1917 EKİM DEVRİMİ DÜNYA PROLETARYASI VE DÜNYA HALKLARINA
ÖLÜMSÜZ BİR IŞIK VE SONSUZ BİR EĞİTİM KAYNAĞIDIR
1917 Büyük Ekim Devrimi, Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Partisi’nce yönlendirilen Rusya’nın işçileri, yoksul köylüleri ve ezilen ulus ve halklarının, sadece Rus burjuvazisi ve burjuvalaşmış toprak beyliğine karşı kazandıkları bir zaferin değil; sadece işçi sınıfı hareketi içindeki küçük burjuva partilerine karşı ve özellikle parti içinde yuvalanmış menşevik ve oportünist akımlara, anti leninistlere karşı zaferin değil, aynı zamanda, “emperyalizmin dünya egemenliği”ne karşı kazandıkları zaferin simgesidir. Marx ve Engels’in öğretileri ve diyalektik materyalist felsefenin yol gösterdiği ekonomik, siyasi ve askeri mücadelenin bir ürünü olan Ekim Devrimi, yeni bir dönemi, “emperyalizmin ülkeleri”nde proleter devrimleri; sömürge ve yarı sömürge ülkelerde de ulusal kurtuluş ve demokratik halk devrimleri dönemini başlatmıştır.
Bu nedenle, bütün dünyanın uyanık ve sınıf bilincine sahip işçileri, yoksul köylüleri, emekçi kitleleri, ilerici aydınları ve demokratları ve ezilen ulus ve halkları, uluslararası kapitalizmin yenilmezliği efsanesini ilk kez Rusya’da yerle bir eden ve insanlığın önünde yeni ufuklar açan Ekim Devrim’ine ve onun getirdiği devrimci kazanımlara ve derslere, coşkun ve içten bir bağlılıkla sahip çıktılar. Artık sömürge ve yarı sömürgelerde, emperyalizme, feodalizme ve her cinsten yerli gericiliğe karşı verilen bütün ulusal kurtuluş ve demokratik halk devrimleri, dünya proleter sosyalist devriminin birer parçası olmuştur. Ekim Devrimi’yle birlikte, insanlık tarihinde ezilen ve sömürülenler yararına köklü değişimlere gebe yeni bir çağ başlamıştır. Eski kapitalist dünya, en zayıf olduğu noktada ölümcül bir yara almıştır ve sosyalist proletarya burjuvazinin siyasi iktidarını her türden karşıdevrimci müdahaleye karşın zor yoluyla ele geçirmiştir. “İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi kelimenin salt biçimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve en esas belirtisidir.”(1)
Stalin, Ekim Devrimi’ni daha önceki devrimlerden ayırdeden özellikleri anlatırken şöyle der:
“Eskiden devrimler genellikle devlet yönetimine bir sömürücüler kümesinin getirilmesiyle sonuçlanırdı. Kölelerin kurtuluş hareketleri sırasında da böyle oldu. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da bilinen ‘büyük’ devrimler döneminde böyle oldu. Ama proletaryanın, tarihi, kapitalizme karşı yürütmek amacını taşıyan, ilk kez zafere erişen, kahraman, ama buna karşın sonuçsuz kalan ilk girişimi olan Paris Komünü’nden söz etmiyorum.
“Ekim Devrimi, bu devrimlerden ilkesinde ayrılmaktadır. O, kendine amaç olarak, bir sömürü biçiminin yerine bir başka sömürü biçimini, bir sömürücüler grubunun yerine başka sömürücüler grubunu getirmeyi değil, insanın insan tarafından her türlü sömürülmesini ortadan kaldırmayı, kim olursa olsun bütün sömürücü grupları ortadan kaldırmayı, bu güne dek varolan bütün ezilen sınıflar arasında en devrimci sınıfın iktidarını kurmayı, yeni bir toplum, sınıfsız sosyalist toplumu örgütlemeyi almaktadır.
“İşte bu yüzden Ekim Devrimi’nin zaferi insanlık tarihinde köklü bir dönemeci; dünya kapitalizminin tarihsel kaderinde köklü bir dönemeci; dünya proletaryasının kurtuluş hareketinde köklü bir dönemeci; bütün dünyanın sömürülen yığınlarının mücadele yöntemlerinde ve örgütlenme biçimlerinde, yaşama tarzı ve geleneklerinde, kültür ve ideolojilerinde köklü bir dönemeci kaydetmektedir.”(2)
Ekim Devrimi, büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin mülklerine el koyarak burjuva mülkiyetine köklü bir darbe indirdi ve bunun yerine sosyalist mülkiyetin temellerini attı. Böylece, sosyalizmin inşası için gerekli ekonomik ve siyasal koşulları sağladı. Ekonomik temelin yeniden biçimlenmesi üstyapı kurumlarını da değişikliğe uğrattı. O güne dek egemenliğini sürdürmüş bulunan feodal ve burjuva ideoloji ve kültür anlayışları, devrimci mücadele süreci içinde yaratılmış devrimci birikimler temelinde parçalandı. “Kitlelerin ideolojik ve kültürel gelişimi, sosyalizmin maddi temelinin kurulmasıyla el ele yürüyordu. Eski, gerici burjuva ideoloji ve kültürü, burjuva toplumunun değerli kültürel kazançları yok edilmeksizin, radikal bir biçimde parçalandı. Proletaryaya yararlı olduğunca, eski kültürde ilerici olan ne varsa değerlendirildi. Sosyalist topluma uyan daha yüksek bir kültür doğdu. Emeğin yaratıcı niteliği, proleter kültürün yaratıcı gelişmesinde yansıdı. Proleter kültür, işçi sınıfının maddi, pratik ve manevi çalışmasıyla sıkı bir bağ içindeydi.”(3)
Büyük Ekim Devrimi dünyadaki ilk proleter devrimdir ve daha önce gerçekleştirilmiş bulunan burjuva devrimlerinden başlıca şu noktalarda farklılık gösterir:
“1. Burjuva devrim, feodal toplumun bağrında büyümüş ve olgunlaşmış kapitalist düzen biçimleri, devrim açıkça patlak vermeden önce, az çok hazır olduğu zaman başlar; proleter devrim ise, sosyalist düzenin hazır biçimleri, ya hiç yokken ya da hemen hemen yokken başlar.
