğünün çiğnenmesine engel olmak amacıyla direnmeye başladılar[35].

10 Kasım günü, Ereğli Kömür İşletmesine bağlı Armutçuk kömür üretim bölgesinde 1000'e yakın kömür işçisi, ücret azlığını protesto amacıyla iş bıraktı[36].

Kasım ayı içinde Kartal Ege Sanayiinde, Köseköy Çelik Halat Tel Sanayiinde, Hisar Çelik'te ve EAS Akü Sanayii'nde işçiler çetin mücadeleler verdiler[37]. Konya Ereğlisi'nde Sümerbank'ın devrimci işçileri Teksif'i ele geçirdiler. Sendika başkanının işe alınmaması üzerine, 3 bin işçi iş bıraktı ve civar köylerinde katıldığı bir yürüyüş yaptı[38].

1969 yılını, işçi sınıfımız bir şehit vererek kapattı. Gamak Motor Fabrikasında 540 işçiden 504 tanesinin Çelik-İş'ten ayrılarak Maden-İş'e girmeleri, işvereni rahatsız etmişti. İşveren, hammadde yokluğu bahanesiyle işçilerin bir kısmına izin verdi, bir kısmını da işten çıkardı. İşten atılan arkadaşlarının hesabını sormak üzere fabrikaya gelen işçiler, polisin ateş yağmuruyla karşılaştılar ve Şerif Aygül, "işçi kardeşliği" uğruna şehit düştü. Maden-İş muhalefetine rağmen Kartal'da 4, İstanbul bölgesinde de iki fabrika oturma grevi yaparak olayı protesto etti.[39].

1970 yılı içinde de yine Otoyol'da Chrysler'de ve daha bazı fabrikalarda grevler, direnişler oldu.

Son iki yıldır işçi hareketlerinin basına geçen ve bizim tespit ettiğimiz başlıcaları bunlardı.

 

Köylü Hareketleri

1967 yılının Kasım ayında, Konya'nın Yunak ilçesine bağlı Odabaşı köyünde Toprak Tevzi Komisyonunun çalıştığı bina, aynı ilçenin Gökpınar köylüleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma, Kulu ilçesinden gönderilen jandarma kuvvetlerinin yardımı ile kaldırılabildi[40]. Elmalı köylülerinin mücadelesi şiddetlenerek devam ederken, yine Konya'ya bağlı Sarayönü ilçesinin Kuyulusebil köyünden on topraksız köylü hazineye ait toprakları zaptettiler[41].

1968 yılının Şubat ayında, Emirdağı köylerinden birinde, bir köylü, Köy İşleri Bakanlığı'na başvurarak, toprak istediği için, ağalar tarafından öldürüldü[42]. Öte yandan Söke'nin Bafa gölünde balık avlayan bir köylü bekçiler tarafından vuruldu. Serçin köylüleri yaralıyı Söke'ye getirerek, gölün sahibi olduğunu iddia eden Cemal Özbaş'ın yazıhanesinin önünde olayı protesto ettiler. Vurulan köylünün ölmesi köylüleri iyice çileden çıkarmıştı. Serçin'liler toplu halde Söke'ye inerek Özbaş'ların el koyduğu Bafa gölünde, cenazeyi ağalara inat, motorla dolaştırdılar[43]. Yine Şubat ayında Fatsa'nın 24 köy muhtarı bir bildiri yayınlayarak, Amerika'ya, "birinci ihtar"larını yaptılar[44].

Mart ayında Urfa'nın Bozova ilçesine bağlı Ortatepe köyünde, büyük toprak sahipleriyle köylüler arasında, üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışma oldu[45].

Nisan ayında; Elmalı'da köylülerin ektiği topraklar ağalar tarafından sürülmek istenince mücadele yeniden şiddetlendi[46]. Fatsa köy muhtarlarının bildirisinden sonra Samsun'un 15 köyünden 118 imzalı "Amerikalı seni istemiyoruz" bildirisi yayınlandı[47].

Temmuz'da Malatya'nın Akçadağ ilçesine bağlı 11 köy muhtarı, bir bildiriyle Amerikan emperyalizmini ve ona "Çanak Tutanları" lanetledi[48].

28 Ocak 1969'da Torbalı ilçesine bağlı Atalan köylüleri, ağaların el koyduğu hazine arazisini işgal ettiler ve ana yol üzerine "Bu köyde toprak mücadelesi vardır" yazılı büyük bir pankart astılar[49]. Atalan işgalinden birkaç gün sonra Menderes'in halası "Hanım ağa" Mesude Evliyazede'nin el koyduğu hazine topraklarını Göllüceliler zapt ettiler[50].

7 Şubat'ta Ege tütün piyasasının açılışı dolayısıyla FKF tarafından Akhisar'da düzenlenen mitinge binlerce tütün üreticisi katıldı. Mitingi baltalamak için tefeci tüccarların düzenlediği saldırı, köylüler ve gençler tarafından püskürtüldükten sonra, mitinge katılanlar "Köylü Gençlik Elele" sloganıyla şehre bir yürüyüş yaptılar[51]. 10 Şubat'ta Akhisar'daki mitingin bir benzeri Ödemiş'te yapıldı[52]. Yine Şubat ayında Tokat'ın Uzunburun köyündeki 2 bin dönümlük toprak, köylüler tarafından işgal edildi[53]. 22 Şubat'ta, Malatya'da devrimci dernekler tarafından düzenlenen "Emperyalizmi, açlık ve pahalılığı tel'in mitingi"ne birçoğu köylü olmak üzere, on bine yakın Malatya'lı katıldı[54]. Haymana ilçesinin Çuluk köyü halkı, köylerindeki toprak ağalarına karşı bir bildiri dağıttılar[55]. Torbalı'nın Hortuna, Pancar, Kuşçuburun köylüleri ağalara ait pancar çiftliğinin bazı kısımlarını işgal ettiler[56].

16 Nisan'da Söke'de, köylülerin ve gençlerin el birliğiyle "Toprak reformu ve bağımsızlık mitingi" düzenlendi[57]. 13 Nisan'da, Diyarbakır'da Lice, Siverek, Suruç, Batman, Van, Muş, Malazgirt bölgelerinden 3 bin kişinin katıldığı bir başka miting yapıldı[58]. Hilvan'da Ziraat Bankası kredilerinin haksız dağıtımını gören köylüler, bankaya hücum ettiler[59]. Kars'ın Susuz ilçesine bağlı İncesu ve Çamçavuş köylüleri kredi dağılımındaki adaletsizliği protesto ettiler[60]. Nisan'ın son haftasında Gaziantep'e bağlı Oğuzeli ilçesinin Karadibek köylüleri, ağalar toprakları başkalarına kiraya vermek isteyince 3 bin dönümlük toprağa el koydular[61]. Antalya, Manavgat ilçesinin Çolaklı köyündeki 350 dönümlük araziye, Seki köyü ağalarının el koymak istemesi, köylülerle ağalar arasında şiddetli çatışmalara yol açtı. Köy jandarma ve komando birlikleriyle kuşatılarak, kadınlı erkekli birçok köylü tutuklandı. Ağalar, toprakları jandarma nezaretinde sürebildiler[62].

Mayıs ayında Yozgat'ın Yerköy ilçesine bağlı Kayadibi köyünden ve başka köylerden, topraksız ve az topraklı köylüler, hazine toprağını kendine mal eden CHP milletvekili Celal Sungur'a karşı Yerköy'de bir yürüyüş düzenlediler. Yürüyüşleri engellenen köylüler, Danıştay'a başvurdular[63]. Keller ve Hançerli köylüleri Malatya'ya inerek hükümet meydanında Amerikan emperyalizmine ve toprak ağalarına karşı bir miting yaptılar[64].

