İÇTEN ÇÜRÜK OLAN HİÇBİR ŞEY DIŞA KARŞI BAŞARILI OLAMAZ
Sevgili arkadaşlarım,
Devrimci mücadele, binbir alanda, kökleri toplumsal-ideolojik ve siyasi anlamda çok derinlere varan binbir başlı bir ejderle sürdürülen zorlu ve uzun vadeli bir savaştır. Birey olarak, grup olarak, parti olarak, binbir başlı canavarın şu ya da bu biçimdeki etkilerinin, alışkanlıklarının, eğilimlerinin baskısı altındayız. İnsan bilinci, varlıklarını kendi iradesinden bağımsız sürdüren nesnel koşullarca belirlenir. Üretim faaliyetleri, sınıf ilişkileri, bu nesnel süreç içerisinde yerlerini alırlar. Bütün yüreğimizle devrim istememize karşın devrim yapamıyorsak, bunun nedeni, nesnel koşullara cevap verecek uygunlukta ve bu koşulları geliştirip hızlandırmada rol oynayacak öznel koşulların yetersizliği ve devrimci inisiyatifin, yeterli devrimci kadroların yokluğudur. Çünkü emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında, genel olarak bütün dünyada, özellikle de ülkemizde devrimin nesnel koşulları vardır.
Öznel koşulların yaratılmasına katkıda bulunabilecek ve hatta kitlelerin devrimci saflarda toparlanmasında çok büyük bir rol oynayacağına inandığım siyasi bir yayın organı için, yaklaşık üç yıldır çırpınmaktaydım. Ne yazık ki, çevremi saran bir yanda faşist, gerici, öte yanda da, oportünist, revizyonist, reformist çemberi, içinde bulunduğum nesnel koşullar nedeniyle kıramadım. Gücüm yetmedi buna. Birtakım bağımlılıklar, özellikle de Güney Film’in oportünist, revizyonist yöneticileri elimi kolumu bağladılar. Gazete ve dergi konusunda çeşitli engeller çıkardılar. Siyasetle uğraşmamam için, sanat alanının dar sınırları içinde kalmam için, ellerinden geleni yaptılar. Çünkü onlar, arayış içinde yenileşen Yılmaz Güney’den korkuyorlardı. Onlara göre ben “Lenin” olmak istiyordum; oysa ben “Lenin değil Maksim Gorki” olabilirmişim. Gerçekte ise ben ne Lenin olma, ne de Maksim Gorki olma heveslisi değildim. Çünkü Lenin, Maksim Gorki, yaşadıkları tarihi dönemin nesnel koşullarının yarattığı devlerdir. Onların mücadelelerini öğrenmek, onların deneylerini ve miraslarını kendimize yol gösterici almak, onları birer öğretmen olarak tanımak başkadır, bizzat Lenin olmak, Maksim Gorki olmak istemek başkadır. Şu bir gerçektir ki, her ülkenin bir Lenin’i olacaktır. Ama bu “Lenin” o Lenin değildir. Bir ırmakta nasıl iki kez yıkanmak mümkün değilse bir dünyada da iki Lenin, üç Mao, dört Dimitrov olamaz. Ama onların deneyimlerini ve mücadelelerini, ideoloji ve teorilerini özümleyen, kendi ülkelerinin somut gerçeğiyle birleştiren, kitleleri etkileyip kucaklayan liderler mutlaka yaratılacaktır. Devrimci mücadele içinde bulunan her insanın da böyle bir sevdası olmalıdır, olması gerekir. Ben bu anlamda bir Lenin olmak isteyebilirim; bundan doğal bir şey de olamaz.
Bir kişinin, grubun, partinin ya da küçük olsun, büyük olsun, herhangi bir siyasi hareketin, ciddiye alınmasının temel ölçütlerinden biri, hataları karşısında takındığı tutumdur. Hatalarına cesaretle sahip çıkan, hatalarının kaynağını içtenlikle araştıran hareketler, gelişmelerinin önündeki engelleri tek tek açığa çıkartırlar ve hayatın çeşitli zorluklarını adım adım yenerek en geniş kitlelerle devrimci bir biçimde birleşirler. Onları kitlelerle birleşmeye götüren önemli noktalardan biri, kitleler karşısında özeleştiri yapmaktan kaçınmamaları ve hatalarını kaynaklarıyla birlikte kabul etmeleri ve hatalarını yok etmede içten davranmalarıdır. Sağlıklı bir ideoloji ve teori temelinin inşasında bu, ilk adımdır. Özeleştiriye yol gösterecek bir siyaset ve doğru bir ideoloji yoksa, özeleştirinin hedefini bulamayacağı konusu ise ayrı bir sorundur.
Ben içinden geldiğim sınıf ve üretim faaliyetlerinden ötürü, çeşitli nitelikte zaaflar taşıyan bir adamım. Geçmişimde, siyasi sınıf bilinç yetersizliğim nedeniyle, bilimsel sosyalizme ters düşen görüşlerim, tavır ve davranışlarım olmuştur. O zamanlar da bu olumsuzlukların bilincindeydim. Fakat neyi nasıl yapacağımı bir türlü bilemiyordum. Özellikle Selimiye, aklımın başına gelmesinde önemli bir yer tutar. Selimiye’nin dar olanakları içinde bile olsa, olumsuzluklarımın kökünü kurutmak için, kendi içimde amansız bir sınıf mücadelesi vermeye koyuldum. Yine biliyordum ki, devrimden önce, sosyalist bir bilinç ve ahlaka tam anlamıyla, arı bir biçimde sahip olmak mümkün değildi. Çünkü gerçek anlamda sosyalist bilinç ve ahlaka sahip olmak için bizzat sosyalist üretim ilişkileri içinde olmak ve bu ilişkilerin özüne inanmak gerekir. Bu konuda özel bir çaba bile gerekir… Sınıflar var oldukça, onların kalıntıları var oldukça, o kalıntılara tekabül eden anlayışlar da varlığını sürdürecektir.
