GRUPÇULUĞA KARŞI MÜCADELE ÖZÜNDE FELSEFİ İDEALİZME KARŞI MÜCADELEDİR
“Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman ateşi altında yürümek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için, uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz.”
LENİN
Çağımız emperyalizm ve proletarya devrimleri çağıdır. Emek ile sermaye arasındaki temel çelişme, esas olarak, sistemli bir biçimde, emperyalizmin toplumsal güçleri ile sosyalizmin toplumsal güçleri arasında sürmektedir. Bu mücadele, değişik toplumsal ve siyasal yapılara sahip çeşitli ülkelerde farklı siyasi ve toplumsal sistemlere sahip ülkeler arasında, temelini sınıfsal özün oluşturduğu, ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel, sanatsal, estetik, felsefi vb. çalışmalar ve çatışmalar biçiminde, değişik koşullarda, barışçı ya da barışçı olmayan mücadele biçimlerine tabi olarak, hiç durmaksızın gelişerek, zayıflayarak ya da çökerek sürer. Bir yanda emperyalist, kapitalist, revizyonist güçler, varlıklarını ve “gelişmelerini” bunların varlığında gören işbirlikçiler, çeşitli sınıf ve tabakalara mensup uşaklar ve yardakçıları, yani köhnemiş dünya ve bunların —içte ve dışta— çeşitli toplumsal dayanakları; diğer yanda, uluslararası proletarya, ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketleri, devrimci halklar ve sosyalizmin ülkeleri vardır. Kapitalist sistem ile sosyalist sistem arasındaki çelişmede merkezi ifadesini bulan bu çelişmeler, çağımızın evrensel gerçeğidir. Bu aynı zamanda, çağımızdaki sınıf mücadelelerinin merkezinde itici ve devindirici bir güç olarak devrimci proletaryanın bulunduğunu gösterir.
Emperyalizmin güçleri ile sosyalizmin güçleri arasındaki mücadele, karşı karşıya saflaşmış, merkezi yönetimlere sahip düzenli ordular ve silahlı cepheler biçiminde anlaşılmamalıdır. Bu mücadele, tek tek ülkelerde ve uluslararası planda, karmaşık, çok cepheli ve iç içe sürer.
Çağımızda, proletarya emeğin nihai kurtuluşunun değişmez ve en kararlı öncüsüdür; ezilen halkların ve ulusların her türlü sınıf baskılarından ve milli baskılardan —ki milli baskılar da özünde sınıf baskılarıdır— kurtulmalarının, sosyalizmin inşasının ve sınıfsız toplumu kurmanın ideolojik, siyasi ve örgütsel yol göstericisidir ve çağımızın en devrimci sınıfıdır.
Bu tesbit, toplumsal olaylara, her türden toplumsal çelişmelere, uluslararası ilişkilere bakışımızın belirleyicisi ve ölçütüdür. Biz, her olayı, her öneriyi her siyasal ve örgütsel biçimlenişi, başta proletarya olmak üzere, bütün emekçi kitlelere, ezilen ulus ve halklara yararları ya da zararları açısından ele alırız; devrime katkıları ya da kattığı zaafları açısından değerlendiririz.
Dünyanın neresinde olursa olsun, devrimci işçi ve köylü hareketleri, devrimci ulusal kurtuluş ve bağımsızlık hareketleri, demokratik halk hareketleri, onların gücünü ve etkinliğini yıpratan her hareket, her çelişme, sosyalizmin güçlenmesine hizmet eder; dünya gericiliğini zayıflatır.
Dünyanın neresinde olursa olsun, devrim güçlerine zarar veren, devrimci gelişimi yavaşlatan, proleter sınıf bakışından uzaklaşan her tutum ve davranış da dünya gericiliğini geçici de olsa güçlendirir; sosyalizmin güçlerini geçici de olsa zayıflatır.