Haziran'da tütün üreticileri, merkezi Akhisar'da olan "Türkiye Tütün Üreticileri Sendikasını" kurdular ve kurucular bir bildiriyle bütün tütün üreticilerini tefeci tüccarlara karşı birleşmeye çağırdı[65]. Dursunbey'e bağlı Akyayla Köyünün topraksız ve az topraklı halkı ise hazine topraklarını işgal ederek hükümetten toprak talebinde bulundular. Gemlik'e bağlı Muratoba köylüleri zaten yetersiz olan topraklarının, baraj inşaatı yüzünden ellerinden alınmasını ve alınan topraklara karşılık başka toprak verilmemesini protesto ediyorlardı. Yine Malatya'da devrimcilere yapılan baskıyı yerdikleri için; altı köylünün tutuklanması, Malatya'nın 40 köyünden yüzlerce köylünün imzalı bir bildiriyi yayınlayarak olayı şiddetle protesto etmesine yol açtı. Tekman'da silahlı çatışmalar oldu[66]. 1947 yılından beri Düzyurt, Keleş, Hıdır, Çekaluk ve Madralı köylerindeki hazineye ve köylülere ait toprakları kademeli olarak işgal eden Şeyh Selahattin, Çekaluk ve Madralı'da sürüsünü otlatmak üzere yeni bir işgale kalkınca, köylüler silaha sarılarak şeyhe baş kaldırdılar. Sonraları bir çok yoksul köylü, şeyhin silahlı müritleri tarafından dövüldü ve yaralandı[67]. 14 Temmuz'da Fatsa köylerinin "Fındık Fiyatları ve Demokratik Haklar" konulu mitinginde, bini aşkın köylü, tefeciler ve Amerikan emperyalizmine çattı[68]. Polatlı kaynayan kazan gibiydi: Karailyas köyünü satın alan Kozlu çiftliği sahipleri hasatı jandarma kordonunda yapabildiler. Kırıkharmanı köylüleri, ağanın topraklarını sürerken, Sakarya köyü çobanları da ağanın sürüsünü yüzüstü bıraktılar[69].

Ağustos, Doğu halkının uyanış mitinglerine sahne oldu[70]. Elbistan'lıların sağlık mitinginde binlerce insan "doktor, ilaç, hastane isteriz" diye bağırdılar[71].

Eylül'de Tarsus köyleri kaynıyordu: Kargılı, Firengülüs, Baltalı, Gerdan, İznik, Melik, Hacıbozan, Yüksekballıca köylüleri "Pamuk fiyatlarının düşüklüğünü" ve köylülere yapılan kötü muameleleri protesto amacıyla Yenice bucak merkezinde toplandılar ve Tarsus'a kadar traktör ve arabalarla resmi makamlara bildirimde bulunmaksızın yürüyüş yaptılar. Bir hafta sonra yeniden bir miting düzenleyen köylüler, Ankara-Adana-Mersin karayollarını trafiğe kapatıyorlardı[72].

12 Eylül'de Kırıkhan'da bir miting düzenlenmiştir. Tefecilere karşı düzenlenen mitinge Amik ovasındaki 56 köyden 4 bin kişi katılmıştı. Kozan köylüleri ise, traktörlerle Adana Ceyhan yollarını kapatarak iktidarı protesto ediyorlardı. Aynı günlerde Silivri'ye bağlı Değirmenköylüler Esece çiftliğinin sahip çıktığı hazine toprağının yarısını ektiler[73]. Hatay'ın Reyhanlı ilçesine bağlı Varışlı köyünde Değirmenköy mücadelesinin bir benzeri tekrarlandı[74].

Burdur'da pancar üreticisi köylüler, küspe satışında yapılan yolsuzluğa engel olmak için, bir sürü yetkilinin kapısını çalıp eli boş döndükten sonra, nihayet Aralık ayında, traktörlerle şehre inip fabrikaya yürüdüler[75].

1970 yılının ilk ayında bildiğimiz Akhisar ve Ödemiş mitingleri oldu[76]. Tekirdağ'ın Kaşıkçı, Taşomurca, İsmailli ve daha bir çok köylerinde öteden beri devam eden kaynaşmalar iyice kızıştı ve gittikçe de kızışıyor. Vali, kaymakam, jandarma komutanları vs.… her gün bir başka köyde, çiftlik sahiplerine karşı ayağa kalkan köylüleri yerine oturtmak için terler döküyor, tehditler savuruyorlar[77].

Son iki yılın basına geçen köylü hareketleri de, aşağı yukarı bunlar.

Sadece basına geçen işçi, köylü hareketleri bile, yığın hareketlerinin her geçen gün daha geniş çevrelere, yeni işyerlerine ve kırlara doğru yayıldığını gösteriyor. Kitleler, her gün, daha çoğalarak mücadeleye giriyor. Fabrikalarda ve kırlarda, binlerce işçi ve köylü, sınıf mücadelesinin (bilinçli siyasi mücadele anlamında değil) çemberinden geçerek tecrübeler kazanıyor. Kitlelerin "büyük devrimci ruhu", "sınırsız yaratıcı gücü" kendisini ispat ediyor. Proleter devrimci saflarda, mücadelemizin ancak bilinçli ve örgütlü kitlelere dayandığı taktirde başarıya ulaşabileceği bilinci, her geçen gün daha fazla yerleşiyor, kitlelere güvenmeyen, onları hareketsiz yığınlar olarak gören küçük burjuva anlayışı, yığınların gelişen atılımları karşısında geriliyor. Yaygınlaşan işçi, köylü hareketleri, aynı zamanda, proleter devrimci hareketimizin önüne yeni görevler, "yeni teorik siyasi ve örgütlenme ile ilgili görevler, yığın hareketinin gelişmesinden önceki dönemde bizi tatmin edebilenlerden çok daha karmaşık görevler"[78] çıkarmış bulunuyor.

Şimdi, bu yeni görevler, "teorik, siyasi, örgütsel" görevler üzerinde duralım.

 

KENDİLİĞİNDEN-GELME İŞÇİ HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ SİYASİ MÜCADELE

Kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinin Türkiye'de hızla yoğunlaştığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Bu durumda kendiliğinden-gelme mücadele ile, bilinçli siyasi mücadele ilişkilerini, kendiliğinden-gelme hareketlerin sınıf mücadelesi içindeki yerini ve işçi sınıfı hareketinin nasıl bir politika ve örgütlenme ile kendiliğinden-gelmelikten kurtarılıp bilinçli siyasi mücadele haline getirilebileceğini araştırmak daha da önem kazanmaktadır. Bütün bunları, bu konulardaki bilimsel sosyalist görüşü ve bilimsel olmayan yanlış görüşleri ortaya koymak, mücadelemize ışık tutacak ilkeleri tespit bakımından zorunludur.

Proletaryanın sınıf mücadelesi, yani bilinçli siyasi mücadele, onun dünya görüşü olan bilimsel sosyalizmin emrettiği mücadeledir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmayı hedef alan ve o hedefe doğru, bilinçle götürülen mücadeledir. "İşçilerin mücadelesi, ancak bütün ülkenin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlara değil de, tümüyle kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi haline gelir"[79]. İşçilerin iş güçlerini daha elverişli şartlarla satmak için, çalışma ve hayat şartlarını iyileştirmek için patrona karşı yürüttükleri kollektif mücadele, yani iktisadi mücadele, yine proleter devrimcilerinin müdahalesi olmadan iktisadi ve demokratik haklar için hükümete karşı yürütülen mücadele, kendiliğinden gelmedir. İşçilerin, bu mücadelelere girebilmek için, tüm işçi sınıfının üyesi olduğunu kavramaları ve çıkarlarının düzenin tümü ile uzlaşmaz olduğu bilincine varmaları gerekmez. Şüphesiz kendiliğinden-gelme her hareket de, içinde belirli ölçüde "bilinç ışınları"nı taşır. Lenin'in dediği gibi, "İlkel isyanlar bile belirli bir ölçüde bilincin uyanışını ifade ederler." Mesela sistemli grevler, daha çok "bilinç ışınları" taşır; bunlarda sınıf mücadelesinin "filizlendiğine" tanık oluruz. Ama yine de bu grevler, sınıf mücadelesinin kendisi değil, onun "sadece filizlendiği" hareketlerdir. Çünkü bu grevler, sosyalizmi amaçlamaz, sadece sendika mücadelesidir. "İşçiler çıkarlarını düzenin tümüyle uzlaşmaz çelişkisinin bilincinde olmadıkları ve olamadıkları için", yani onların bilinci proleter devrimci bilinci olmadığı için, bu grevler isyanlara göre büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine rağmen gene de 'sınıf mücadelesi' değildirler ve olamazlar"[80].