Uzun ve titiz çalışmalarım sonunda, Yılmaz Güney’i bir bütün olarak, olumlu ve olumsuz yönleriyle ele alıp değerlendirdiğimde, olumlu yönlerinin ağır bastığını ve gelişen yönün bilimsel sosyalizmden yana olduğunu gördüm.
Özellikle Selimiye’nin son günlerinde ve Selimiye sonrası, Ankara cezaevinde olsun, Kayseri cezaevinde olsun, halkıma nasıl daha çok yararlı olacağım konularında titiz bir arayışa yöneldim. Ve kendime dedim ki: “Gerçeğe uygun olmayan temeller üzerine kurulu olan her şey, gerçeğin ateşi karşısında erir, yıkılır. Hayatındaki yalanları, zaafları, o yalanlara ve zaaflara tekabül eden bütün ilişkileri, nesnel koşulların elverdiği oranda temizle. Yalnız kalmaktan korkma. Gerçek seni güçlendirecektir.”
Zaaflarım üzerinde bu denli titizlikle durmamın nedeni şuydu: Dışa karşı mücadelenin temel koşullarından biri iç birlik ve sağlamlıktır. İçten çürük, tutarsız ve zaaflarla dolu olan hiçbir şey dışa karşı başarılı olamaz. Bu nedenle, toplumsal-siyasal mücadele, kişi, grup ve parti kendi içinde sınıf mücadelesini esas almalıdır. Ben de, bu doğru ilkeyi kendi alanımda gerçekleştirmeye çalışıyorum. Çeşitli hatalar yapmış bir insan olarak, bir zamanlar oportünist, revizyonist, reformist görüşlerden etkilenen, bir yığın burjuva pisliklerle iç içe olan ve hâlâ da bu olumsuzluklardan tam anlamıyla kurtulamamış bir insan olarak, hatalardan arınmanın, ancak ve ancak sınıf mücadelesinin ilkelerine sarılarak, eleştiri-özeleştiri süzgecinden geçilerek mümkün olacağına inanıyorum. Örneğin revizyonizmle uzlaşma eğilimleri taşıyorsa bir devrimci, bu, içindeki revizyonist yanla, dıştaki revizyonist kutupların birbirini çekmesi, birbirine yakınlaşması demektir. Revizyonizmle uzlaşma, süper benzinle çalışan bir arabanın deposuna gaz ya da mazot doldurmaya benzer. Bu bileşimde bir akaryakıta sahip araba yürüyemez, yürüse bile yolda kalır; hedefine ulaşamaz.
Bu olumsuz yanlarım, Güney Film’deki arkadaşlarla ilişkilerime de yansıdı. Kendine proleter devrimci diyenlerin sekter ve yanlış tutumları ve özellikle de cezaevi koşullarının etkisiyle, onların, yani Güney Film’deki arkadaşların zaaflarıyla ve yanlış tutumlarıyla uzlaşmak zorunda kaldım. Başka çarem de yoktu. Bu nedenle Güney Film, sinema alanında bile kendine düşen görevleri tam anlamıyla yerine getiremedi. İç tutarlılığını sağlayamadı. Ben başka şeyler düşünüyordum, onlar başka. Benim niyetlerim başkaydı, onların başka. Ne zaman patlayacağı belli olmayan lastikle, bol dönemeçli, inişli çıkışlı dağ yolları aşılamazdı. Bu siyaset ve kadroyla yarı yolda kalmamız, dağılmamız kaçınılmazdı. Güney Film yamalı bir bohça olmaktan kurtarılamadı; olumlu ve gelişen yanlarımla, oradaki arkadaşlar arasında bağ sağlanamadı. Onlar gerileyeni ve çökeni temsil ediyorlardı… Güney Film’e egemen olmaları, Güney Film’in de gerileyeni ve çökeni temsil etmesini getirdi. Oysa ben, gelişeni ve yeniyi temsil ediyordum, ama üzerlerinde etkinliğim yoktu. Adım ordaydı, fakat düşüncelerim uygulanamıyordu ve düşüncelerimi uygulayacak kadrolarımız yoktu. Bu konuda, tayin edici hata benim olmakla birlikte, bütün hataları yüklenmemin gereksiz bir alçakgönüllülük olacağı açıktır.
Çeşitli zamanlarda, çeşitli siyasetlere bağlı, kendilerine “proleter devrimci” diyen arkadaşlarla Güney Film’le aramdaki çelişmeleri konuştum. Onlara en açık biçimiyle durumları anlattım. Bana yardım etmelerini istedim. Onlar, beni daha da yalnız bıraktılar. Güney Film’le benim aramdaki çelişmenin, kişisel bir çelişme değil, Marksizm-Leninizm ile revizyonizm ve her türden oportünizm arasındaki çelişme olduğunu görmediler. Ve hatta, bir kısmı benim bu çelişmeler içinde boğlup, kendi gruplarına katılacağımı bile hayal ettiler. Ve o sıralar benimle birlikte olmayı düşünen bir arkadaşı etkileyip yanımdan çektiler ve kendi siyasetlerinin bir unsuru yaptılar. O arkadaş şimdi nerdedir, hangi siyasi çalkantı içindedir bilemiyorum. Çünkü korkak ve kararsızlar, kendine güvenemeyenler, cereyanları göğüslemeyi göze alamayanlar devrime yararlı olamazlar ve kararlı bir çizgi izleyemezler.