Grupçuluğa duyduğumuz tepki, bazılarının sandığı gibi “grup balığı” avlama niyetimizden değil, devrime ve devrimci gelişmeye verdiği zararları açıkça görmemizden ve bu olumsuzluğa kayıtsız kalmak istemeyişimizden kaynaklanmaktadır. Devrimci sorumluluğumuz, devrimimizin çeşitli temel sorunlarında, bizimle benzer bilinçli rahatsızlıkları duyan devrimcilerle sıkı sıkıya kaynaşmamızı, bizi dörtbir yandan sarmaya çalışan devrimin gizli ve açık düşmanlarına karşı birlikte savaşmamızı emrediyor. Biz bu kavgada yalnız olmadığımızı biliyoruz. Bizi, kendi gruplarına eleştirici bir gözle baktığımız için “bireycilik”, “kariyerizm” vb. sıfatlarla suçlayanlar, kendileriyle uzlaşma yerine mücadele yolunu seçmiş olmamızı hayıflanarak karşılıyorlar. İyice bilincindeyiz ki, devrimin temel yasalarından en küçük sapmanın bizi götüreceği yer oportünizm ve revizyonizmdir.
Oportünizmin bir göstergesi olan grupçuluk, Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerinin her ülkenin somut devrimci pratiğiyle yaratıcı bir tarzda birleştirilmesi temel yasasını reddeden anlayışı ifade eder. Grupçulukta ısrar, grup içerikli “parti”de ısrar, sadece isimle —addaki değişiklikle— grupçuluğun gizleneceğini sanmak, sınıf mücadelesinin özü ve mücadele araçlarının doğru biçimde kavranmamasının bir sonucudur. Sınıf mücadelesini, sadece sömürücü sınıflardan ekonomik ve siyasi haklar isteme, halk düşmanlarını basmakalıp sözlerle teşhir, kabaca ajitasyon ve propaganda ile yetinme, keskin “siyasi devrim” nutuklarıyla kadroları kızıştırma, katledilen devrimcilerin cenazalerini kaldırma biçiminde anlayanlar, ne söylerlerse söylesinler, sonuçta, siyasi iktidarın şiddet yoluyla ele geçirilmesi mücadelesinin en temel unsuru ve yol göstericisi olan ideolojik mücadeleyi özü itibariyle yerli yerine oturtamaz ve devrim davasındaki anlamını kavrayamazlar. İdeolojik mücadeleden, siyasi karşıtlarına küfretmeyi, laf cambazlığını, polemiği ve demagojiyi anlayanlar, şatafatlı sözlerle taraftarlarının gözlerini boyamaya çalışanlar iyi bilmelidirler ki, yaptıkları sonuç olarak halk düşmanlarının işine yaramakta ve kendilerini değil, bir yığın samimi unsuru da içinde bulundukları bataklığa doğru çekmektedirler.
Bugün, devrimci ve yurtsever saflarda, kendiliğindenliğin, küçük burjuva bireyciliğin, dedikodu ve asılsız karalama çabalarının yaygın ve yıkıcı etkilere sahip olduğunu görüyoruz; bu, sınıf mücadelesini ideolojik planda, devrimci ve yurtsever saflarda, grupların bizzat kendi içlerinde ve bilinçlerinin dokusunda dürüstçe, bilimsel temellere dayalı biçimde, her türlü önyargıdan uzak sürdüremedikleri içindir. Burjuva ideolojisinin çeşitli görünümlerine karşı mücadeleyi yalnızca kendi dışlarına karşı anlayan, küçük burjuvaca bir yanılmazlık ve kendini beğenmişlik duygusu ile kendi içlerindeki burjuva etki ve eğilimlere karşı gözlerini kapayan, bu nedenlerle bireyci yan ve hastalıkları yenememiş, Marksist olmayı, temel bazı sorunları “Kur’an ezberciliği” biçiminde anlayan, Marksist-Leninist kurama, diyalektik bir kavrayışla hayatiyet kazandırma yeteneğinden yoksun “grup önderleri”, grupçuluğun parçalanması mücadelesinin önündeki en önemli engellerdir. En geniş halk kitleleri ve devrimciler ve grup taraftarlarının önünde, onların devrime zararlı tutumlarını mahkûm etmediğimiz sürece onlar, devrim isteğiyle dolu yüzlerce, binlerce iyi niyetli insana grupçuluk mikrobu aşılamaya devam edeceklerdir; grup çıkmazının doğal bir sonucu olarak da, gruba inancın yitmesi, devrim inancın yitmesine, grup önderlerine güvensizlik, genel olarak devrimcilere güvensizliğe dönüşecektir ve çok sayıda emekçinin umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmalarına, yılgınlığa düşmelerine, revizyonizmin ve oportünizmin kucağına itilmelerine neden olacaklardır. Onların niteliği iyice açığa vurulmalıdır ki, kitleler kimin ardından gidileceği, gerçek önderlik, sahte önderlik konularında açık bir fikre sahip olsunlar.