İşçi sınıfı, kendi çabasıyla ancak sendikacılık bilincini geliştirebilir. İktisadî-demokratik taleplerle tek tek patronlara karşı, ya da gerekli işçi kanunlarını çıkarması için hükümete karşı mücadele etmek üzere, sendikalar içinde birleşmenin gerekli olduğu bilincini geliştirebilir. "Kendi başına kalınca, kendiliğinden-gelme işçi hareketi, ancak sendikacılığı doğurabilir ve kaçınılmaz olarak hep onu doğurmuştur"[81]. Çünkü sosyalizm ile işçi sınıfı mücadelesi ayrı ayrı ön şartlardan meydana gelirler. Birbirine paralel olarak gelişirler, fakat birbirini doğurmazlar. Sosyalizm, burjuva aydınları arasında bilimin gelişmesinin bir sonucu olarak doğmuş ve zenginleşmiştir. Bu nedenledir ki, bilimsel sosyalizm işçi sınıfına, burjuva aydınlar tarafından, dışarıdan iletilir. Proletarya, bilimsel sosyalizmi kendi sınıf mücadelesine dışarıdan ithal eder. Proleter devrimci bilincin, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesine tabi olarak doğacağını iddia etmek, bu bilinci işçi sınıfına götürme görevini unutturmak demektir. Bu ise, işçi sınıfının, ideolojik bakımdan burjuvazi tarafından köleleştirilmesi sonucunu doğurur. "Çünkü kendiliğinden-gelme işçi sınıfı hareketi trade-unionculuktur (…) ve trade-unionculuk ise işçilerin burjuvazi tarafından ideolojik bakımdan köleleştirilmeleri demektir"[82]. İşçi yığınları kendiliğinden-gelme mücadeleleri içinde bağımsız bir ideoloji yaratamayacaklarından, ya burjuva ideolojisini ya da sosyalist ideolojiyi benimsemek, bunlar arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. "Sosyalist ideolojiyi herhangi bir biçimde küçümsemek, bu ideolojiye azıcık olsun sırt çevirmek", işçi sınıfına siyasi bilinç iletme görevini azıcık olsun ihmal etmek, burjuva ideolojisini güçlendirmeye yarayacaktır. Çünkü burjuva ideolojisi, köken bakımından proletarya ideolojisine nazaran çok daha eskidir, çok daha gelişmiştir ve çok geniş ölçüde yayılma imkânları vardır[83]. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğmek, onu yüceltmek, bilincin rolünü küçümsemek işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmeye yarayacağından, objektif olarak burjuvaziye hizmet etmek olur.

Proleter devrimcilerinin görevi, işçi sınıfı hareketini, proleter devrimci hareketin kanadı altına almak, onların büyük gücünü proleter devrimci hareketin emrine vermektir; kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğerek proleter devrimci hareketin büyümesini geciktiren bütün eğilimlere karşı hoşgörü göstermeden mücadele etmektir. Proleter devrimci politika, işçi sınıfı hareketini proleter devrimciliğinin kanadı altına alma, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini bilimsel sosyalizmle birleştirerek, onu bilinçli siyasi mücadeleye yükseltme politikasıdır ve kendiliğinden gelmeliğin politikası, "İşçi sınıfının burjuva politikası" olan trade-unioncu politikanın tam zıddıdır. Proleter devrimci politika, işçi sınıfının siyasi eğitimini, siyasi bilincin gelişmesini aktif olarak ele almayı emreder. İşçi yığınlarının bilincini gerçek bir siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilinci düzeyine yükseltmeyi emreder.

İşçi yığınlarının bilinci, ne zaman gerçek siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilincidir? Yine Lenin'e başvuralım:

"Eğer işçiler, hangi sınıflar gadre uğrarsa uğrasın, her türlü suistimale karşı, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı tepki göstermeye alışmış (iseler) ve işçiler bunlara karşı herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (Sosyalist) açıdan tepki göstermeye alışık (iseler), işte o zaman … işçi sınıfının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir). Eğer işçiler, öteki sosyal sınıfların her birini entellektüel, manevi ve siyasi hayatlarının bütün tezahürlerinde gözleyebilmek için somut ve aktüel siyasi gerçek ve olaylardan yararlanmasını (öğrenirlerse) … eğer materyalist tahlil ve kıstasları, bütün sınıfların, kategorilerin, grupların, bütün eylem ve hayat tarzlarına pratik olarak uygulamayı (öğrenirlerse, işte o zaman) … işçi yığınlarının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir)"[84]. Proleter devrimci işçiler, bütün sınıf ve tabakaların "iktisadi niteliğini, sosyal ve siyasi özelliklerini", bunların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir… Marx'ın deyimiyle, "muhafazakârların parolası olan 'adil bir işgücü karşılığında adil bir ücret' yerine, bayraklarına 'sömürme düzeninin kaldırılması parolası'nı"[85] yazan ve bunun gerektirdiği mücadeleye giren işçilerdir.

İşçi sınıfını siyasi bilince nasıl ulaştıracağız? Bunun için toplumun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz. Bütün haksızlıklara karşı zamanında ve geniş mücadele kampanyaları örgütlendirmeli, canlı olayları, çevremizde olup bitenleri yığınların gözleri önüne sermeliyiz. Bütün alanlarda örgütlenen bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, "Ancak böyle bir kampanya, yığınların siyasi bilince ulaşmasını sağlayabilir ve yığınların devrimci eylemini hızlandırabilir"[86]. Siyasi ajitasyon görevini yerine getirebilmek için, hayatın bütün alanlarını kapsayan geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmek, siyasi ajitasyonu zulmün bütün belirtilerini ele alarak yürütmek zorunludur. "Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmezsek, işçilerin siyasi bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir?"[87].

Böyle bir eylem, besbellidir ki bu eylemin muhtevasıyla sıkı sıkıya bağlı bir örgütü gerektirir. Bu örgüt, birinci olarak, her şeyden önce ve başlıca mesleği devrimci eylem olan kimselerden kurulmalıdır. Üyeler arasındaki bu ortak özellik, işçilerle aydınlar arasında ve çeşitli meslek grupları arasındaki her türlü farkı kesin olarak siler. İkinci olarak, bu örgüt, bütün şartlarda ve bütün dönemlerde mücadeleyi sürdürebilecek sağlam bir yapıya sahip olmalıdır. Ancak böyle bir örgüt, bütün ülke çapında siyasi gerçekleri açıklayacak geniş, dengeli ve sürekli bir siyasi ajitasyon yürütebilir. Sağlam bir devrimci hareket ancak böyle bir örgütün varlığıyla mümkündür. Çünkü ancak böyle bir örgüt mücadelenin çeşitli ve hızla değişen şartlarına uyabilir. Çünkü, ancak böyle bir örgüt, küçük grup ve hizipleri harekete katılan bütün unsurları bir bütün içinde toplayabilir, geniş yığın örgütlerini kendisine bağlayabilir, denetim ve yönetimine alabilir. Ve yine, ancak böyle bir örgüte, eyleminin başlıca muhtevası toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan bir örgüte sahip olanlar, "devrimin geldiğini önceden görememe tehlikesini en aza indirmiş" olabilirler ve "sınıf mücadelesinin kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında" geniş örgütsüz yığınlara da bir ölçüde kumanda edebilirler.