Güney Film’deki arkadaşlarla, düşündüğüm nitelikte siyasi bir gazetenin çıkartılması koşullarının kesinlikle ortadan kalktığı bir dönemde, en azından proleter devrimci eğilimlere sahip siyasetlerle ortaklaşa bir kültür-sanat ve siyaset dergisi düşündüm. Bu, ham bir hayaldi. Aslında olmayacak bir şeydi. Fakat, mutlaka denenmesi gereken bir şeydi. HK-HB-HY (Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği, Halkın Yolu) ve Kürt Marksist-Leninistlerinin bu konuda neler düşündüklerini öğrenmek istedim. Haber gönderdim. Bu konuyla ilgilenmeyi HY’den, L. A. adlı bir arkadaş üstüne aldı. Olumlu bir sonuç alamadık. HK’dan bazı arkadaşlarla konuştum sonra. Onlar soruna, yanlış bir biçimde, sadece HK perspektifinden bakıyorlardı. “HK’nin birlik anlayışı bellidir” diyorlardı. Oysa ben HK siyaseti temelinde bir dergi düşünmüyordum. Böyle bir düşüncem olsaydı HK siyasetini siyasetime uygun görseydim, hiç çekinmeden o saflara katılırdım.
Bu arkadaşlarla, düşündüğü en azından düşündüğüme yakın bir dergi çıkarma olanakları da ortadan kalkınca, ben yine Güney Film’deki arkadaşlara yaklaşmak, onlardan yardım istemek zorunda kaldım. Onlar, bir kültür sanat ve siyaset dergisinden bile ürküyorlardı. “Dergi çıkarmanın koşulları yok” diyorlardı. Sonunda, dergi çıkartılmadığı takdirde, birlikte yürüyemeyeceğimiz, yani Güney Film’in oportünist-revizyonist çatısı altında bile birlikte olamayacağımız anlaşılınca, bunlar göstermelik bile olsa bir dergi çıkartmaya razı oldular. Bunların düşündüğü dergi haftalıktı. Bir çeşit magazin dergisiydi. Oysa benim düşüncelerim ile onların düşünceleri temelden çelişiyordu. Onlar başlangıçta 40-50 bin basacaklardı, ilanlarla, reklamlarla “ortalığı birbirine katacaklardı.” Adım yine bir ticaret aracı olarak kullanılacaktı. Oysa ben, başlangıçta zayıf bile olsa, giderek güçlenecek aylık bir dergi düşünüyordum. Başarılı olunursa, kitlelerle bağları gelişirse, haftalığa ve en sonunda günlük bir gazeteye dönüşebilirdi. Aramızdaki çelişmeler, devrimle-karşı devrim arasındaki bir çelişme niteliğine bürünmeye doğru hızla ilerliyordu. İşte bu noktada, derginin çıkartılması görev ve sorumluluklarını yüklenecek arkadaşların seçiminde, Güney Film’in “büyük şefi” son rolünü oynadı. Öyle arkadaşlar seçti ki, bu arkadaşlarla belli bir noktadan sonra birlikte yürümemiz mümkün değildi. Pratikte bir yığın ayrılıklar çıkacaktı karşımıza; bir bataktan çıkıp başka bir batağa düşecektim. Bana diyordu ki, “bunlardan başka sana yardım edecek kimse yok.” Öylesine zor koşullar altındaydım ki, öylesine yanlız bırakılmıştım ki, denize düşen yılana sarılır örneği, kabul ettim. Dergi mutlaka çıkmalıydı. Yanlış yunluş da olsa çıkmalıydı. Dergi bir süre sallanacak, çeşitli saldırılara uğrayacak, benden bir yığın şey götürecek, fakat sonunda mutlaka rayına oturacaktı. Mutlaka düzeltecektim işleri. Bana yardım edebilecek arkadaşlar bulacaktım. Düşüncelerim açıklandıkça, çevremizde toparlanacak arkadaşlar çıkacaktı. Böyle düşünüyordum.
Derginin sorumluluğunu yüklenen arkadaşlardan biri, derginin daha birinci sayısının çıkartılması sırasında, en zor günlerimizde, derginin gecikmesine de neden olarak, bizi yüzüstü bırakıp Aydınlık saflarına katıldı; ki ben onların gideceği yerin kaçınılmaz olarak Aydınlık oportünizmi olacağını biliyordum. Bu noktada bir mektup da yazmıştım. Fakat, mektubu verdiğim arkadaş, bu düşüncelerimin onlarca o koşullarda bilinmesinin yararlı olmayacağını söyledi. O arkadaşlarla ayrılığımız kaçınılmazdı. Fakat üç adım sonra ayrılacağımızı bile bile onlarla birlikte yürümeye çalışmak zorundaydım. Çünkü kendilerini proleter devrimci ilan eden siyasetler bana ve çıkartmayı düşündüğümüz dergiye karşı öylesine yanlış, öylesine sorumsuz bir tavır takındılar ki, bunun adına ancak oportünizme ve revizyonizme hizmet diyebilirim.