Bireyciliğe karşı, her alanda toplumcu ve kolektif çabayı ve biçimlenmeleri hayata geçirmeye çalışanlar, her türden açık gericiliğin yanı sıra karşılarında Marksizm-Leninizmle onarılmak istenen küçük burjuva ideolojisini ve savunucularını da bulurlar. Toplu olarak çalışan ve güçlüklerin ortak mücadeleyle aşılacağını pratikten öğrenmiş olan proletaryada ve en ileri unsurlarında ortak mücadele ve birlik ruhu gelişirken, küçük burjuva, kendisini ve taraftarlarını çeşitli göstergelerle aldatarak, bireysel dünyasının köhnemiş çatısında ısrar eder. Çünkü küçük burjuva, objektif gerçeği ve bu gerçeği vareden zıtlıkları kavrayamadığı için karşısına çıkan siyasi ve örgütsel sorunlara doğru çözüm ve önerileri getiremez. “İstek”in ve eklektik biçimde şurdan burdan topladığı bilgilerin yeterli olacağını düşünerek yola çıkar, sonuç alamayınca telaşa kapılır, şaşırır ve halka karşı da, düşüncelerini kavrayamayanlara karşı da zora baş vurur; kaçınılmaz olarak yenilir. Maceracılığın özünde, objektif iç ve dış koşulları kavrayamamak, bu koşullara uygun subjektif koşulları yaratmada yetmezlik ve acelecilik yatar. Örneğin, 1971 hareketleri, özellikle de THKO hareketi, bu aceleciliğin, sorumsuzluğun, devrimde “önderlik” kapma küçük burjuva telaşının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ve bugün “parti” adıyla ortaya çıkanlar, öz itibariyle yine bu mantıktan hareket etmektedirler. Çünkü onların özleri değişmemiştir.
Küçük burjuva bireyciliğinin kaynağından canbulan ve bu temelde biçimlenmiş ve örgütlenmiş gruplar, kendilerine ne ad takarlarsa taksınlar, özleri gereği, ulusal planda proletaryanın “düşünce ve eylem” birliğini oluşturamazlar; proleter enternasyonalizminin birinci koşulu olan bu görevi yerine getirmezler. Onlar, işçi sınıfının en ileri, en bilinçli, en fedakâr unsurlarını kendi bayrakları altında toplayamazlar; çünkü o bayrağın gölgesinde kendilerinden başkasının olmasını bile hoşgörüyle karşılayamazlar. Tabiatları gereği onlar, kitleleri devrime yönlendiremezler. Kendi ülkelerinde devrim güçlerinin birliğini yaratmayanlar, kaçınılmaz olarak, kendi gücüne güven temel ilkesini hayata geçiremezler. Çünkü grupçulukta ısrar, bireycilikte, mevki düşkünlüğünde ısrardır; grupçulukta ısrar amatörlükte ısrardır. Onlar, halkın ve devrim güçlerinin kendilerine güvenmelerini sağlayacak teori ile pratiğin birliğini sağlayamazlar; gericiliğin şiddetini altedecek devrimci şiddetin toplumsal ve örgütsel dayanaklarını oluşturamazlar. Umutlarını dış destek ve yardımlara bağlarlar, “yaşasın proleter enternasyonalizmi” çığlıklarını, temel görevlerini hayata geçirmekten kaçmanın örtüsü olarak kullanmaya çalışırlar.