“2. Burjuva devrimin ana görevi iktidarı almak ve onu var olan burjuva ekonomisiyle birleştirmekten ibarettir; proleter devrimin ana görevi ise, iktidarı aldıktan sonra, yeni bir sosyalist ekonomi kurmaktan ibarettir.
“3. Burjuva devrim, iktidarın ele geçirilmesiyle sona erer, proleter devrim ise iktidarın ele geçirilmesi, bu iktidar eski ekonomiyi yeni bir kalıba sokmak ve yenisini örgütlendirmek için bir kaldıraç olarak kullanacağına göre, ancak bir başlangıçtır.
“4. Burjuva devrim, elinde iktidarı tutan bir sömürücü grubun yerine bir başka sömürücü grubu koymakla yetinir; bu bakımdan eski devlet makinasını parçalamaya gereksinme duymaz; proeleter devrim ise, iktidardan, kim olursa olsun, bütün sömürücü sınıfları uzaklaştırır ve iktidara, emekçilerin ve sömürülenlerin önderi olan proleter sınıfı getirir; bundan dolayı, eski devlet makinasını parçalamaktan ve onun yerine yenisini koymaktan vazgeçemez.
“5. Burjuva devrim, emekçilerin ve sömürülenlerin milyonluk kitlelerini bir dereceye kadar uzun bir dönem için burjuvazinin çevresinde birleştiremez; ve bu, onlar özellikle emekçiler ve sömürülenler olduğu için bu böyledir; proleter devrim ise, proletarya iktidarını güçlendirmek ve yeni bir sosyalist ekonomi kurmak olan temel görevini yerine getirmek istiyorsa, özellikle emekçiler ve sömürülenler oldukları için, onları sürekli bir ittifak ile proletaryaya bağlayabilir ve bağlamalıdır.”(4)
Ekim Devrimi, Lenin’in önderliğinde Bolşevik Partisi’nin, Marksizmin evrensel tezlerini Rusya’nın somut devrimci durumuna doğru biçimde uygulamasının sonucu doğdu. Bu tezlerin en önemlilerinden ve devrimin tayin edici özelliklerinden biri, emperyalizme, toplumsal hayatın her alanında her türden gericiliğe karşı mücadele, çağımızın en devrimci sınıfı olan proletaryanın, ideolojik, politik ve örgütsel önderliğinin hayata geçirilmesi ve proletarya ile yoksul köylülüğün ittifakı temelinde emekçi bütün sınıf ve tabakaların bir cephe içinde toplanmasıdır. Proletaryanın ideolojik, politik, ve örgütsel önderliği, Marksist-Leninist teoriyle silahlanmış partisinde ifadesini bulur. Başta Lenin olmak üzere, Rusya’nın gerçek Marksistleri; proletaryanın devrimdeki hegemonyası ve proletaryanın devrimci partisi için yoğun bir mücadele yürüttüler. Ülkemizde bu evrensel gerçeği reddeden, proletaryanın sadece ideolojik öncülüğünün sözünü eden ve modern revizyonist tezlere sahip çıkarak “öncü savaş” görüşünü savunan küçük burjuva siyasal akımların varlığı, proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü için mücadele eden Marksist-Leninistler önünde, modern revizyonizme, yeni oportünizme ve her türden dar görüşlülüğe, grupçuluğa, amatörlüğe ve sağ hastalıklara karşı mücadelenin yanında, ciddi bir sorun olarak durmaktadır. Özellikle toplumsal dayanaklarını öğrenci gençlik kesimlerinde ve küçük burjuva çevrelerde bulan bu siyasi ve toplumsal anlayışın Marksizm-Leninizmle, Marksizm-Leninizm’den kabaca etkilenmesinin ve esinlenmesinin ve bazı tezlerine yüzeysel sarılmasının dışında hiçbir ilgisi yoktur. Proletaryanın devrimci mücadele ve devrimde hegemonyası karşısındaki tutum, Marksist-Leninistlerle her türden oportünistler ve küçük burjuva devrimcileri arasındaki ayrımın en önemli ölçütlerinden biridir. Örneğin TKP de, TİKP de proletaryanın “hegemonyası” sözünü ederler. Onlar bunu revizyonist ve oportünist yüzlerini gizleyebilmek için bir maske olarak kullanırlar.
Proletaryanın devrimdeki önder rolünün gerçek boyutunu göremeyen küçük burjuva “sol” çizgiler, teoride ne söylerlerse söylesinler; pratikte bir avuç aydının öncülüğünü hayata geçirmeye çalışanlar, bireysel terörü tek ve kendi başına yeterli temel bir biçim olarak savunanlar, Çarlık Rusyası’ndaki Narodnikler, proletaryayı, devrimde öncü bir sınıf olarak görmüyorlar, esas devrimci gücün aydınların öncülüğündeki köylüler olduğunu söylüyorlardı. Bugün ülkemizde de köylülüğü temel güç alarak proletaryanın önder rolünü bir avuç aydına yüklemeye çalışanlar, özünde, ülkemizdeki toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeleri ve çağımızın niteliğini doğru kavrayamamaktadırlar. “Narodniklerin insanlık tarihinin bütününe ilişkin görüşleri yanlış ve zararlıydı. Toplumun iktisadi ve siyasi gelişiminin kanunlarını ne biliyor, ne de anlıyorlardı. Bu konularda bir hayli geriydiler. Onlara göre tarih, sınıflar ve sınıf mücadeleleri tarafından değil, fakat kitlelerin, ‘sürü’nün, halkın, sınıfların körü körüne izlediği olağanüstü bireyler —’kahramanlar’— tarafından yaratılmıştı.”(5)
Bu idealist anlayışın benzer biçimleri ve doğurduğu acılara, devrimci birikimlerin çarçur edilişine, 1971’lerde en açık biçimiyle THKO ve THKP-C hareketleriyle tanığız ve 1971’in deneylerinden doğru dersler çıkartamayan ve yenilgiyi taktik nedenlere bağlayanların sürdürdükleri “sol” eylemlerde hâlâ tanık olmaktayız. Yine büyük bir tarihi benzerlik, Çarlık Rusyası’nda olduğu gibi, bu anlayışın doğruya en yakın ve inandırıcı eleştirileri, bu hareketlerin bizzat içinden gelen ve mücadele sürecinde Marksizmi inceleyen ve kavramaya çalışan arkadaşlar tarafından yapıldı. (Tabii ki maceracılık kendisinin tam karşıtı olan dönekliği de körüklemiştir…)
Narodnikere karşı kesin ideolojik darbeyi Lenin vurdu; fakat ilk Marksist muhalefeti, eski bir Narodnik olan Plehanov ve onun “Emeğin Kurtuluşu” grubu yürttü. Plehanov, Çarlık hükümetinin baskıları sonucu Rusya’dan kaçıp Cenevre’ye sığınmıştı. Dışarıda Marksizmi inceledikten sonra, Narodnizm’den kopmuş ve “Marksizmin önde gelen bir propagandacısı olmuştur.”