Derginin sorumlu yönetmenliğini yüklenen arkadaş, bazı düşüncelerimin dergiye yansımaması için özel bir çaba gösterdi; bir süre, düşüncelerimin kelepçesi görevini ustalıkla yürüttü. Onların düşündüğü dergi ile benim ve arkadaşlarımın düşündüğü dergi çok farklıydı. Biz, kültür-sanat ve siyaset dergisi derken, onlar, içeriğini de hedefleyerek “siyaset” sözcüğünü siliverdiler. Onlardan biri diyordu ki:
“Bugün anti revizyonist olduğunu savunan dört siyaset ve gazete var. Güney dergisi beşinci olmamalı düşüncesindeyim. Biz her şeyden önce devrimci, yurtsever ve demokratların birliğini sağlamlaştırmalıyız.”
Bu yazıya şöyle karşılık verdim:
“… dört siyaset ve gazete var. Güney Dergisi beşinci olmamalı, düşüncesinde olduğunu söylüyorsun. ‘devrimci, yurtsever, demokratların birliğini’ sağlamlaştırmak için ‘beşinci’ olmak zorundayız. Ancak ‘beşinci’ olunarak birlik yolunda mücadele edilebilir. Amacımız ‘beşinci’ olarak kalmak değil, tek bir hareketi yaratma süreci içinde yok olmaktır, o tek hareketin parçası olmaktır.”
İşte bu arkadaşların “beşinci” olmamak için direnmeleri —ki bunun çeşitli siyasi nedenleri vardır— dergiyi cansız, hayattan kopuk, suya sabuna dokunmayan bitkisel bir içerikle kitlelere sundu. Böyle bir dergi yaşayamazdı. Çünkü gelişen hayat ve mücadeleyle bağları yoktu. Derginin böyle gitmesine “dur” demek gerekiyordu ve biz bu görevi yerine getirdik. Onlara “dur” dedik.
Bu mektubumda, birinci sayıdan başlayarak, derginin bütün sayılarını ve bazı yazılarını ele alarak görüşlerimi belirtmek istiyorum. Çünkü, bazı konularda görüş ayrılıkları dergiye yansımış, bazı arkadaşların kendine özgü düşünceleri derginin görüşleri havasında sunulmuştur. Benim ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmeyenlerce, orada konulan görüşler bir bakıma benim de düşüncelerim gibi anlaşılabilir. Bu nedenlerle, derginin gerek biçim, gerekse içerik açısından eleştirilmesi ve düşündüklerimin açıklığa kavuşması gerekiyor. Bu bir zorunluluktur.
Dergimiz, yeniden inşa süreci içerisindedir. Böyle bir süreç içerisindeki bir dergi, geçmişi kısa da olsa, geçmişine doğru sağlıklı ve eleştirel bir gözle bakmalıdır.
Derginin 6. sayısında denir ki:
“Dergi Yılmaz Güney’in adını taşımakta, onun kuruculuğunda çıkmaktadır. Fakat bugüne dek, Yılmaz Güney’in siyasi ve ideolojik kavrayışı temelinde yönlendirilmedi. Düşündük ki, öncelikle Yılmaz Güney’in görüşleri kabaca da olsa açıklanmalıdır. Bu görüşlerin ışığında, derginin bugüne kadar çıkan sayıları, yani Mayıs sayısına dek olanları, Yılmaz Güney’in görüşleri temel alınarak eleştirilmelidir.”
Bazı arkadaşlar bu açıklamaları çeşitli biçimlerde yorumladılar.
Dediler ki:
“… Yılmaz Güney’in görüşleri temel alınarak eleştirilmelidir… demek yanlıtır. Yılmaz Güney’in görüşleri eşittir Marksizm-Leninizmin ilkeleri temelinde eleştirilmelidir… demek daha doğru olurdu.”
Bazı arkadaşlar da, “Yılmaz Güney’in görüşleri” demenin, Yılmaz Güney’i putlaştırma eğilimlerinin ifadesi olabileceği kuşkusundaydılar.
Soruna bakalım.
Yılmaz Güney, uzun bir süre köşeye sıkıştırılmış olduğu koşullarda, bu koşulları yarıp açacak, devrimci mücadeleye katkıda bulunacak nitelikte bir dergi düşünmüştür. Var olan siyasetlerden farklı görüş ve düşüncelere sahiptir. Birlikte dergi çıkartmanın koşulları ortadan kalkmıştır. Böyle bir zamanda, farklı düşüncelere sahip arkadaşlarla yol arkadaşlığı yapmak zorunda kalmış ve dergi çatısı altında dağılmaya mahkûm da olsa bir birlik oluşturmuştur. Bu koşullarda oluşturulan bir birliğin çıkartacağı derginin çeşitli zaafları olacağı daha işin başından bellidir. Buna bile bile razı olunmuştur.
Öncelikle derginin ilk sayılarına bakarken, şu noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyordu. Bu sayılarda çıkan yazılar, aynı zamanda Yılmaz Güney’in görüş ve düşüncelerini de mi yansıtıyor?
Yılmaz Güney’in görüşlerine yol gösteren Marksizm-Leninizmdir. Elbette ki, şu aşamada, Yılmaz Güney’in görüşleri eşittir Marksizm-Lenimizm değildir. Bazı eksiklikler, aksaklıklar, tam anlamıyla kavranamayan noktalar vardır. Bu durumu çeşitli yazılarımda belirttim. Yılmaz Güney’in görüşleri , kavrayabildiği oranda, özümleyebildiği oranda, Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğini ülkemizin somut devrimci pratiğine uygulayabildiği oranda, Marksizm-Leninizmi içerir ve derginin eleştirisi de ancak bu kavrayış oranı temelinde ele alınabilir. Derginin Marksist-Leninist ilkeler temelinde eleştirilmesi gerektiğini getirseydik. yanlış olurdu; çünkü, böyle desek bile, gerçekte, Marksizm-Leninizmi kavrayış sınırlarımız içinde kalacaktık.