“Bir ülkenin özgürlük ve bağımsızlığı ona hediye edilemeyeceği gibi, devrim ve sosyalizm de ithal edilemez. Biri ve öteki, her ülke, başta işçi sınıfı olmak üzere, Marksist-Leninist partinin yönetiminde geniş emekçi kitlelerin kararlı devrimci mücadelesinin sonucudur. Kendi güçlerine dayanma ilkesi, proletaryanın, devrimcilerin ve sosyalist ülkelerin enternasyonalist yardımını bir kenara atmak demek değildir. Bununla beraber dış etken, uluslararası dayanışma ve yardım büyük önemine rağmen yardımcı ve tamamlayıcı bir unsurdur ve belirleyici değildir.”(19)
Proleter enternasyonalizmi, emperyalizme, sosyal emperyalizme, bir bütün olarak uluslararası kapitalist revizyonist sisteme ve bu sistemlerden kaynaklanan her türden gericiliğe karşı mücadelede, kapitalist ve revizyonist dünyayı şiddet yoluyla devirmek, bu sistemlerin toplumsal ve siyasal dayanaklarını temellerinden yıkmak için “özel olarak her ülke proletaryasının ve genel olarak da dünya proletaryasının düşünce ve eylem birliğidir.”(20)
Bu temel ilke, ulusal ve uluslararası planda, proletaryanın tarihi görevlerini yerine getirmesiyle çelişen örgütlenme biçimlerine, devrimi zaafa uğratabilecek her türden dar ve sekter anlayışlara karşı, bu anlayışların kaynaklandığı dünya güçlerine karşı kararlılıkla mücadele etmemizi emreder. Kendi ülkelerinde, proletaryanın “düşünce ve eylem” birliğini sağlayacak nitelikte bir örgütlenmede değil, küçük burjuva bireycikler toplamından başka bir şey olmayan, taraftarlarının gözlerini şablonlar, grup dogmaları, içeriksiz sloganlarla boyamaktan başka bir anlama gelmeyen tepeden inme “parti”lerde ısrar edenler, “proleter enternasyonalizmi” ve “devrim” çığlıkları atmakta ne denli birbirleriyle yarışırlarsa yarışsınlar, son çözümlemede proletaryayı ve emekçi kitleleri, emperyalizmin, sosyal emperyalizmin ve her türden iç ve dış gericiliğin, baskı, sömürü ve saldırıları karşısında, örgütsüz bırakmanın yarışını yapmaktan başka bir anlama gelmez. Parti için mücadeleyi, devrim mücadelesinden kopuk, daha şimdiden, oluşturulacak “parti”nin gaspı biçiminde anlayanlar bizi düşündürmektedirler. Parti, paylaşılması gereken bir beylik değil, bayrağı altında birleşilmesi gereken önderliktir. Parti, kaç tane önderi varsa, o kadar da grup tohumunu bağrında taşıyan bir hizipler bileşimi değil, en ileri, en fedakâr unsurları birleştiren, kitlelere güven veren devrim korunağıdır.
Marksizm-Leninizmin en temel ilkelerinden biri de, proletaryanın devrimde hegemonyası ilkesidir. Devrimci proletarya ve onun bilinçli önderleri, önlerine koydukları Demokratik Halk Devrimi’ne önderlik, egemen sınıfların siyasi iktidarlarının alaşağı edilmesi, yenilen sınıfların, toplumsal, siyasal, kültürel, ideolojik kalıntılarını ortadan kaldırmak, insan bilincinin derinliklerine sinmiş gerici eğilimlerin kökünü kazımak için proletarya diktatörlüğünü kurma görevini yerine getirmek için, hiç zaman kaybetmeden proletaryanın, partisi aracılığıyla hegemonyası temel yasasını, grup hegemonyasına, “parti” hegemonyasına, bir avuç mevki düşkününün hegemonyasına indirgeyen dar grupçu anlayışlara ve grupçuluğun yarattığı bölücülük ve yıkıntılara karşı kesin tavır alma zorundadır. Grupçuluğa karşı mücadele, proletaryanın, yoksul köylülüğün, geniş emekçi kitlelerin birliğini sağlayacak olan partinin oluşturulması için mücadele doğrultusunda olmalıdır. Yoksa bir grubun güçlenmesi adına bir diğerinin yıpratılması değil; grupların yıpratılması sonucu yeni bir grup yaratmak için hiç değil.
Ülkemizde grupçuluktan yakınmayan bir tek grup bile yoktur. Herkes, “grupçuluk var” diyor. Fakat suçu tespitten sonra suçluyu dışarıda arıyor. Bunların çoğunluğunun yakınması, grup çıkarlarını korumayı temel alan yakınmalardır. Bunların savı, grupçuluk hastalığının dışlarında varolduğudur. Soruna böyle bakınca, grupçuluğa karşı mücadele, sadece dışa karşı grup yapısını korumanın mücadelesidir. İşte, temel yanılgılardan ve körlüklerden biri budur.