Kendiliğinden gelme yığın hareketleri ne kadar yaygınlaşır ve büyürse, böyle bir örgütün gereği o ölçüde artar. "Ancak Marksizmi anlamayanlar … işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelme yükselişinin … devrimciler örgütünü yaratma görevinden bizi azadettiğini düşünebilirler. Tam tersine bu hareket, örgüt görevini bize yüklemektedir; çünkü mücadele güçlü bir devrimciler örgütü tarafından yönetilmediği sürece, proletaryanın kendiliğinden gelme mücadelesi hiçbir zaman onun gerçek sınıf mücadelesi olamaz"[88]. Mao Zedung'un deyişiyle de "devrimci prensiplere, Marksizm-Leninizmin devrimci tarzına göre kurulmuş bir parti olmaksızın, işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri emperyalizme ve uşaklarına karşı yöneltilemez."

Eyleminin başlıca muhtevası, temerküz noktası, toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan devrimciler örgütü, bu çalışmayı en iyi biçimde ancak bütün ülkeyi kapsayan ve düzenli aralıklarla yayınlanan bir gazete ile başarabilir. Üstelik böyle bir gazete propaganda ve ajitasyon görevinden başka, bir örgütlenme görevi de yapacaktır. "Bir gazete sadece kollektif propagandacı ve kollektif ajitatör değil, aynı zamanda kollektif örgütlendiricidir de"[89].

Buraya kadar, kendiliğinden gelmeliğin ne olduğunu ve işçi sınıfını nereye götüreceğini, kendiliğinden-gelmelik karşısında proleter devrimcilerinin görevini, bilinçli siyasi mücadeleyi ve bu mücadelenin icabı olan örgütlenmeyi, bilimsel sosyalizmin esas kaynaklarına dayanarak özetlemiş bulunuyoruz. Şimdi de, kendiliğinden gelmeliğe boyun eğen, proleter devrimci saflara sokulmuş iki siyasi akım üzerinde duralım.

 

KENDİLİĞİNDEN GELMELİĞE BOYUN EĞEN İKİ AKIM:
EKONOMİZM VE TERÖRİZM

Ekonomizm, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini yüceltme, putlaştırma teorisidir. Ekonomizm, siyasi mücadeleyi reddetmeyen, fakat kendiliğinden-gelme siyasi mücadelenin bilinçsizliği önünde boyun eğen, yani, proleter devrimci politikayı, trade-unioncu politika derekesine düşüren bir akımdır. Ekonomizmin benimsediği politika, işçilerin içinde bulundukları şartlardan ileri gelen acıların hafifletilmesini sağlamaya yönelir. Hükümetten gerekli kanunların çıkarılmasını talep ve bunun için mücadeleyi kabul eder. Ama bu politika, işçileri sermayenin boyunduruğunda tutan şartların ortadan kaldırılmasını hedef almaz.

Ekonomizm, işçilerin sınıf bilincini geliştirmek için, iktisadi mücadeleyi biricik ya da başlıca temel sayar. Ekonomizm, iktisadi mücadelenin yığınları aktif siyasi mücadeleye çekmek için en geniş uygulama alanı ve bir araç olduğunu iddia ederek, siyasi ajitasyonun kapsamını, işçilerin siyasi bilincinin gelişmesini hiçbir zaman sağlayamayacak olan dar bir çerçeve içinde sınırlandırır. Bütün yönleri ile siyasi ajitasyon yerine, "aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyar; önce ekonomik mücadele bilinci, sonra bu mücadele sınırları içinde kazanılan siyasi bilinç(!). "Bir grevden sonra, hiç değilse birkaç grevden sonra, hükümet polisi ve jandarmayı karşılarına çıkarınca, yığınlar kısa vadeli çıkarlarını anlamaya başlıyorlar" iddiası, ekonomistlerin, oportünizmin teorisi olan "aşamalı bilinçlendirme teorisi"nin tipik bir örneğini teşkil eder.

Ekonomizm "işçi sınıfının dikkatini, gözlem imkânlarını ve bilincini" yalnız işçi sınıfı üzerine, işçi sınıfının iktisadi mücadelesi üzerine çeker. "Salt işçi hareketi" taraftarıdır; işçi olmayan her aydına, sosyalist de olsa, düşman gözüyle bakar. Böylece işçi sınıfının "çağdaş toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler hakkında tam bir bilgi, … siyasi hayatın tecrübesine dayanan bir bilgi"[90] sahibi olmasını önler.

Ekonomizmin, "İktisadi mücadelenin siyasi ajitasyon için en geniş ölçüde uygulanabilen araç olduğu yolundaki, bizim görevimizin bu gün iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma vb. olduğu yolundaki iddiaları, sadece siyasi bakımdan değil, örgüt bakımından da görevlerimizin dar sınırlı bir anlayışını yansıtır"[91]. Devrimci politikanın yerine, kendiliğinden-gelmeliğin politikası olan trade-unioncu politikayı koyan ekonomizm, devrimciler örgütünün yerine de, kendiliğinden gelişen örgüt biçimlerini koyar. "Devrimci eylemde dar kapsamda yetinmeyi, bu kadar dar eylem temeli üzerinde iyi bir devrimci örgütün kurulamayacağını anlayamamayı, nihayet (ki bu en önemlisidir) bu kadar dar kapsamlı çalışmayı haklı göstermeyi ve onu özel bir 'teori' durumuna yükseltmeyi, yani bu mücadelede de kendiliğinden gelmeliğe boyun eğmeyi ifade eden" ilkelliği savunur. İlkellik, ekonomizmle sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonomizmden kurtulmadıkça, ilkellikten, yani dar kapsamlı örgüt eyleminden kurtulmanın imkânı yoktur. Ekonomizm, yığın hareketine "devrimci eylemimizi güçlendiren ve ona hız veren bir şey olarak değil de, bizi devrimci eylemi yürütme zorunluluğundan azad eden bir şey" olarak bakar [92]. Bu nedenle de, birinci ve en acil pratik görevimizin siyasi mücadeleye gerekli enerjiyi, çetinliği ve devamlılığı sağlayabilecek olan bir devrimciler örgütü yaratılması olduğunu göremez. Örgütlenmede gevşekliği savunur. İşçilerin yığın örgütleriyle devrimciler örgütünü birbirinden ayırdedemez.

Besbelli ki, ekonomizm işçi sınıfını kurtuluşa değil, onu bataklığa, burjuvazinin kuyruğuna takmaya, köleleştirmeye götüren bir akımdır.

Terörizme geçelim:

Terörizm genel olarak, iktidarın terörle yıldırılacağı ve düzenin terörle bozulabileceği görüşüdür. Terörizmle ekonomizm arasında zorunlu bir iç bağlantı, ortak bir kök vardır. Bu bağlantı, bu ortak kök, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğme denen şeydir. Ekonomistler, 'salt işçi hareketleri' önünde boyun eğerler; "Teröristler ise, devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğinden-gelmeliği önünde boyun eğmektedirler"[93]. Terörizm, en geniş siyasi ajitasyonun yerine terörü, "heyecanlandırıcı terörü" koyar. Bütün alanları kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının mutlak olarak zorunlu olduğunu göremez. Siyasi mücadeleyi birtakım komplolar olarak sınırlandırır. Siyasi devrimi gerçekleştirmek için sıkı ve inatçı bir mücadele ile proletaryayı eğitmek, devrimcilerin güçlü bir örgütünü yaratmak yerine, heyecanlandırıcı bir terörizm ile işçi sınıfı hareketini canlandırmayı savunur.

Terörizmin örgütlenme anlayışı da, siyasi mücadele anlayışına uygun olarak, ilkelliği savunmaktadır. Lenin, ekonomizm ile terörizmi karşılaştırarak şöyle der: "Biri oportünist, öteki ihtilalci olan bu iki eğilim, egemen bulunan ilkel metotlara boyun eğmektedirler"[94]. Ve yine teröristlerin terör çağrıları ve ekonomistlerin iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma yolundaki çağrıları "şu anda Rus devrimcilerinin omuzlarına yüklenen en acil görevden, örgütlenme ve bütün biçimleriyle siyasi ajitasyon görevinden kaçmak için iki ayrı yoldan başka bir şey değildir"[95] der.

Kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğen bu iki akımı, bunların siyasi görev ve örgüt anlayışlarını da Lenin'den yaptığımız aktarmalarla özet olarak vermiş bulunuyoruz. Şimdi, yukarıdaki bilgilerin ışığında ülkemizdeki işçi hareketlerinin değerlendirilmesine ve sonra da kendiliğinden-gelmelik karşısında yine ülkemizdeki yanlış eğilimlerin, bunların dünya proleter devrimci hareketi içindeki yerlerini dikkate alarak eleştirisine geçelim.

 

ÜLKEMİZDEKİ İŞÇİ HAREKETLERİNİ DOĞRU DEĞERLENDİRELİM

Aybar-Aren oportünizmi, bilindiği gibi ülkemizdeki işçi hareketlerinin sosyalist hareket olduğunu iddia etti ve halen de etmektedir. Onlara göre, işçi yığınlarının kendiliğinden-gelme hareketleri "anti-kapitalisttir", yani "sosyalizm" içindir. Önce Aybar-Aren oportünizmine, daha sonra "üçüncü yol" adı altında popülizme uzun süre yataklık ettikten sonra, sözümona bir özeleştiri yaparak bugün "ilkesiz birlik cephesiyle" ilkesiz bir birlik kuran ANT dergisine göre de, kendiliğinden-gelme işçi hareketleri "anti-kapitalist" yani "sosyalist" bir mücadeledir. Hatta bu dergi Alpagut işçilerinin kömür ocağına el koymaları üzerine "işte sosyalist işletme" diye yaygarayı basmıştır. Ama şimdi artık bu türden "büyük iddialar" fazla ileri sürülemiyor, sürülse bile kimseyi inandıramıyor. Bugün, saflarda, benzeri iddialar, daha değişik, daha "devrimci" biçimler içinde ileri sürülüyor ve bilinçsiz insanlar üzerinde az çok inandırıcı da olabiliyor.

Şu satırlara bir göz atalım: "Bütün bu hareketler (işçi hareketleri) bir bakıma, meslekî hak ve istemlerin ötesinde mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar değil midir? Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir? (Siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir. Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir.) Aylardan beri süregelen işçi sınıfı hareketi, işçi sınıfının sınırlı da olsa 'kendi kendine sınıf'dan, 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğunun belirtileridir"[96]. Bu görünüşte "devrimci" ifadenin altında gerçekte korkunç derecede gerici bir ekonomizm yatmaktadır. Takip edelim: "Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir?" Olabilir. Hatta çoğu zaman "siyasi mücadeleye dönüşmenin belirtileri" değil, "siyasi mücadele"nin ta kendisi de olabilir! Ve Lenin'in dediği gibi, zaten çoğu zaman ekonomik mücadeleye polis siyasi bir nitelik verir ve ülkemizde de vermektedir. Ama bu sosyalist siyasi mücadele değil, trade-unioncu siyasi mücadeledir; kendiliğinden-gelen siyasi mücadeledir. Ekonomistlerin önünde eğildikleri (bugün de Aydınlık Sosyalist Dergi'nin önünde eğildiği) kendiliğinden siyasi mücadele (!); işçi sınıfını hiç bir zaman kurtuluşa götürmeyen ama, sadece burjuvaziye ideolojik bakımdan köle olmaya götüren siyasi mücadele (!). Burjuvazinin kabul ettiği siyasi mücadele (!), yani "İşçi sınıfının burjuva politikası"! İşçi hareketlerinin "siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir". Yazar burada "yönelme" sözcüğünün altını çizdiğine göre, işçilerin hareketi, siyasi hale dönüştüğü zaman, işçi hareketleri "sosyalist mücadele" haline gelmiş olacaktır. Bu fikir bir sonraki cümlede de daha tam ve daha mükemmel bir ifadeye kavuşmuştur: "Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir." Sözgelimi hükümete karşı sekiz saatlik iş günü kanunu için yürütülen mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıktığı için" üstelik siyasi hale dönüştüğü için, "sosyalist mücadele"dir(!). Sözgelimi genel grev kararı için hükümete karşı yürütülen mücadele de yine "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Hükümetin gerekli işçi kanunlarını çıkarması için yürütülen her mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Türk-İş'in, Ağustos'ta düzenlediği, "Büyük İşçi Mitingi", "tek tek patronlara karşı mücadele" olmaktan çıkmıştı ve tam siyasi bir hale dönüşmüştü, çünkü, "hükümetin ve parlamentonun işçi meselelerine karşı takındığı ters tutumu protesto etmek" amacıyla düzenlemişti[97]. İşte sosyalist mücadele(!). Bu sosyalist mücadele anlayışının ekonomist anlayıştan ne farkı vardır, söyler misiniz? Bu reformlar uğruna mücadeleyi devrimci ifadelerle süsleyerek, "sosyalist mücadele" adı altında önümüze yeniden sürmek değildir de nedir?

İşçi hareketlerinin "bir bakıma … mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar" olduğu iddiasına gelince, bu iddia sadece "bir bakımdan", trade-unioncu siyasetle, proleter devrimci siyaseti ayıramayanlar bakımından doğrudur. Çünkü bize göre, proletaryanın rejime ve Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışı, herhangi bir "bakımdan" değil de, proleter devrimci açıdan olduğu zaman, yani işçi sınıfı menfaatlerinin bu rejimle olan uzlaşmaz çelişkisini kavrayarak ve Amerikan emperyalizminin bütün dünya işçilerinin baş düşmanı olduğunu, onu yenmeden işçilerin kurtuluşunun imkansız olduğunu, proleter enternasyonalizmi ve onun kendisine yüklediği devrimci görevi kavrayarak "rejime ve Amerikan emperyalizmi"ne karşı çıktığı zaman gerçek bir tavır alıştır! Proletaryanın "rejime ve Amerikan emperyalizmine tavır alışı" budur, bu olmalıdır! Başka türlü bir tavır alış, mesela bir küçük burjuva demokratı için yeterli sayılabilirse de, proletarya için kesinlikle yetersizdir ve onun henüz geri olduğunun, onu bilinçli siyasi mücadele seviyesine yükseltmek için epey mücadele etmek gerektiğinin işaretidir. Görüldüğü gibi "Aydınlık Sosyalist Dergi" yazarı proleter devrimci siyasi mücadele ile, kendiliğinden siyasi nitelik kazanan mücadeleyi, yani trade-unioncu politikayı birbirinden ayıramamakta ve durmadan, proleter devrimci politikadan trade-unioncu politikaya kaymaktadır.

"İşçi sınıfının, 'kendi kendine sınıf'dan 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğu" iddiasına gelelim: Bu doğrudur, ama bunun belirtileri, yazarın sandığı gibi işçilerin trade-unioncu politik mücadelede aldığı yol değil, her gün daha çok sayıda işçinin proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve ona yakınlık duymaya başlamasıdır. Bu ise işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin doğurduğu bir sonuç değil, 50 yıllık proleter devrimci mücadelenin ve mesela yazarın pek itibar etmediği İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, proleter devrimci kadroların çabalarının ürünüdür.

İşçi sınıfı objektif olarak en devrimci sınıftır. Fakat onun devrimciliğinin esası, proleter devrimci düşünceyi sınıf mücadelesine rehber edinebilmesinde ve edinmesindedir. Bu ise, bilimsel sosyalist düşünceyi benimseyen aydınların, bu düşünceyi işçi sınıfına götürmesiyle mümkündür. Bu görevin ihmaline yol açacak, kendiliğinden-gelmeliğin önünde her boyun eğiş, işçi sınıfının davasını, en hafif tabiriyle, geriye itmek olur. Objektif olarak burjuvaziye (ülkemizde emperyalizme) teslimiyettir. Bu gerçeği iyice bilelim. Ve işçi sınıfımızın bugün içinde bulunduğu durumu bu gerçeği bilerek, doğru tahlil edelim.