“Putlaştırma” sorununa gelince, bu yaklaşım küçük burjuva kaygıları ifade ediyor. Biz Yılmaz Güney’in putlaştırılmasına da, ona “eleştiri” adı altında gelişigüzel saldırılmasına, yıpratılmasına da karşıyız. Yılmaz Güney’in yeri, onlarca yıllık mücadele ile kazanılmış bir yerdir. Bilimsel temellere dayalı her türlü eleştiriye açığım, bunun yanında Yılmaz Güney’i eleştirmiş olmak için eleştiriye yeltenenlerin hastalıklı yanlarını tatmin etmeye de pek niyetli değilim.
Yazılarımı okuyan ve zaaflarım karşısında nasıl tavır takındığımı gören bazı okurlar, putlaştırmanın aksine, zaman zaman gereksiz alçakgönülülük düzeyine düştüğüm sansına bile kapılmaktadırlar.
Derginin, 1. 2. 3. 4. sayılarını eleştirirken özelikle ağrlığı 1. sayıya vermek gerekiyor. Çünkü kitlelerle ilk bağı kuran ve dergi hakkında, derginin geleceği hakkında ilk bilgileri veren budur. Özellikle de, bana en yanlış gelen düşünce ve görüşleri içeren sayıdır.
1. Öncelikle derginin fiyatına değineceğim. Onbeş lira çok paradır. Emekçi kitlelere gideceğini söyleyen bir dergi, emekçi kitlelerin içinde bulunduğu maddi koşulların zorluğunu düşünmek zorundadır. Derginin fiyatını on liraya düşürmenin koşulları yaratılmalıdır.
2. Derginin dili yalın, anlaşılır olmalıdır. İşçilere, köylülere ve geniş emekçi kitlelere gitmeyi amaçlayan bir dergi dil sorununa titizlikle eğilmelidir. Her sayıda kullanmak zorunda olduğumuz anlaşılması zor sözcüklerin karşılıkları dip notlarda açıklığa kavuşturulmalıdır.
3. Genel olarak bütün sayılarda, okuru rahatsız edecek boyutlara ulaşan baskı ve dizgi hataları vardır. Düzeltmeler gerektiği biçimde titizlikle yapılmamakta, birçok yazıda, anlam değişikliklerine varan yanlışlara rastlanmaktadır. Bu önemli bir zaaftır. Bu zaafın üzerine duyarlılıkla gidilmelidir. Düzeltme işlemleri, mutlaka bu işin uzmanlarınca yapılmalıdır.
4. Özelikle, sorumsuzluk örneği sayabileceğim bir duruma değinmek istiyorum:
Mart-Nisan sayısında, “Bütün Dünya İşçilerinin Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü, 1 Mayıs İşçi Bayramı” yazısında önemli bir dizgi yanlışı olmuştur. Yazının bir yerinde: “İşçi sınıfı bir tanedir. Ona yol gösterecek olan bilimsel sosyalizm de bir tane olacaktır.” denilmektedir. Burada bir baskı-dizgi hatası vardı. Bence çok önemli olan bu yanlışı düzeltmelerini istedim. Beşinci sayıda şöyle bir düzeltme yazısı çıktı: “DÜZELTME: Geçen sayımızda ‘1 Mayıs İşçi Bayramı’ başlıklı yazıda bir cümle düşmüştür. Doğrusu şöyledir: İşçi sınıfı bir tanedir. Onun partisi tektir. Ona yol gösterecek olan bilimsel sosyalizm de bir tane olacaktır.”
Bu, bir işi düzelteyim derken, daha da berbat etmekten başka bir şey değildi. Bir düzeltme yapılırken, bunun sorumluluğunu üzerine alan arkadaşın, en azından metnin aslına bakması, yanlışla doğruyu karşılaştırması gerekir. Bu yapılmıyor ve ezbere, üstelik ciddi bir biçimde üzerinde düşünmeden bir düzeltme işlemine giriliyor. Bu sorumsuzluk, dergiye egemen olan genel sorumsuzluğun bir parçasından başka bir şey değildi.
Oysa yazıda şöyle demiştim: “İşçi sınıfı bir tanedir. Ona yol gösterecek olan bilimsel sosyalizm de bir tanedir. Onun devrimci partisi de bir tane olacaktır.”
5. Derginin yaşamla canlı bağları yoktur. Aylık bir derginin olanakları içinde, kitlelerin ilgisini çeken sanat ve kültür olaylarına, toplumsal ve siyasal olaylara bakışımız kısaca da olsa dergiye yansımalıdır. Dergiyi eline alan bir okur, o ayın iz bırakmış bütün olayları karşısında bizim ne düşündüğümüzü kabaca da olsa bilmelidir. Özellikle de revizyonizme ve onun uluslararası dayanağı olan sosyal emperyalizme karşı derginin ilk sayılarında suskun kalınmıştır.
Bu görevleri yerine getirecek kadrolarımız henüz yoktur. Dergi çevresinde, kitlelerin sorunu haline gelmiş, ihtiyaçlarına cevap verecek kadrolar oluşturulmalıdır. Öyle sanıyorum ki çok kısa bir zamanda, çevremizde genç, dinamik, cesur ve dürüst yurtsever demokrat unsurlar, yurtsever devrimciler oluşacaktır.