Ekim Devrimi sürecinde açıkça burjuvazinin saflarında yer alan, Lenin tarafından dönek olarak nitelenen Plehanov, 1883’lerde Marksizmin öğretilerini savunarak, bu öğretilerin Rusya’da tam olarak uygulanabileceğini ve köylülerin sayıca üstünlüğüne ve proletaryanın nisbi zayıflığına rağmen, devrimcilerin başlıca umutlarını proletarya ve onun gelişmesine bağlamaları gerektiğini gösteriyordu.
Niçin özellikle proletarya?
Çünkü proletarya, hâlâ sayıca az olmasına rağmen, ekonominin en ileri biçimine, büyük çapta üretime bağlı bir emekçi sınıftı ve dolayısıyla önünde büyük bir gelecek duruyordu.
“Çünkü bir sınıf olarak proletarya her geçen gün büyüyordu, siyasal bakımdan gelişiyordu, büyük çapta üretimde hakim olan çalışma şartlarından dolayı kolayca örgütlenebiliyordu ve proleter durumundan dolayı en devrimci sınıftı, çünkü devrimde zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu.”(6)
Bütün dünya devrimleri, ancak işçi sınıfının emeğin nihai kurtuluşu mücadelesine önderlik edebileceğini, siyasi ve toplumsal devrimi zafere ulaştırabileceğini, bu zaferde önderliği devrimci partisi aracılığıyla gerçekleştirebileceğini bize öğretir. Yalnız dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Tek başına “…Öncüyle hasmı yenmek mümkün değildir. Bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir tarafsızlık tutumunu benimseyerek karşı tarafı desteklemeleri olasılığı kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek sadece ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur. Oysa bütün sınıfın, sermayenin ezdiği geniş emekçi yığınların, gerçekten böyle bir tutumu benimseyebilmeleri için sadece propaganda, sadece ajitasyon yetmez. Bunun için bu yığınların kendi öz siyasi deneyimleri gereklidir.”(7)
Bu Leninist ilkenin ışığında Bolşevik Partisi, bütün mücadele boyunca yaptığı gibi, Şubat Burjuva Demokratik Devrimi ile Ekim Devrimi arasındaki süreçte işçi sınıfının ve milyonlarca köylünün desteğini kazanmak, askerlerin desteğini kazanmak ve birer burjuva partisi haline gelmiş olan ve kapitalist sistemi koruyan Sosyalist-Devrimcilerin, Menşeviklerin ve Anarşistlerin kitleler üzerindeki siyasal etkilerini kırmak için sıcak savaşın sürdüğü cephelerde ve cephe gerilerinde çok yoğun siyasi kitle çalışmaları yürütü ve çeşitli mücadele biçimleriyle kitlelere önderlik ederek, onları Bolşeviklerin siyasetlerinin doğruluğuna inandırdı.
Bir partiye önderlik niteliğini veren şey nedir? Önder olabilmek neyi gerektirir?
“Kapitalizme karşı zafer kazanmak, öncü (komünist) parti, devrimci sınıf (proletarya) ve kitleler, yani emekçilerin ve sömürülenlerin tümünün arasında doğru ilişkilerin bulunmasını gerektirir. Sadece Komünist Parti, eğer devrimci sınıfın gerçekten öncüsü ise, eğer bu sınıfın seçkin temsilcilerinin tümünü içine alıyorsa, eğer sebatlı devrimci mücadelenin tecrübesi ile eğitilmiş ve çelikleşmiş, tamamiyle bilinçli ve sadık komünistlerden meydana geliyorsa ve eğer kendisini sınıfın bütün hayatıyla ve bu yolda sömürülen kitlenin tümüyle ayrılmaz bir şekilde bağlamayı ve bu sınıfın ve kitlenin güvenini tamamen kazanmayı başarmışsa, ancak böyle bir parti kapitalizmin bütün güçlerine karşı girişilecek nihai, amansız ve tayin edici mücadelede proletaryaya önderlik etme yeteneğine sahiptir.”(8)
Ekim Devrimi’ne önderlik eden Bolşevikler, işçi sınıfı hareketi içinde, devrime zararlı olabilecek bütün anlayış ve siyasetlere karşı amansız bir mücadele yürüttüler. “Her şeyden önce ve özellikle 1914’te belirgin bir biçimde sosyal şovenizm biçimine bürünen ve kesin olarak proletaryaya karşı burjuvazinin saflarına geçen oportünizme karşı savaşarak.”(9) çelikleşen Bolşevizm, oportünizmi, işçi sınıfı hareketi içinde ve uluslararası planda baş düşman olarak görüyordu. Öte yanda “Marksizmi yadsıyarak herhangi bir siyasal eyleme girişmeden önce, sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi kesin bir nesnellikle hesaba katmanın gereğini anlamamakta” direnen “bireysel terörizmi, suikastları doğru bir eylem olarak tanımayı kendi devrimci ruhunun, ya da ‘solculuğunun’ özel bir belirtisi”(10) sayan küçük burjuva devrimcilerine karşı amansız bir mücadele sürdürülüyordu. Marksizm-Leninizm, kendi zıtlarına ve sapmalarına karşı mücadele içinde gelişir ve kitleleri kucaklayarak onları devrim hedefleri doğrultusunda eğitir ve önünde durulmaz bir sel haline getirir. Tarih, Demokratik Halk Devrimi süreci içinde bulunan ve bütün Marksist-Leninist grupları ve kişileri bir parti çatısı altında toplama göreviyle yükümlü ülkemiz proleter devrimcilerinin önüne de, farklı koşullarda benzer görevleri koyarken, dünya devrimci hareketinin paha biçilmez derslerini de birlikte sunmaktadır.