İşçi sınıfımız bugün ne için mücadele ediyor? Son iki yılın önemli işçi hareketlerini gözden geçirelim. Derby işgali, Finfinis Branda Fabrikası boykotu, Keban Barajı, Magirus, Karayolları grevleri, Singer işgali, Tuslog'da başlayan ve diğer Amerikan işyerlerine sıçrayan grev, Horoz Çivi ve Pirelli boykotu, Hoechst grevi, Alpagut ve Demir Döküm işgali, Yarımca Seramik işçilerinin boykot ve mitingi, Erdemir grevleri, Eğe Sanayii, Çelik Halat, Armutçuk direnişleri, Konya Ereğli Sümerbank işçilerinin yürüyüşü, Gamak olayları… Bunlar niçin oldu? Hedefleri neydi? Sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi ve sendika değiştirdiği için işten atılanların geri işe alınması, işyerinde iş emniyetinin sağlanması, iş teminatı, işten çıkarılanlar için kıdem ve hizmet tazminatı, angaryanın kaldırılması, yıllık ikramiye, sosyal yardım, yapılacak tensikatlarda sendika temsilcisinin bulunması (Tuslog), toplu sözleşme hükümlerinin uygulanması, işçiler üzerindeki baskının kaldırılması, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi (Alpagut, Gamak), işyeri temsilciliğinin tanınması (Eğe), ücretlere zam, çocuk zammı, sosyal güvenlik, prim dağıtımının kısım şeflerinin inisiyatifinden çıkarılması (Eğe), işyeri müdürünün değiştirilmesi, işçilerin fabrika yönetimine katılması ve "böl-yönet" uygulamasının kaldırılması (Erdemir), asgari ücretlerin uygulanması, vb… Görüldüğü gibi işçilerimizin mücadelesi henüz iktisadi ve demokratik haklar içindir. Hedef: Yasalara ve anayasaya girmiş hakları çiğnetmemek, bu hakları söke söke almaktır. Bu mücadele işçinin sadece kendi çabasıyla ulaşabileceği mücadeledir. En nihayet, "Sendikalar içinde birleşme, işverenlere karşı mücadele etme ve hükümeti gerekli işçi kanunlarını kabul etmeye zorlama…" mücadelesidir. Bu hedefler uğruna mücadele, "sonuçları doğuran sebeplere karşı mücadele değil, sadece sonuçlara karşı mücadele"dir. "Sadece geçici çareler uygulayan, fakat hastalığı iyi edemeyen" mücadeledir[98]. Ne zamanki işçi sınıfı hareketi, işbirlikçi iktidarın devrilmesi görevini, birinci görev olarak kabul edecektir ve bunu gerçekleştirmeye yönelecektir, o zaman işçi sınıfının mücadelesi "geçici çareler yerine, hastalığı iyi etmeye yönelmiş" bilinçli siyasi mücadele düzeyine yükselecektir.

Proleter devrimci hareket, eylemine her zaman reformlar uğruna mücadeleyi katar ve katmalıdır. Fakat proleter devrimci hareket, "bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tabi kılar"[99]. Reformları, amaç edinmez; reformları devrimi başarmak için araç olarak kullanır. Bu anlamda, devrimci mücadelemizin alanını ve olanaklarını genişletmek anlamında işçilerimizin mücadelesi milli demokratik devrim mücadelemizin bir parçasıdır[100].

Bunlar, "sosyal devrime götüren sınıf mücadelesinin ve güçlü sınıf içgüdüsünün kendiliğinden ifadesi"dirler[101]. Devrimci mücadelemizi yüreklendirir ve ona hız verirler. İşçi sınıfı daha geniş hareketlere girme yeteneğini, sermaye ile girdiği bu günlük çatışmalarla kazanır. Sınıf mücadelesi, bu günlük mücadeleler içinde "filizlenir". Ama sadece "filizlenir". Biz, işçi sınıfının günlük mücadelesini ne küçümsüyoruz, ne de gereksiz buluyoruz. Ama bu mücadelenin öneminin doğru tespit edilmesini istiyoruz. Lenin şöyle diyor: "Biz sadece, Sosyal-Demokratlar her grevi yönetmeyi başarırlarsa memnunluk duyarız. Çünkü Sosyal-Demokratların söz götürmez görevi, proletaryanın sınıf mücadelesinin her biçimini yönetmektir ve grevler, bu mücadelenin en derin, en güçlü mücadelelerinden biridir. Ama ipso facto bir sendikacılık hareketinden fazla bir şey olmayan bu basit mücadeleyi erdemli ve bilinçli sosyal demokratik mücadele diye nitelendirseydik, böyle düşünenler kuyruğunda sonuncu olurduk"[102].

Ülkemizdeki işçi hareketlerinde ne görüyoruz? İşçilerimizin mücadelelerinde giderek daha tutarlı, daha hesaplı, daha tecrübeli, daha bilgili olmaya başladıklarını görüyoruz. İşçi sınıfı saflarında giderek, daha sıkı, daha geniş çapta bir dayanışmaya tanık oluyoruz. Grevlerde, işgallerde, boykotlarda… "daha şimdiden sınıf mücadelesi filizleniyor". İşçi yığınlarının bilinçli yaşantıya ve bilinçli mücadeleye doğru kendiliğinden-gelme uyanışı, proleter devrimci düşünceyle silahlanmış devrimci kadroların çabalarıyla birleşince, birtakım küçük taleplerle mücadeleye başlayan işçilerin, "Bağımsız Türkiye", "Kahrolsun Amerika", "Yaşasın Demokratik Türkiye" gibi devrimci şiarlara ulaştığını görüyoruz[103]. Bundan çıkarılacak sonuç, "Bağımsız Türkiye" diye bağıran işçilerimizin hemen proleter devrimcisi oldukları değil, fakat, bu işçilerin hızlı bir bilinçlenme süreci içinde oldukları ve proleter devrimci düşünceyi benimsemeye hazır ve yatkın olduklarıdır ve eğer biz işçi sınıfının siyasi eğitimini acil olarak ele alıp yürütürsek, bilinçli siyasi mücadeleye çabucak ulaşabilecekleridir. Çünkü işçilerin, yukarıdaki şiarları benimsemesi, genellikle, proleter devrimci dünya görüşü açısından değildir. Sözgelimi "Kahrolsun Amerika" diye bağıran işçiler, bu şiarı, "Amerikan emperyalizmini bütün dünya işçilerinin düşmanı" olarak gördükleri, dünya halklarının kurtuluşunu emperyalizmin yenilmesinde gördükleri, proleter enternasyonalizmini kavradıkları için değil, genellikle köklü küçük burjuva ön yargılarınca, milli bencilliğin, milli dar görüşlülüğün etkisiyle benimsemektedirler. Böyle olması da doğaldır. Çünkü "sömürge halklarının ve zayıf düşmüş ulusların emperyalist devletler tarafından yüzyıllar boyu uğratıldıkları zulüm, ezilen ulusların emekçi yığınlarında, sadece kin değil, aynı zamanda proletaryaları da dahil [abç. — İ.K.] genel olarak ezen uluslara karşı güvensizliği de doğurmuştur"[104]. Fakat, bir proleter devrimcisi için hiçbir zaman doğal olmayan şey, işçi yığınlarındaki güçlü küçük-burjuva önyargılarının, milli bencilliğin, milli dargörüşlülüğün arkasına takılmak, bunu proleter enternasyonalizminin gereği olan anti-emperyalizm ile, yurtseverlik ile karıştırmak ve böylece de işçi yığınlarını proleter yurtseverliğine ulaştırma mücadelesini örtbas etmektir. Evet, işçi hareketleri "Amerikan emperyalizmine tavır almışlar"dır ama, ne yazık ki, henüz bilinçli proleter devrimcisinin tavır alışları değildir. Her kim bu gerçeği göremiyorsa, görmezlikten geliyorsa, o kimse proletaryayı bilinçlendirme mücadelemizi unutturduğu için, işçi sınıfımızı burjuvazinin ideolojik hakimiyetine teslim ediyor demektir. Unutulmamalıdır ki: "Eğer işçiler … her türlü suistimale karşı, keyfi davranışlara, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı … başka herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (proleter devrimci) açıdan tepki göstermeye alışık değillerse [abç. —İ.K.], işçi sınıfının bilinci, gerçek bir siyasi bilinç olamaz."