6. Derginin kapak düzeni bir bütün olarak kötüdür. Derme-çatmadır. Yaşamdan kopuktur. Bunu, iç tutarsızlığımızın, geçici fikri karmaşamızın, dergi siyasetimizin berraklaşma süreci içindeki çalkantıların ifadesi olarak değerlendiriyorum; bundan sonraki sayılar için tutarlı bir kapak düzenlemesi yapılmalıdır.
7. Derginin hazırlık dönemi iyi değerlendirilememiş, derginin hangi matbaada basılacağı, kâğıdın nasıl temin edileceği, derginin nasıl dağıtılacağı konuları üzerinde gerektiği gibi düşünülmemiştir. Ta başından bu yana, basım ve dağıtım işlerimiz aksak gitmekte idi; ancak beşinci sayıdan itibaren derginin kendi gücüne dayanma ilkesi temel alınmış ve aksaklıklar halen sürmekle birlikte, sorunun adım adım köküne inmeye çalışılmaktadır. Son gelişmeleri, derginin toparlanma ve gelişme süreci olarak değerlendirebiliriz.
8. Aylık bir dergi, her ayın birinde okuruna ulaşabilmelidir. Oysa daha birinci sayıda başlayan düzensizlik tam anlamıyla giderilmiş değildir.
Birinci sayı, yoğun bir ilan-reklam kampanyasının ardından, Ocak sonlarında çıkmıştır. Oysa birinci sayı, gözle görülen aksaklıklar nedeniyle, Ocak yerine Şubat’ta çıksa, Şubat’ın 1’inde okurunda olsaydı, yani dergi Ocak sayısıyla Ocağın sonunda değil de, Şubat sayısıyla Şubat’ın başında okurunda olsaydı, en azından zamanlama olarak karşılaştığımız aksaklıklar belli oranda önlenmiş olurdu. Daha üçüncü sayıda derginin çıkmaması, 3. ve 4. sayılarının birlikte Nisan’da çıkması okurun güveninin sarsılmasına, dergiye kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur.
9. Derginin programı en azından ikinci sayıda yayınlanabilirdi. Bu yapılmadı. Programı belli olmayan bir dergi mücadele hayatında başarılı olabilir mi? Hayır… Programı belli olan, fakat bu programı hayata geçirebilecek nitelikte kadrolardan yoksun olan bir dergi başarılı olabilir mi? Yine hayır!..
Kesinlikle inanıyorum ki, bir çeşit program niteliğini taşıyan 7 Ocak 978 tarihli mektubumdan sonra, orada belirtilen ilkeler temelinde saflarımıza yeni arkadaşlar katılacaklar ve karşılaştığımız zorluklara omuz vereceklerdir.
10. Özellikle derginin ilk sayılarında yazarlar arasında siyasal ve ideolojik birlik kesinlikle yoktu. Oysa en azından ortak noktaları olan yazarların birliğini sağlamak gerekir. Derginin bel kemiğini meydana getiren arkadaşlar bu zaafın bilincindedirler.
Şimdi de, özellikle derginin birinci sayısından başlayarak, bazı yazılar üzerinde durmak istiyorum.
Kemal Bilbaşar’la yapılan konuşmada denir ki:
“Emekçi halk yığınlarından yetişmiş gerçek devrimci yazarlar şiir, roman ve oyunlarıyla kurulu düzeni yıkma, halktan yana yeni bir düzen kurma savaşımına öncülük ederler.”
Gerçek devrimci yazarlar ve sanatçılar, halkın devrimci mücadelesi içinde yetişirler; sanatları da, mücadeleye bağlı olarak gelişir, zenginleşir. Bu mücadeleye önderlik eden, işçi sınıfının ve emekçi halkın iktidar mücadelesine ve onların yanında yer alan aydınların mücadelesine önderlik eden proletaryanın siyaseti ve ideolojisidir. Düzenin emekçi kitleler yararına değiştirilmesinde öncülük bizzat işçi sınıfının ideolojik, siyasi ve örgütsel önderliği altında mümkündür. İşçi sınıfının öncülüğünden kopuk olarak aydınların öncülüğünden söz etmek, bunu ima etmek, küçük burjuva dünya görüşünün, küçük burjuva ideolojisinin ifadesidir. Bu yazıda, açık olmamakla birlikte, işçi sınıfının öncülüğü gözardı edilmemektedir. Aydınlar ve yazarlar işçi sınıfına ve emekçi kitlelere bilinç taşırken, bilinç taşıma görevlerini yerine getirirken onların bağlı olduğu dünya görüşü ve dayandıkları sınıf temelleri önemlidir. Hangi dünya görüşü ve hangi sınıflar adına bilinç taşıdıklarına bakarız…
“Bugünkü ortamda halkı yüreklendirmek coşturmak onların savaşım gücünü artırmak için devrimci edebiyatımızın destan türünden yararlanmasından yanayım” der Kemal Bilbaşar.
Halkı yüreklendirmek ve coşturmak, mücadelenin sadece bir yönüdür. Yüreklendirme ve coşturma eyleminin dayanacağı maddi bir temel, yani sınıf kinini, sınıf bilincini içeren, devrimin gerekliliğine inanmış bir temel olmalıdır. Küçük burjuva devrimcileri, halkı “yüreklendirmek ve coşturmak” için silahlı eylemlere varıncaya dek bir yığın yol denerler; fakat kitleleri eğitmek, onlara sınıflarının siyasal bilincini götürmek, devrimin dostlarını ve düşmanlarını iyice tanıtmak için, kitlelerin bizzat içinde yapılması gereken çalışmaları, onları kazanacak sabırlı çalışmayı pek göstermezler. Çünkü onlar için bir avuç yüreklendirici yeterlidir ve kitleler günü gelince onların ardından gidecekler ve devrimi gerçekleştireceklerdir. Bu görüş yanlıştır; idealizmin yoğun etkilerini taşır. Kitleleri yüreklendirmek ve coşturmak doğru mücadele hedefleri doğrultusunda sadece bir adımdır. Bu yön, mücadelenin sadece bir adımı olarak özellikle vurgulanmıyorsa, getirilen görüşler eksik kalır, küçük burjuva dünya görüşünün sınırları içinde kalır.