Bugün ülkemizde, sınıf mücadelesi, Marksist-Leninist merkezi bir önderlikten, yani başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul köylülüğü, şehir küçük burjuvazisini kucaklayan ve onların mücadelesini örgütleyebilen bir proletarya partisinden yoksundur. Hiçbir “parti” ve grup, kitlelere önderlik edecek teorik ve siyasi olgunluğa sahip olmadığı halde, kitlelerin ihtiyaçlarına cevap veremedikleri halde, kendilerini “önder” ilan etmekte ve bu konuda eleştiri dahi kabul etmemektedirler.
Üstelik, rekabetçi tutumları temelinde gruplar arası düşmanlık duygularını körükleyen bazı gruplar, bu tutumlarının sonucu olarak halk içindeki çelişmelerle, düşmanlarla halk arasındaki çelişmeleri de birbirine karıştırmaktadırlar. Ve bu yanlış anlayış kimi zaman silahlı çatışmalar biçimine dönüşmekte, bu da devrim düşmanlarının işine yaramaktadır.
Somut durumların zorunlu kılmasıyla, yer yer kısmi ve mahalli önderlikleri de içeren kendiliğinden halk hareketleri, faşizme ve burjuva gericiliğinin çeşitli biçimlerine karşı, silahlı ya da silahsız türleriyle sürmekte ve gelişmektedir. Mücadele, bir yanıyla çıplak burjuvaziye (yani kendisi şu ya da bu biçimde Marksizmle örtünmemiş, açıkca anti komünist burjuvaziye, gerici, reformist, faşist burjuvaziye) karşı, ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri alanlarda verilirken; bir yanda da, kendisini değişik oranlarda “Marksizm”le boyamış (ve sahtekâr tabiatından dolayı daha tehlikeli olan) burjuvaziye karşı verilmektedir. (Bu noktada burjuvazinin değişik kesimlerine karşı mücadelenin de değişik biçimler taşıyacağı gözden kaçırılmamalıdır.) Birinci tip mücadelenin odağını anti faşist mücadele oluştururken, ikinci tip mücadelenin odağını anti revizyonist mücadele oluşturmaktadır. Birinci tip mücadelenin odağında, silahlı örgütlenmesini artan bir şiddetle olgunlaştıran, AP destekli MHP vardır. İkinci tip mücadelenin karşıdevrimci odağında ise, T“K”P ve TİKP vardır. Birinci tip mücadelenin karşıdevrimci odağının arkasında ABD emperyalizmi durmaktadır. İkinci tip mücadelenin karşıdevrimci odağının arkasında TKP açısından Sovyet sosyal emperyalizmi, TİKP açısından ise hegemonyacılığın yeni bir heveslisi; başta ABD olmak üzere emperyalizmin yeni işbirlikçisi Çin durmaktadır. İşte ülemizde sağcılığın uluslararası kaynakları bunlardır. Görünüşte ne denli “sol” olursa olsun, uluslararası temellerinde emperyalizm ve hegemonyacılığın yattığı bütün hareketler özünde sağcıdırlar, devrim düşmanıdırlar.
Sağcılığın bir biçimi de, uluslararası proleter sosyalist hareketin tezlerine sahip çıkan, ideolojik ve teorik alanlarda revizyonizme, oportünizme ve reformizme karşı mücadele veren Marksist-Leninist eğilimli hareketlerin yapılarında, anti faşist mücadelede hantallık biçiminde kendini göstermektedir. Faşist çetelerin gelişigüzel adam öldürdükleri, kaçırıp işkence yaptıkları, evleri bastıkları, intikam çığlıkları atarak onlarca insanı kurşuna dizdikleri bir dönemi yaşıyoruz. Koşullar halkın düzene karşı mücadelesi yanı sıra, “açık faşist diktatörlük” özlemi içindeki mihraklara karşı aktif mücadeleye hayati derecede önem kazandırmıştır. Görünen kadarıyla, sözünü ettiğimiz bu arkadaşlar, sadece propaganda, ajitasyon ve faşistleri teşhir etmenin yeterli olduğunu sanmaktadır. “…Hareket geliştikçe, yığınların sınıf bilinci arttıkça, iktisadi ve siyasi bunalımlar kesinleştikçe, savunma ve saldırının yeni ve daha değişik yöntemlerinin sürekli biçimde doğmasını sağlayan ilerleme içindeki kitle mücadelesine karşı dikkatli bir tutum takınılmasını gerektirir. Bu nedenle, Marksizm, kesin olarak herhangi bir mücadele biçimini reddetmez. Marksizm mevcut toplumsal durum değiştikçe, kaçınılmaz olarak, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz.”(11) Silahlı eylem de siyasi mücadelenin bir biçimidir ve düşmana karşı en etkili yöntemdir.