Mücadele vermiş işyerlerinde yapılan ve TÜRK SOLU'nun 117. sayısında yayınlanan soruşturmaya, işçi temsilcilerinin verdiği cevaplar işçilerimizin bilinç seviyelerini kavramaya yardım edecek önemli bir belgedir. Orada, işçi sınıfımızın uyanık kesimlerinin bile, halen sosyalizmi doğru dürüst bilmediklerini, fakat onu benimsemeye açık ve hazır olduklarını görürsünüz.

Şüphesiz ki, ne milli demokratik devrim, ne de sosyalist devrim, "meslek dargörüşlülüğü"ne tutulmuş, trade-unioncu önyargılara kapılmış tek bir işçinin kalmadığı güne kalacak değildir. Fakat her iki devrimde de bilimsel sosyalizmin, en azından işçi sınıfının öncü müfrezesine malolması ve bilimsel sosyalizmin esaslarına göre örgütlü öncü müfrezenin, işçi sınıfının ve müttefik olarak köylülüğün önemli bir kesimine, kumanda etmesi gerekir.

Toparlarsak:

a) İşçi sınıfımızın bugünkü mücadelesi geniş ölçüde iktisadi-demokratik haklar için sendikal mücadeledir. Bu mücadelenin içindeki işçilerimizin geniş kesimleri gerici ideolojilerin baskısı ve hakimiyeti altındadır.

b) İşçilerimizin daha dar bir kesimi iktisadi-demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler, bilgiler kazanmış, giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranış ve dayanışma bilincini geliştirmiştir. Bu kesim proleter devrimci düşünceyi, bilinçli siyasi mücadelenin gereğini henüz kavrayamamıştır ama proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve mücadelede kılavuz edinmeye açık ve hazırdır.

c) Sayıları az olmakla birlikte, TİP, DDD ve İPSD saflarında gerçek sınıf bilincine ulaşan işçilerimizi de bir başka kesim olarak anmak gerekir.

 

EN GERİCİ SENDİKALARDA DAHİ ÇALIŞMALIYIZ

İşçi sınıfımızın sendikalaşma düzeyini ve işçi hareketlerinde sendikaların rolünü ele almadan önce, genel olarak sendikalar ve proleter devrimci hareketin sendikalar karşısında görevleri üzerinde duralım.

Batıda sendikalar, işçilerin kapitalistlere karşı kendiliğinden gelme mücadelesinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan mücadele örgütleridir. "İşçilerin dağınıklığını doğurup devam ettiren, aralarındaki kaçınılması imkânsız rekabeti ortadan kaldırmak, yahut hiç olmazsa kısmak, kendilerini hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek, mukaveleye dayanan iş şartları koparmak için gösterdikleri spontane (kendiliğinden-gelme) teşebbüslerden doğmuşlardır"[105]. Sendika, işçi sınıfının, sırf kendi çabasıyla ulaşabildiği ve en kolayca ulaşılabilir olan örgüt biçimidir ve sendikalar işverenlere ve hükümete karşı mücadele etmenin gereğini anlayan, bilinçlenmenin bu ilkel devresine ulaşmış olan işçiler tarafından sermayenin baskılarına karşı direnme merkezi olarak kurulmuşlardır. Sendikalar, işçi sınıfına kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında büyük ilerlemeler sağlamıştır; işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna bu örgütler son vermiştir.

Proletaryanın en yüksek örgütlenme biçimi, onun siyasi mücadele aracı olan parti, gelişmeye başladığı zaman, sendikalar, kaçınılmaz olarak meslek dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi gibi gerici özellikler göstermeye başlamışlardır. Sendikalar, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son vermiş olmaları bakımından ilerici, en kolay ulaşılabilir örgüt olmaları nedeniyle, kaçınılmaz olarak işçilerin mücadelesini dar sınırlar içerisine, işçi sınıfının kurtuluşunu imkânsız kılan sınırlar içerisine hapsettikleri için de gerici bir nitelik taşırlar. Fakat, sendikaların bu gerici niteliği, proleter devrimcilerinin sendikalarda çalışmasına engel değildir. Sendikalar işçi sınıfının nihai kurtuluşunu hiç bir zaman gerçekleştiremezler, fakat, işçi sınıfının bilinçli, örgütlü gücü olan partiyi işçi kitleleri ile ileri düzeyde birleştirebilirler ve birleştirmelidirler. Sendikalarda teşkilatlanmış güçler, işçi sınıfının nihai kurtuluşu için bir manivela olarak kullanılabilirler ve kullanılmalıdırlar. Bu nedenle parti, sendikalar arasındaki sınır çizgisini titizlikle koruyarak, sendikalara kendi anlayışını sokmaya ve onları etkisi, yönetimi ve denetimi altına almaya mutlaka çalışmalıdır.

Karşı-devrimci sendikalarda, uzlaşıcı oportünist sendikalarda, niteliği ne olursa olsun bütün sendikalarda çalışmak ve bunları partinin 'yönetimi ve denetimi' altına almaya, işçi yığınlarını proleter devrimci hareketin saflarına kazanmaya uğraşmak, proleter devrimcilerinin görevidir. "…'yığınlara' yardımcı olabilmek için onların sevgisini kazanabilmek için davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için, oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla —doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak—, burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan 'şeflerin' önümüze çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir ve mutlaka yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir. Asıl kurumlarda, derneklerde, örgütlerde, proleter ya da yarı-proleter yığınların bulunduğu her yerde (bunlar en gerici eğilimde olsalar bile) metodlu, azimli, inatçı ve sabırlı bir bilinçlendirme çabası ile bütün fedakârlıkları göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi bilmek gerekir"[106]. Lenin'in bu sözlerini bugün görüşleri saflarımızda bir hayli taraftar bulan Regis Debray'nin aşağıdaki sözleriyle karşılaştırın: "Fakat kaç siyasal önder sayabiliriz ki, gün geçtikçe, dünya sendikacılığı ile ilgilenmek ya da binbir 'uluslararası demokratik örgüt'ten birine girmek gibi kendi çıkarlarına uygun düşen bir işyerine, kendini halkının savaşına ilişkin askeri sorunların ciddi ve somut bir incelemesine adamayı tercih etmiş olsun!"[107]. Açıktır ki, gerici sendikalarda çalışmayı reddeden bu ve buna benzer "sol" "teori"ler, henüz yeteri kadar bilinçlenmemiş işçi yığınlarını "gerici liderlerin, burjuvazi ajanlarının, aristokrat işçilerin ya da 'burjuvalaşmış işçilerin' etkisine terkettiği için objektif olarak burjuvaziye hizmet etmektedir."