Devrimin üç temel silahı, parti, ordu ve birleşik cephedir. Küçük burjuva “parti” ne proletaryayı ne de diğer halk kitlelerini birleştirecek güce hiçbir zaman ulaşamaz. Onlar, kendi içlerinde bile birlik sağlayacak güçte değillerdir. Onlar, halk ordusunu değil, ancak küçük küçük bireysel terör grupları örgütleyebilirler. Onların nasıl bir “ordu” kurduklarına ülkemizde yakın geçmişte tanığız. Birleşik cepheden anladıkları da, kendi gruplarının hegemonyasındaki temelsiz ve tabansız grupçu cephelerdir. Bu tipteki grup cephelerinin neye hizmet ettikleri ve nasıl iflas ettikleri de yakın geçmişte izlenmiştir. Ki onlar, eylem birliklerinin bazı grupları güçlendireceği kaygısıyla, küçük çaptaki eylem birliklerinden, yardımlaşmalardan yana bile olmamışlardır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki:
Ülkemiz devrimci hareketi, emperyalizme, sosyal emperyalizme ve onların yerli uşaklarına karşı, pratik öneriler ve pratik adımlarda birlik sağlamanın hayati derecede zorunlu olduğu bir dönemi yaşıyor. Kimden gelirse gelsin, hangi gruptan gelirse gelsin, devrime uzun ya da kısa vaddede yararlı, devrimin güçlerini pekiştiren, devrim düşmanlarını zayıflatan her eyleme, niteliğine göre sahip çıkmak ve değerlendirmek zorundayız. Faşizme, revizyonizme, reformizme ve uluslararası oportünizme karşı halk güçlerini birleştirme çabası yerine, devrimciler arasında düşmanlık duygularını körükleyerek ömürlerini uzatmaya çalışan, birlik noktalarını değil, ayrılık noktalarını ön plana çıkartan ve ayrılıkları derinleştirecek taktikler geliştiren anlayışları yıkmak bugünün en temel devrimci görevidir. Biz, birlik noktalarını ön plana çıkartıp, ayrılıkları olabildiğince birlik içinde ve tam demokrasi koşulları altında tartışmaktan yanayız. “Sınıf mücadelesinde sadece çelişkileri kabul edip birliği tanımamak, teoride metafiziğin bir başka türüne ve siyasette maceracılığa ve sekterliğe düşmek demektir.”(21) Bu nedenle, grupçuluğa karşı mücadele, özünde felsefi idealizme ve onun yöntemi metafiziğe karşı mücadeledir. Grupçuluğa karşı mücadelede onu doğuran sınıfsal, siyasal, ideolojik ve felsefi kökler kavranmazsa, başarı mümkün değildir. Gruba karşı mücadele derken, yeni bir grup anlayışı doğar.
Bugün hiçbir grup, tek başına ülkemiz devrimci hareketinin karşı karşıya olduğu felsefi, teorik, siyasal sorunlara, gelişen halk hareketlerinin zorunlu ihtiyaçlarına, uluslararası planda varolan karmaşık sorunlara doğru cevaplar verebilecek nitelikte değildir. Çeşitli gruplar içine dağılmış en ileri unsurların, sendikalarda, demokratik derneklerde ve hayatın çeşitli alanlarında, kendi dallarında uzman niteliklere sahip proleter devrimcilerin, karşı karşıya olduğu sorunların çözümü için diyalog geliştirmeleri ve olumlu adımlar atmaları gerekmektedir. “Onlar, gerek dar, sekter ve subektif tavırlara karşı, gerekse bunca zorluk ve çabayla kurulmuş olanı da tehlikeye düşürebilecek ‘birlik için birlik’ kavramına karşı mücadele” etmeli ve “ilkelerden ve devrimci eylemlerden kopuk birliği veya partiye oportünizm, liberalizm, dogmatizm ve sektarizm ruhu getirebilecek birliği”(22) de kabul etmemelidirler.