Her düşüncenin ve eylemin olduğu gibi, terörün de bir sınıf karakteri vardır. Biz, kitlelerin devrimci atılımını geliştiren, şu an güçsüz de olsa zamanla gelişebilecek ve geniş şehirli ve köylü emekçi kitlelerin güvenip başvurabileceği ve sahip çıkacağı zorunlu ve doğal şiddetin yanındayız ve gerekliliğine inanıyoruz. Özellikle devrimci kitle çalışmalarının, örgütlenmenin ve kitle hareketlerinin önüne dikilen faşist ve gerici engellerin silahlı hareketlerle aşılması gereken noktalara vardığı an, bu konuda gösterilecek en küçük tereddüt, gericilere hizmet edecektir. Yalnız böyle zamanlarda, “1. Yığınların duyguları hesaba katılmalıdır; 2. O yöredeki işçi sınıfı hareketinin koşulları hesaba katılmalıdır; ve 3. Proletaryanın kuvvetlerinin ziyan olmaması konusunda dikkat gösterilmelidir.”(12)
Devrimci içerikli bu şiddet, ilerde halk hareketlerinin önderlerini bizzat halkın kendi mücadelesi içinden çıkartacak okuldur. Halkı, emekçi kitleleri ve devrimcileri, hiçbir siyasi görüş ayrılığı gözetmeksizin gelişigüzel hedef alan sivil faşist terör ve gerici burjuva terörü, devletin resmi güçlerinin izleyiciliği ve tanıklığı önünde sürerse ve halkın can güvenliği sağlanamazsa, devrimcilerin, emekçi kitlelerin ve geniş halk yağınlarının başlangıçta zorunlu savunma gereksinimi giderek de muhtemel saldırı odaklarını baskı altında tutmak istemesinden doğal bir şey olamaz. Çünkü emekçi kitleler, ezen ve sömüren sınıfların diktatörlüğünden kendilerini korumasını bekleyemezler. Onların yasalarına kendilerini teslim edemezler. Bu nedenle halkın savunmasını, bizzat kendi güçleriyle yapmak ve örgütlemek zorunluluğu vardır. Bu görev, bizzat devrimcilere düşmektedir.
Siyasal bunalımın silahlı mücadele boyutlarına ulaştığı günümüzde, hayat pahalılığı, açlık, işsizlik, güvensizlik de alabildiğine yoğunlaşmaktadır. Bu koşularda, Türkiye’nin Marksist-Leninistleri, Türkiye için özel ve yeni olanı bulmak zorundadırlar. Bunun için de, bilinçlerini koşullandıran dogmalardan kaba etkilenmelerden, ezbercilikten ve bağnazlıktan kendilerini kurtarmak ve ülkemizin somut gerçeğinin özünü kavrayarak, devrimin kapısını aralayacak “püf” noktasını bulmak görevi ve sorumluluğunu yerine getirmelidirler.
Devrimin objektif koşullarının varolduğu ülkemizde devrimin yolunu bulamamamızın temel nedenlerinden biri “korkaklığımız”dır. Bu korkaklık devrimin yolunu bir reçete berraklığıyla devrim ustalarının yapıtlarında aramamızdan kaynaklanmaktadır. İyi bilmemiz gereken Marx ve Engels de içinde olmak üzere, bütün ustaların yapıtlarında, kendi ülkelerini devrime götüren tahlil ve teorilerde, eğer o yaratıcı ve bütünlüklü bir tarzda kavranırsa, devrimin; eğer o bir dogma olarak ve bütünselliğinden parçalanmış bir tarzda ele alınırsa revizyonizm, opürtünizm ve karşı devrimin silahları vardır. Sovyetler Birliği’nin revizyonist yönetici ve ideologları karşı devrimci teorilerine dayanak olarak; Çin revizyonizminin teorisyenleri sınıf uzlaşmacısı, emperyalist yardakçısı tezlerine dayanak olarak, ustaların yapıtlarından bölümler göstermiyorlar mı? Ayrıca belli tarihi dönemler için doğru olan, değişik tarihi koşullarda yanlış olabilir.
Marksizmin özü, yaşayan hayatın diyalektiğidir. Bugün, devrim ve revizyonist karşı devrim, ideolojik ve teorik dayanaklarını aynı kaynaklarda aramaktadır. Çünkü Marksizm-Leninizm, bütün ezilen dünya halklarının gözünde büyük bir güven kaynağıdır. Bu nedenle Marksizm-Leninizmin saflığını koruması ve geliştirilmesinde, tayin edici mücadele; dünya devriminin yolunu aydınlatacak olan ideolojilerin korunmasındaki esas mücadele, öncelikle başını Sovyet revizyonistlerinin çektiği modern revizyonizmle, başını Çin’in çektiğj yeni oportünizmle, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Marksist-Leninistler arasındaki mücadele haline gelmiştir. Ve özellikle de bu nedenle, Çin’in başını çektiği oportünizm daha tehlikeli ve birinci plana alınması gereken bir engeldir. Bu engel doğru bir mücadele ile aşılmadan, Sovyet sosyal emperyalizmine karşı doğru bir mücadele verilemez; başını ABD’nin çektiği emperyalizme karşı doğru bir mücadele verilemez. Yeni oportünizm, sosyal emperyalizme ve emperyalizme karşı verilen mücadeleyi, dünya çapında, dünya komünist hareketinin birliğine büyük bir darbe indirerek çelmelemiş, su katmıştır.
Çin’li oportünistler, “bir emperyaliste karşı mücadelede diğerleriyle bütünleşme” anlamı taşıyan siysetlerinin bir sonucu olarak, başını ABD’nin çektiği emperyalizmle uzlaşmış, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki halk hareketlerine büyük zararlar vermiştir.
Ekim Devrimi’nin şanlı mirasına sahip çıkan proleter devrimcilerin günümüzdeki en önemli görevleri arasında şunlar bulunmaktadır:
1. Dünya gericiliğinin en köklü ve en deneyli emperyalistlerine, başta ABD olmak üzere, Avrupalı ve Asyalı emperyalistlere karşı savaşmak.
2. 1950 sonlarında, Lenin’in ve Stalin’in proleter Rusyası’nı, adım adım değiştirerek sosyal emperyalist bir ülke haline getiren modern revizyonizme ve onun hegemonyacı ve sosyal emperyalist emellerine karşı savaşmak.
3. Marksizm-Leninizmin en temel tezlerini, çağın değiştiği gerekçesiyle reddeden yeni oportünizmin temsilcisi Çin yöneticilerine ve onun uluslararası uzantılarına karşı savaşmak.