Türkiye'deki sendikalara ve bunların işçi hareketlerindeki rollerine gelince: Bugün ülkemizde işçilerimizin büyük çoğunluğunu içinde toplayan iki büyük konfederasyon vardır: TÜRK-İŞ ve DİSK. TÜRK-İŞ, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesini emperyalizmin menfaatlerine kanalize etme görevini yerine getiren bir örgüttür. TÜRK-İŞ emperyalizmin beslediği ve işçi saflarına soktuğu "Truva atı"dır. TÜRK-İŞ, sermaye ile emek arasındaki günlük, küçük çapta mücadelelerde bile, sermayenin safındadır. "İşçilerin safındaki dağınıklığı gidermek, rekabeti ortadan kaldırmak yahut kısmak … işçileri hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek mukaveleye dayanan iş şartları koparmak" için değil, tersine, işçilerin dağınıklığını muhafaza etmek, işçiler arasındaki rekabeti devam ettirmek ve işçileri basit köleler durumunda tutmak için yaratılmıştır ve bu nedenlerle Batı'da doğan sendikalardan farklıdır. İşçi sınıfının kendiliğinden ulaştığı sendikacılığı değil, işçi sınıfına finans kapitalin zorla kabul ettirdiği sendikacılığı temsil etmektedir ve işçi sınıfının sırf kendi çabasıyla ulaştığı sendikacılığın ilerici niteliğinden de yoksundur. "Emperyalizm, gelişen ekonomik mücadele bilincini kontrolü altında tutmak için, sahte demokrasicilik gibi, sahte sendikacılığı da ihraç etmiş ve işçi sınıfının ekonomik mücadele örgütlerinin yoz bir biçimle ortaya çıkmasını sağlamıştır"[108].

İşçilerin kendisinden kopma ihtimali belirdiği zaman işçi haklarına, o da işçilerin baskısıyla, kısmen eğilen TÜRK-İŞ'in işçi hareketlerindeki esas fonksiyonu bozgunculuktur; grev kırıcılığı yapmak, işgal ve boykotları engellemek, toplu sözleşme masalarında işçilerin menfaatlarını satmaktır. TÜRK-İŞ, kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinde "sınıf mücadelesinin filizlenmesine" dahi karşıdır. "Partiler üstü kalma" sloganı gerçekte, finans-kapital taraftarlarının maskelenmiş adıdır. Besbelli ki, böyle bir örgüt proleter devrimci düşüncenin zerresinin bile işçi saflarına sokulmasına karşı duracaktır ve durmaktadır. Ankara'da yapılan "Büyük İşçi Mitingi"nde İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, işçilerin eline geçmemesi için, mitingin kordon altında yürütülmeye çalışılması bunun açık delilidir. Fakat gelişen işçi hareketleri karşısında TÜRK-İŞ, gittikçe gerilemektedir. Özetlediğimiz işçi mücadelelerinin bir kısmı TÜRK-İŞ'e rağmen, çoğu da karşı verilmiştir. Derby, Finfinis Branda Fabrikası, Magirus, Singer, Demir Döküm, Horoz Çivi, Yarımca Seramik, Kartal Eğe Sanayii ve Gamak'taki işçi hareketleri böyledir.

İşçi sınıfımızın bilinçli mücadeleye, bilinçli yaşantıya doğru kendiliğinden uyanışı Amerikan emperyalizminin ihraç ettiği sendikacılığı yıkmakta ve işçiler ona göre daha ileri olan ve kendiliğinden-gelmeliği temsil eden DİSK'e doğru kaymaktadırlar.

DİSK, işçi sınıfımızın kendiliğinden-gelme örgütlenmesini temsil eder. İşçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik-demokratik mücadelesinin aracıdır; günlük mücadelelerinde genel olarak işçilerin yanındadır. Bu yönüyle TÜRK-İŞ'e göre ilericidir ve ondan ayrılır. Fakat öte yandan DİSK, işçi sınıfımızın mücadelesini, onun nihai kurtuluşunu hiçbir zaman sağlayamayacak olan, onu ideolojik bakımdan burjuvaziye köle kılacak olan, burjuvazinin de kabul ettiği ve edeceği trade-union mücadelesi sınırları içine, kendiliğinden-gelmeliğin bu dar sınırları içerisine hapseder. İşçilerin, mevcut düzenin sonuçlarına karşı mücadelelerini destekler, fakat düzenin tümüne karşı, sonuçları doğuran sebeplere karşı bilinçli siyasi mücadele vermesi yolunda herhangi bir çaba göstermediği gibi, bu yolda gösterilen çabalara da engel olur. İşçilerin örgütlenmelerini, bilinçlenmelerini ve bilinçli siyasi mücadeleye girmelerini önler. Genel Başkanı Türkler'in DİSK Kurultayı'ndaki konuşması, bu bakımdan önemlidir. Türkler şöyle demiştir: "…bazı demokratik devrimci gençler(!) bana posta koydular. 'Biz senle konuşuyoruz ama asıl temasımız işçilerledir' dediler. Ben onun tedbirini iki senedir aldım." Gene aynı Kurultay'da, "Biz proletarya diktatörlüğüne karşıyız arkadaşlar!… Bizim prensibimiz demokrasidir(!)"[109] diyerek, bilimsel sosyalizme olan nefretini de dile getiren Türkler'in "… işçi sınıfına bilinç dışarıdan verilirmiş. Bilinç dışardan verilmez, dışardan kendi kendine gelir" demek suretiyle, Amerikan emperyalizminin bile şapkasını göğe fırlatıp ellerini çırparak karşılayacağı trade-unioncu politikanın doruğuna ulaştığını görüyoruz. Ve bütün bunlar o "güzel yüzlü sosyalizm" adına yapılıyor. Evet, tarih, böyle "sosyalizmler"i tanımıştır ve daha da tanıyacaktır. Ama tarih, bilinçli işçilerin Türklervari sosyalistlerin(!) maskesini indirdiğine de çok şahit olmuştur ve yine olacaktır. Ama işçilerimizin o uyanıklığa kavuşması "Türklervari sosyalizm"e karşı amansız ve şiddetli bir ideolojik mücadele yürütmeden mümkün değildir. "Türklervari sosyalizm", işçi sınıfı sosyalizminin düşmanıdır, çünkü açık reformizmdir, kaba oportünizmdir, işçi aristokrasisinin ve sendikacılığı meslek edinmiş işçi bürokrasisinin "sosyalizm"idir.

"Bürokrat , büyük bir güvenle, 'gerçekçi politikadan' yana olduğunu söyler; oportünizme düşmemiş ve işçi hareketinin temel hareketlerinden vazgeçmemiş kimselere, küçümseyerek, 'ütopyacı' ve 'ideolog' muamelesi yapar. Sosyalist hareketin temel çıkarlarını, gerici avantajlara ve bürokratik düşüncelere fedâ etmek: İşte oportünizmin özü budur. Teori düşmanlığı da oportünizme bağlıdır. Oportünist açıdan teori, bir engel, sosyalist geçmişin baş belası bir gölgesi, tamamen gereksiz bir şey olarak düşünülür"[110]. Türkler de "bilimsel sendikacılık" ("gerçekçi politika"nın bir başka ifadesi) uyguladığını söylemiyor mu? Yukarıya aktardığımız sözleriyle açık açık teori düşmanlığı yapmıyor mu? Yöneticileri ister iyi niyetli, ister ihanet içinde olsun; bugün DİSK, proletarya içinde uzlaşıcı küçük-burjuva ideolojisinin bayraktarlığını yapan bir örgüt durumundadır[111].

Proletaryanın, halkımızın milli demokratik devrimine önderliği ve nihai zaferi için bunların ne olduklarını işçi yığınlarına göstermemiz ve işçi yığınlarını kendi tarafımıza çekmek için bunlarla mücadele etmemiz zorunludur. Bunlar, bugün yaptıkları gibi, sendikaların kapısını proleter devrimcilere kapasalar da, polise ihbar etseler de, sendikalara girmek, her türlü fedakârlığı göze alarak, sabırlı, sebatlı, inatçı bir mücadele yürütmek zorunludur: Ta ki işçi sınıfımızla proleter devrimci düşünce arasına bir duvar çekmiş olan sendika ağalarını yerlerinden kovana kadar! Bizler, emperyalizme ve feodalizmin her türlü kalıntılarına karşı milli demokratik devrim mücadelemizde küçük burjuva demokratlarıy