Siyasi, ideolojik ve pratik anlamda çeşitli zaaflar taşımalarına ve yer yer de sırf bilgisizlikten Marksizmle çelişmelerine karşın yöneliş ve seçiş olarak proleter devrimci saflarda gördüğümüz siyasi güçlerin mücadele platformlarına temel dayanak yaptıkları tahlil ve tespitleri, önyargılardan uzak, ciddiyetle gözden geçirmelerinin, devrimcilerin birliği ve ülkemiz devriminin çıkarları açısından yararlı olacağı inancını taşıyoruz. Biz, varlıklarını şu ya da bu siyasi ve toplumsal tespitler temelinde sürdüren grupların aynı temelleri ve mantık biçimlerini korudukları sürece birleşebileceklerini sanmadığımız gibi, böyle bir hayale kapılmamız da söz konusu değildir. Biz, grupları kendilerinin varlık nedeni saydıkları siyasal ve toplumsal tespitlere, Marksizm-Leninizmin ışığında, ülke gerçeklerinin verileri temelinde, eleştirici bir gözle bakmalarını, yapay ayrılık noktalarını parçalamalarını, devrimin çıkarlarının emrettiği doğru tutumda birleşmelerini öneriyoruz. Marksizm-Leninizmin bilimi tektir. Ülke gerçeği de tektir, işçi sınıfı da tektir, devrimi yönetip yönlendirecek ve devrime damgasını vuracak parti de tek olacaktır. Bu gerçeği kavramayan, kendilerini “tek doğru” gören bütün gruplar yıkılacaktır. Ve biz bu yıkılış sürecini hızlandırmak için bütün gücümüzle çalışacağız.
Kuşkusuz, “dünya devriminin güçleri, ancak komünist bir platform üzerinde örgütlenebilir.”(23) Ülkemiz devriminin güçlerinin örgütlenmesi de aynı temel ilkeden hareket edecektir. Bu nedenle, bazı temel tespitlerini mutlak, kutsal ve değişmez doğrular olarak ele alan anlayışları diyalektiğe aykırı buluyoruz. Örneğin, grupçulukta baş köşeyi kimseye bırakmayan ve taraftarlarının bilincini vestiyer sanan HK’nın, çok yakın bir gelecekte, “Ve eğer birileri, bir ‘kültür cephesi’ ya da herhangi bir başka mücadele platformu önerecek, kuracak, onun mücadelesini verecekse, önce bu temeli (yani PARTİ BAYRAĞI’ında, sergiledikleri temel görüşleri, Y. G.) reddebilmelidir; yanlış olduğunu kanıtlayabilmelidir.”(24) dediği temeli, şurasından burasından hissettirmeden değiştirme yoluna gideceklerini iddia ediyoruz ve hatta en temel konularda değişiklik arefesinde olduklarını izliyoruz. Özellikle sosyal-ekonomik yapı, devletin siyasi rejim biçimi, halk savaşı gibi temel bazı sorunlarda, şu anda basılı olanlara oranla değişik görüşler getireceklerini söylüyoruz. Bu yargıya varmamızın temel nedeni, başta HK olmak üzere grupların, hiçbir zaman ülkemizin gerçeğini temel alarak siyasi yönlerini çizmemiş olmalarıdır. Onlar, varlıklarını ilk biçimlenişinden son biçimlenişine dek, kendilerini uluslararası etkilere göre biçimlendirmişler, varlıklarının ve “tek doğru” oluşlarının ispatını uluslararası bir “merkez”in desteğinde aramışlardır. Onlar, Marksizm-Leninizmi, hiçbir zaman, yaratıcı bir tarzda kavramamamış, Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğini, ülkemiz devrimci pratiğine uygulama temel yasasını ciddi biçimde ele almamışlardır. Onlar, varlıklarının bütün dönemlerinde en temel sorunlarda bile yanlış düşünürken, “en doğru” olarak hep kendilerini görmüşler, hayatın gerçeğine karşı kör olmayı seçmişlerdir.
Yazımızı Devrimci Halkın Birliği’nden bir alıntıyla bitiriyoruz. İçten dileğimiz odur ki, gerek sayfalarından bu alıntıyı aldığımız arkadaşlar, gerekse diğer gruplardan arkadaşlar bu gerçeği görebilsinler:
“Devrimciler, yurtseverler, demokratlar, tüm emekçiler, devrimci yurtsever saflardaki görüş ayrılıklarının faşizme, sosyal faşizme karşı, halk demokrasisi mücadelesinde eylem birliğini engellemeyeceği, aksine değişik sınıf ve tabakalara mensup tüm halk kitlelerinin en geniş kesimlerinin eylem birliğinin sağlanması gerektiğinin bilinciyle hareket edelim. Halk güçlerinin birleştirilmesinin önünde baş engel olan grupçuluğa, sektarizme karşı mücadelede kararlı olmalı, grupçu tavırlarında ısrar edenleri teşhir ve tecrit etmeliyiz.”(25)
1979 Ocak’ında Güney’in 13. sayısında bir önceki sayıdaki makalenin devamı olarak yayınlandı.