4. ABD ve Rus sosyal emperyalistlerinin ve diğer emperyalistlerin yerli işbirlikçilerine karşı savaşmak.
5. Proletarya hareketinin içinde varlığını sürdüren çeşitli revizyonist, oportünist ve reformist etkilere karşı savaşmak. Bütün mücadeleleri belirleyecek olan budur. Yani devrimci hareket kendi iç sorunlarını çözemeden düşmanlarla arasındaki sorunları çözecek mücadeleyi başarıya ulaştırmaz. Gerek “devrimciler birbirlerini yiyorlar” diye sevinen devrim düşmanları ve gerekse onlara bu “sevinç” zeminini hazırlayanlar bilmelidir ki, er ya da geç ama sonucunda mutlaka, yenilen proleter saflara sızmış olan devrim düşmanı etkiler ve onların temsilcileri olacaktır. Marksizm-Leninizmin arılığını ve devrimci ilkelerini korumak göreviyle yükümlü bulunan ülkemiz devrimcileri de, Ekim Devrimi’nin 61. yıl dönümünde bu görevlerin bilincindedirler.
Tarihi dersler bize “üç dünya” oportünizmini ve onların siyasi temsilcilerini ulusal ve uluslararası planda işçi sınıfı hareketi içinde, modern revizyonistlerin hemen yanında, en tehlikeli düşmanlarından biri olarak ele almayı emrediyor. Onlar, “iki süper devletin, özellikle Sovyetler Birliği’nin kışkırttığı gerici bir iç savaşı önlemek ve ülkemizin bağımsızlığını savunmak için CHP’yi, AP’yi, MSP’yi ve bütün devrimci ve demokratik örgütleri güç birliği yapmaya çağırıyoruz.”(13) diyecek kadar “cesaret” sahibidirler. “Bir Marksist kendini sınıf mücadelesine dayandırır, toplumsal barışa değil. Belirli keskin siyasal ve iktisadi bunalım dönemlerinde, sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaş, yani toplumun iki kesiti arasında silahlı mücadeleye doğru gelişme gösterir. Böyle dönemde Marksistler, iç savaştan yana yerlerini almak zorundadırlar. İç savaşın herhangi bir moral suçlaması, Marksist açıdan kesenkes benimsenemez.”(14)
Onların anlayışına göre gelişen sınıf mücadelesi, sadece sosyalemperyalistler ve işbirlikçilerinin isteğine göre biçimlenmektedir. Oysa sınıf mücadelesi, şu ya da bu partinin, şu ya da bu sınıfın isteğine göre değil, toplumun objektif sosyal ve ekonomik yasalarına göre biçimlenir. “Üç dünyacı” Aydınlık oportünizmine göre, faşist bir parti, ABD emperyalizminin yeminli savunucusu olan bir parti, yani MHP’nin hamisi AP, ülkemizin bağımsızlığının “korunması”nda rol oynayacaktır. Çünkü onlar için ülkemiz “bağımsız” bir ülkedir. Ve bu nedenle, bağımsızlığımızı kazanmak yerine, ülkemizdeki her tipten emperyalistleri ve onların uşaklarını yerle bir etmek yerine, “ülkemizin bağımsızlığını savunmak” gereklidir. Bu, ülkemizdeki gerici burjuva diktatörlüğünün devamı, yarı sömürge yapının devamı, emekçi kitlelerin sömürülmesinin devamı, kitle katliamlarının devamı için, halk düşmanı gericilerle işbirliğinden başka hiçbir anlama gelmez. Ülkemizin ve halkımızın bugünkü noktaya gelmesinin baş sorumlularından biri işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının partisi AP değil midir? AP’dir… fakat dünya halklarının baş düşmanlarını, iki süper devleti tek süper devlete indirgersen, onların işbirlikçileriyle bir diğer süper devlete karşı ittifak çağrıları yapmaktan doğal ne olabilir? Bugün her türden emperyalizme karşı teslimiyetçi bir siyaset izleyen; faşist kutupların üstüne yürürken denge politikası izlemek için bütün sola ağır darbeler indirme hazırlığında olan CHP, ülkemizin bağımsızlığının önündeki engellerden biri olarak kendini her geçen gün biraz daha belirginleştirirken, onlara çağrı yapmak, ÇKP’nin ABD, Japon ve Alman emperyalistleriyle işbirliğini yoğunlaştırdığı, dünya barışını bunlarla birlikte “korumaya” hazırlandığı bir döneme rastlarsa buna şaşmamak gerekir.
Doğası gereği muhalefetteki CHP ile iktidardaki CHP arasında büyük farklar vardır. Muhalefetteki CHP (değişik zamanlarda defalarca belirttiğimiz nedenlerden ötürü) ilerici, demokrat görünümlü idi. İktidardaki CHP gericidir, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının temsilcisi olma yolunda büyük adımlar atmıştır ve “umut”un anlamını halka göre değil, burjuvaziye göre şekillendirmektedir. Bu “siyasi rejim” anlayışları ne olursa olsun, sınıfsal temelini burjuvazide bulan partiler için kaçınılmaz bir sonuçtur.
Bugün TİKP-Aydınlık oportünizmi de bu anlamdan olarak kendisini burjuvaziye kabul ettirmek için çaba harcıyor.
Soruyoruz:
Ezilen ve sömürülen sınıf ve tabakaları ezen ve sömürenlerle aynı cepheye çağırmak ne anlama gelir?
Bu, “sınıf uzlaşmacılığı” siyaseti, son çözümlemede sınıf mücadelesini burjuvazinin safında ve onun yararına sürdürmeyi getirmiyor mu? Bu, sosyal-emperyalistlere karşı mücadele adı altında, başta ABD olmak üzere, diğer emperyalistlerle aynı saflarda yer almak ve halkların devrim davasına ihanet anlamına gelmez mi? Bu, ezilen Kürt ulusunu, ulusal ve demokratik haklarını aramaktan vazgeçmeye, ezen ulusun burjuvazisinin bayrağı altında toplanmaya çağırmak değil midir? Çin’li revizyonistler, Kürt ulusunun mücadelesine “engel olun” diye talimat verirken kime hizmet ediyor ve kendi uzantılarını kimlerin yanına yerleştiriyor?