Cemo ile Memo’ya gelince… Kürt ulusal sorununa doğru bir yaklaşımla eğilmemektedir… burada yüreklendirme ve coşturma ne adına, kime karşı geçerlidir, bu da ayrı bir eleştiri konusudur.
Lu Sun’un, “Devrimci Bir Dönemin Edebiyatı” başlıklı yazısı, edebiyatı ve sanatı küçümseyen, “sol” anlayışlı bir yazıdır. Özelikle derginin ilk sayılarında böyle bir yazının yer alması olumsuzluktur. Bu yazı, Lu Sun’un Marksizm-Leninizmle yeni tanıştığı bir döneme ait olması nedeniyle, birçok tesbitte idealizmin etkilerini taşır.
Birkaç örnekle açıklarsak, der ki Lu Sun:
“Devrim için devrimcilere gerek vardır. Devrimci edebiyat bekleyebilir, çünkü devrimci edebiyatın varolması için devrimcilerin yazmaya başlaması zorunludur. Yani bana göre edebiyatta büyük rol oynayan şey devrimdir.”
Edebiyatta devrim nasıl büyük bir rol oynuyorsa, devrimci bir edebiyat da devrim için büyük roller oynayabilir, oynamaktadır, oynamıştır da. Devrimci sanat ve edebiyat, devrimci mücadelenin hem etkileyen, hem de etkilenen ayrılmaz bir parçasıdır. Lu Sun soruna tek yanlı bakmaktadır. Sadece devrimin, edebiyatta büyük rol oynayacağını görmekte, sanatın ve edebiyatın devrimde oynayacağı rolü küçümsemektedir.
“Günümüz yazarlarının hepsi aydındır ve kurtulacakları güne kadar işçilerimiz ve köylülerimiz aydınlarla aynı şekilde düşünmeye devam edeceklerdir. Onlar kurtuluşlarını elde etmedikçe gerçek bir halk edebiyatı olamaz.”
Örneğin bu yaklaşım da mekanik, anti diyalektik yaklaşımdır. İşçiler ve köylüler kurtuluşa kadar aydınlar gibi düşünmeye devam edeceklerse, devrim nasıl olacak ki? Ki burada söz edilen burjuva ve küçük burjuva aydınlarıdır. İçşiler ve köylüler, hayatın çeşitli alanlarında, hayatın canlı dersleriyle eğitilerek, bizzat kendi deneyleriyle, burjuva aydınlarının görüşlerinden kuşkuya düşerler ve bir arayışa yönelirler, giderek onların etkilerinden sıyrılan kesimleri, işçi sınıfının ideoloji ve siyasetini adım adım kavrarlar. Bu kavrayışları derinleştikçe, bu kavrayışa sahip olanlar çoğaldıkça devrim gelişir güçlenir. Burada Lu Sun, işçilerin ve köylülerin ancak devrimden sonra değişebileceklerini ifade eden bir dil kullanıyor. Bu yanlıştır. İşçiler ve köylüler ve emekçi yığınlar devrimci mücadele süreci içerisinde değişime uğrarlar. Geçmiş devrimlerin ve hayatın bize öğrettiği budur. İşçiler ve köylüler şu gün etkisi altında bulundukları burjuva düşünce ve önyargılardan kurtulamazlarsa devrimi nasıl gerçekleştireceğiz ki? Kuşkusuz işçi, köylü ve emekçi yığınların bir kesimi, uzun bir süre burjuva dünya görüşünün etkisinden devrimden sonra bile kurtulamayacaklardır. Fakat devrimi gerçekleştirecek olan kitlelerin büyük bir kesimi, devrim öncesi eskimiş düşünceleri bir kenara atacak ve kendi dünya görüşlerinin yol göstericiliğinde devrime koşacaklardır.
“Çin’in şimdiki durumu öyledir ki, sadece fiili devrimci savaş bir işe yarar. Bir şiir Sun Çuang-Fang’ı (bir savaş ağası) korkutamazdı, ama bir top mermisi onu korkutup kaçırdı. Bazı kişilerin, edebiyatın devrim üzerinde büyük etkisi olduğuna inandığını biliyorum, ama ben şahsen bundan şüpheliyim.”
Zalimler ve sömürücüler, nerede olurlarsa olsunlar, hangi koşullar altında olurlarsa olsunlar, saltanatlarına yönelen, onların sarsılmalarının birikimini yaratan en küçük bir çizgiden bile korkarlar. Bir şiirden, bir hikayeden, bir karikatürden korkarlar; türküden, masallardan korkarlar. İran’lı masal yazarı Behrengi neden öldürüldü? Neden bir yığın ozan cezaevlerini doldurmaktadır? Nâzım Hikmet’e neden komplo düzenlendi? Pir Sultan Abdal’ın türkülerinden neden korkuyorlar? Devrimi silahlı devrim haline gelene kadar besleyen çeşitli etkenlerden biri de devrimci müzik, sanat ve edebiyattır. Lu Sun, bu konuda “sol” düşünceler taşımaktadır.