Bir zamanlar HK ve HY gazetelerini “Faşist Diktatörlük” tanımını kulanmadıkları için en ağır dille yaylım ateşine tutan, onları kendi görüşleri karşısında kolayca boyun eğdiren; bugün ise günlük gazetelerinde “Faşist dikta heveslilerinin yeni tertibi”(15) diyen Aydınlık oportünizmi, bir zamanlar etkilediği kesimlere baskıyla kabul ettirdiği “faşist diktatörlük” tanımından bugün kendisi vazgeçmiştir ve devletin faşistleştirilmesi süreci içinde kurumlaştırılan 1971 temelli kontrgerilla için, “devlet içindeki kanunsuz kontrgerilla” demekle yetinmekte ve fakat öte yandan çeşitli devlet kurumları içindeki faşist güçleri ve bizzat faşistleşmenin odağı olan burjuva diktatörlüğünü “meşru” saymaktadır.
Ekim Devrimi bize uzlaştırıcı partilere karşı mücadeleyi ve onların her alanda tecrit edilmesi gerektiğini öğretiyor. Çünkü bu tip mihraklar yenilmeden, kitlelerin önünde bunların maskeleri düşürülmeden devrimi başarıya ulaştırmak mümkün değildir.
Bolşevikler, devrimin bütün aşamalarında oklarının hedefini, işçi sınıfının hareketi içindeki düşmanlara, halkın sahte dostlarına yöneltmişlerdir. Bu, genel bir kuraldır ve Marksizm-Leninizmin evrensel doğrularından biridir. Bolşevikler de devrimin harekete geçirilmesi döneminde en tehlikeli gruplaşmalar olarak uzlaştırıcı partilerin tecrit edilmesi yolunu izledi.
Leninizmin stratejik kurallarını oluşturan nedir?
Bu kural şunları kabul etmeye dayanır:
1. Pek yakında olacak olan devrimin harekete geçirilmesi döneminde, devrim düşmanlarının en tehlikeli toplumsal dayanağını uzlaştırıcı partiler oluşturur.
2. Bu partiler tecrit edilmeden, düşmanı (çarlığı ya da burjuvaziyi) devirmek olanaksızdır.
3. Dolayısıyla, devrimin hazırlanması döneminde okların en önemli hedefi, bu partileri tecrit etmek, büyük emekçi kitleleri bu partilerden koparmaktır.
Çarlığın karşı mücadele döneminde, burjuva demokratik devriminin hazırlanması döneminde (1905-1916), Çarlığın en tehlikeli toplumsal dayanağı liberal-monarşist parti, Kadet partisi olmuştu. Neden? Çünkü bu parti uzlaştırıcı bir partiydi. Partinin o zaman başlıca darbelerini Kadetlere yöneltmesi doğaldı, çünkü Kadetleri tecrit etmeden, köylülükle Çarlık arasında bir kopmaya güvenilemezdi; ve bu kopmayı sağlamadan da devrimin zaferine güvenilemezdi. Birçok kimse, o zaman Bolşevik Parti’nin bu özelliğini anlamıyor ve Bolşevikler için, Kadetlere karşı mücadelenin, baş düşmana, Çarlığa karşı mücadeleden “önce geldiği”ni söyleyerek, Bolşevikleri aşırı bir “Kadet düşmanlığı” ile suçlamalar, baş düşmana karşı zaferi kolaylaştırmak, yakınlaştırmak amacıyla uzlaştırıcı partinin tecrit edilmesini gerektiren Bolşevik stratejinin apaçık olarak anlaşılmaması gerçeğini açığa vuruyordu.”[16]
5 Haziran 1977 genel seçimlerinde, “Seçimlerde Neden CHP Desteklenmelidir?” adlı broşürümüzde gerekçelerini ortaya koyarak, CHP’nin desteklenmesi gerektiğini savunduk. Bazı siyasi akımlar da, CHP’ye karşı, AP, MHP, MSP’ye “kayıtsız” bir tutum içinde “mücadele” yürüttüler. Yerli gericiliği bir bütün olarak ele aldılar ve yerli gericiliğin kanatları arasındaki çelişki karşısında “kayıtsız” kaldılar. Adını açıkça koymamakla birlikte seçimleri boykot ettiler. Taktik farklılıklarına karşın, temelde birleştiğimiz nokta aynıydı; uzlaşıcı ve uzlaştırıcı bir parti olan CHP’nin kitlelerden tecriti. Biz, Marksizm-Leninizmin temel yasalarından biri olan, kitlelerin kendi deneyleriyle öğrenmeleri gerektiğinden hareket ederek, bir CHP iktidarının, kitleleri daha çabuk uyandıracağını, CHP’ye ve onun önderlerine olan bağlılığın zayıflayacağını, aynı zamanda AP ve özellikle MHP tarafından temsil edilen faşsit güçlerin iktidar ihtimaline karşı, devletin olanaklarını halka karşı en hayasızca kulanmalarına, faşist örgütleri kuvvetlendirmelerine karşı, CHP’nin desteklenmesinin daha doğru olacağını düşündük. Çünkü “biz, anarşist değiliz ve belli bir ülkede nasıl bir siyasi rejimin mevcut olduğu meselesi karşısında, yani demokratik hak ve hürriyetler çok büyük ölçüde kısıtlanmış da olsa, burjuva demokrasisi şeklinde görülen bir burjuva diktatörlüğü mü, yoksa açık faşist biçimiyle bir burjuva diktatörlüğü mü meselesi karşısında kayıtsız kalamayız. Sovyet demokrasisinin savunucuları olarak uzun yıllar inatçı mücadelelerle işçi sınıfının elde ettiği demokratik kazançların her katresini sonuna kadar savunacağız ve bunların genişletilmesi için kararlılıkla mücadele edeceğiz.”[17]
Hayat bizim düşüncelerimizi bir iki biçimselliğin dışında öz itibariyle doğruladı. Kısa bir zaman içinde bile olsa, kitleler CHP’den umduklarını bulamadılar. Milyonlarca insan düş kırıklığına uğradı. CHP’nin nasıl bir düzen değişikliğinden yana olduğunu kendi acı deneyleriyle gördüler. Hayat pahalılığı, artan işsizlik, emperyalizme bağımlılığın yoğunlaştırılması, demokratik hakların kısıtlanması, devrimciler ve yurtseverler üzerinde yoğunlaştırılan baskılar, kısa zamanda geniş bir halk kitlesinin gözünü açtı. Öte yanda, bir CHP hükümetine bile hayat hakkı tanımak istemeyen açık faşist diktatörlük yanlısı güçler, kitle katliamları, sabotajlar, mezhep çatışmalarını kışkırtmak gibi hile ve tertiplerden tutun da, bölgesel ayaklanmalara varıncaya dek çeşitli yolları denemekten geri durmadılar. Halk kitleleri, bizzat kendi deneyleriyle gördüler ki reform vaadleri yapan bir CHP’ye bile hayat hakkı tanımayan güçler, gerçek bir halk iktidarının parlamenter yollarla kurulmasına, kapitalisitlerin ve toprak ağalarının mallarına el konulmasına kendi gönül rızalarıyla evet demeyeceklerdir. Egemen sınıfların, kendi çıkarlarına zarar verecek en küçük değişikliğe bile tahammülleri yoktur. Özellikle bu dönemde barışçı yol hayalleri, seçimle iktidar hayalleri, oldukça ağır darbeler yedi.
Yurdumuzda, CHP’nin kitlelerce kavranan uzlaşıcılığının yanı sıra, daha tehlikeli olan bir parti ortaya çıktı. Bu burjuva özünü “Marksizm”le boyamış olan TİKP’tir. Çin revizyonizmi ve büyük devlet hegemonyacılığının ülkemizdeki temsilcisi olan bu parti, en az Rus sosyal emperyalizmi yardakçısı ve savunucuları olan partiler kadar tehlikelidir ve kitlelere gerçek yüzlerini açıklamak ve kitleleri bu akımın siyasi ikiyüzlülüğüne karşı uyanık tutmak en temel görevlerimizdendir.
Aydınlık oportünizmine ve onun “proleter devrimcilik” boyası altındaki devrim düşmanı özüne en iyi cevabı Ekim Devrimi’nin dersleri vermektedir.
“Ekim’in hazırlanması döneminde, mücadele halindeki güçlerin ağırlık merkezi, yeni bir plan üstüne kaymıştı. Artık Çar yoktu. Kadet partisi, uzlaştırıcı güç halinden emperyalizmin yönetici bir gücü haline gelmişti. Mücadele, artık Çarlık ile halk arasında değil, burjuvazi ile proletarya arasındaydı. Bu dönemde, emperyalizmin en tehlikeli toplumsal dayanağı, demokratik küçük burjuva partilerden oluşuyordu. Neden? Çünkü bu partiler o zaman uzlaştırıcı partilerdi, emperyalizm ile emekçi kitleler arasında uzlaştırıcı partilerdi. Bolşeviklerin başlıca darbelerini bu partilere yöneltmiş olması doğaldır, çünkü bu partileri tecrit etmeden, emekçi kitlelerin emperyalizmden kopmasına bel bağlanmazdı; oysa bu kopmayı sağlamadan, Sovyet devriminin zaferine güvenilemezdi. Birçok kişi o zaman Bolşeviklerin taktiğinin bu özelliğini anlamıyorlardı; onları, Sosyalist-Devrimciler ve Menşeviklere karşı ‘aşırı bir kin’ beslemekle ve baş hedefi ‘unutmakla’ suçluyorlardı. Ama Ekim’in hazırlanması döneminin bütünü, Bolşeviklerin, Ekim Devrimi’nin zaferini sağlayabilmesinin ancak bu taktik sayesinde olanaklı olduğunu güzel bir biçimde göstermektedir.”(18)
Sonuç olarak özetlersek, Ekim Devrimi, sınıflararası mücadelenin zorunlu sonucu olarak doğmuştur. Bu mücadele içinde devrim, karşı devrime, toplumsal, siyasal, kültürel, ve sanatsal her alanda yıkıcı darbeler indirdi. Ekim Devrimi sınıf mücadelesinin hem tarihi bir sonucu, hem de sınıfsız topluma ulaşma mücadelesinde proletarya diktatörlüğünün ilk adımı idi. Leninizmin düşmanları, oklarını sürekli olarak bu noktaya, proletarya diktatörlüğüne yönelttiler. Leninizmin özü olan proletarya diktatörlüğünü yıkmaya çalıştılar. SBKP içinde, taa kurulduğu günden beri süren iki çizgi arasındaki mücadele, yani proleter yol ile burjuva kapitalist yol arasındaki, burjuvaziyle proletarya arasındaki mücadele, Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra, burjuvazinin lehine değişti. Lenin’in, Stalin’in ve milyonlarca komünistin emeğiyle inşa edilmiş proletarya partisi, Kruşçev kliği tarafından gaspedildi. Proletarya partisini, “bütün halkın partisi”, proletarya diktatörlüğü devletini de “bütün halkın devleti” olarak değiştirdiler. Bu değişim sinsice, adım adım gerçekleştirildi. Artık, dünyanın ilk proleter sosyalist ülkesi Sovyetler Birliği revizyonizmin ülkesi, giderek de sosyal emperyalizmin ülkesi oldu.
Bugün aynı yolda Çin revizyonistleri yürüyor. Sovyetler Birliği’ndeki geriye dönüşten tarihi dersler çıkartmış olan dünya proletaryası bu kez gaflete düşmedi, uyanık davrandı, onların karşı-devrimci yüzünü kısa zamanda bütün çıplaklığıyla görmeye başladı.
Bugün, dünya karşı devrim cephesi güçlüdür ve çok çeşitlilik göstermektedir. Devrimin güçleri ise, dağınık ve bölük pörçüktür. Karşı devrim cephesi, Çin revizyonistlerinin getirdiği taze kanla köhnemiş gövdelerini ayakta tutmaya çalışıyor.
Ekim derslerine, Sovyetler Birliği’ndeki ve Çin’deki geriye dönüşün tarihi ders ve deneylerine sahip dünya devrimci proletaryası, Marksizm-Leninizm kaldıracıyla, her türden emperyalistleri, emperyalizmin yardakçılarını, onların şu ya da bu tipteki gerici uşaklarını alaşağı edecektir. Tıpkı 1917 Ekim’inde Rusya’da olduğu gibi.
1978 Kasım’ında, Güney’in 11. sayısında yayınlandı.