Bu yazı, özellikle devrimci edebiyat ve sanatı küçümseyen, devrime sadece namluların ucundan bakmaya heveslileri sevindirir, onların düşüncelerine destek olur. Ama devrimci edebiyatın ve sanatın devrime katacağı katkılara inananları da düşündürür. Lu Sun’un bu yazısındaki, görüşlere katılmış olsaydım, bu dergiyi çıkartmanın gereği kalmazdı. Bu yazı, Marksizme geçiş dönemine tekabül eder; bu nedenlerle “sol” görüşlerin ve idealizmin etkilerini taşımaktadır.
Güney Dergisi imzasıyla yayınlanan “Otobüs” yazısında, “Bu film için bilimsel kurgu (Sciens-Fiction) filimdir diyebiliriz” denilmektedir. Bu tanımlama yanlıştır. Bilimkurgu bilimin verileriyle hayal gücünün bileşimi sonucu meydana getirilen filmlere denir. Yazı film için açık, anlaşılır, sınıfsal yaklaşımı olan bir eleştiri getirmemektedir. Karşı duruşlarının gerekçeleri de açık değildir.
Filmi gördüm. Bazı yanlış yaklaşımları ve değerlendirmeleri içermekle birlikte, genel olarak bir yönetmenin ilk filmi oluşu, yapım zorlukları, değişik ve sinemasal değerleri vb. nedenleriyle iyi buldum. Güney’deki arkadaşları Otobüs’e küçümseyerek baktıran aslında küçük burjuva duygularıdır. En azından “Otobüs” yazısı, sorumluluk taşıyan bir imza ile sunulurdu, derginin görüşü olarak, derginin imzası altında sunulmazdı.
“Ye! Ye! Elvis” yazısı, öz itibariyle yanlış bir yazıdır. Bu yazıya göre, emperyalizm her şeye muktedirdir. Toplumsal patlamaları önleyici bir takım önlemleri, uzmanları kanalıyla düzenlemekte, toplumsal tepkileri istediği biçimde, istediği yöne kanalize etmektedir. Sınıf mücadelesi ve toplumsal patlamalar insan iradesinden bağımsız gelişir. Oysa yazıya göre:
“… Siyasal ve ekonomik baskılar altında bunalan Amerikan gençliğinin düzene karşı duyduğu direnme eğilimi (bu direniş kendiliğinden ve yarı bilinçli de olsa) birçok kimseyi tedirgin etmektedir. O halde hem bu direnmeyi düzene zararlı olmayacak biçimde saptırmak, hem de bu durumdan para kazanmak için yararlanmak gerekir. Kapitalizmin üstün yetenekli danışmanları olayı böyle saptarlar.”
Bu bakış bana Erol Toy’un “İmparator”unu anımsattı.
Egemen güçler her zaman, kitlelerin tepkisini şu ya da bu yolla bastırmak ve asıl hedeflerinden saptırmak için çaba gösterirler. Fakat emperyalizmin gücünü küçümsemek “sol” oportünizme götüreceği gibi, gücünü abartmak, onun her şeye kadir olduğu hayalini yaymak da bizi sağ oportünizme, sağ teslimiyetçiliğe götürür. Bu yazıda, emperyalizmin mutlak denetiminin varlığına değinilmek isteniyor ki bu yanlıştır. 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde bu yanlışa birçok arkadaşımız düşmüştür. İnsan iradesinden, sınıfların iradesinden kesinlikle bağımsız varlıklarını sürdüren nesnel koşulların rolü ikinci plana atılmıştır. Bu idealizmdir.
“Melike Demirağ ile Bir Söyleşi”de Melike, şöyle der: “Sanatımı halk için yapıyorum, yasalar benimle. Korkacak ve çekinecek bir şeyim yok.”
Emperyalist, kapitalist ülkelerde, revizyonist ülkelerde, bizim gibi yarı sömürge ülkelerde yasalar, genelikle egemenlerin çıkarları doğrultusunda işler. Yasalar, özellikle de toplumsal ve siyasal konularda, sanatsal konularda halkın mücadelesini engelleyici içeriklere sahiptirler. Halktan yana değildirler. Sanıyorum ki, Melike burada, başka bir şeyi anlatmak istemiştir. Konuşmayı yapan arkadaşın, konuyu açması, yanlış anlam veren bir ifadeye açıklık getirmesi gerekirdi.
Bence, göze batan önemli yanlışlardan biri de, derginin arka kapağındaki ilanlardır. Biz ilan alabiliriz, bunun ilkelerini açıklarız. Fakat özellikle, ilk üç ay ilan alınmaması konusunda arkadaşları uyardım. İlan siyasetimizi açıklamalıydık, ilkelerimize uygun düşen ilanlara yer vermeliydik.
Kapak içlerinin boşluğu ilgimi çekti. Bir tek boş sayfa bile bırakmamalıyız. Söylenecek sözü olanlar dergi çıkartırlar.
“Oğluma Hikayeler”de resimlere çok yer verilmiştir.
Ayrıca bazı yazılarda geçen “faşist diktatörlük” “yarısömürge, yarıfeodal” tesbitleri, o yazıyı yazanların görüşleridir. Ben bu tesbitlere katılmıyorum. Bu konulardaki görüşlerimi daha ileriki sayılarda açıklamaya çalışacağım.
Güney Dergisi’ne yönelik eleştirileri içeren bu yazı, Güney’in 8 ve 9. sayılarında yayınlandı.
