İNSAN BİLİNCİ VESTİYER DEĞİLDİR

“Her or­ga­nik var­lık her an hem ay­nı şey­dir, hem de ay­nı şey de­ğil­dir; her an dı­şar­ıdan al­dı­ğı mad­de­le­ri özüm­ler­ken, da­ha baş­ka mad­de­le­ri de dı­şa­rı at­mak­ta­dır; her an be­de­nin­de­ki hüc­re­ler öl­mek­te ve ye­ni hüc­re­ler oluş­mak­ta­dır; ger­çek­te, be­lir­li bir sü­re için­de her or­ga­nik var­lı­ğın be­de­ni­nin mad­de­si te­pe­den tır­na­ğa ye­ni­le­nir ve ye­ri­ni baş­ka mad­de atom­la­rı alır, do­la­yı­sıy­la her or­ga­nik var­lık her za­man hem ken­di­si­dir, hem de ken­di­sin­den baş­ka şey­dir.”(43)

Şey­le­rin, top­lum­sal ve si­ya­sal olay­la­rın, in­san bi­lin­ci­ne ob­jek­tif içe­rik­le­ri­ne uy­gun ola­rak yan­sı­ma­sı, du­yum or­gan­la­rı­nın sağ­lı­ğı­na, in­san bil­gi­si­nin ve bi­lin­ci­nin dü­ze­yi­ne, için­de ya­şa­dı­ğı du­ru­mun —ki­şi­sel ve top­lum­sal— ob­jek­tif ve sub­jek­tif ni­te­li­ği­ne bağ­lı­dır. İn­san, du­yum­la­rı ve bi­lin­ci ara­cı­lı­ğıy­la, şey­le­ri ve olay­la­rı, ya­ni bi­linç­ten ba­ğım­sız ola­rak va­ro­lan şey­le­ri ve bu şey­le­rin ha­re­ket­le­ri­ni, asıl­la­rı­na uy­gun bir bi­çim­de al­gı­la­ya­cak ol­gun­luk, bil­gi ve sağ­lı­ğa sa­hip­se, doğ­ru bil­gi­len­me­nin ilk ko­şu­lu ye­ri­ne gel­miş olur. Du­yum or­gan­la­rın­da­ki yet­mez­lik ve sa­kat­lık­lar, al­gı­la­ma­nın sağ­lık­sız ve as­lı­na uy­gun ol­ma­ma­sı­na yol açar. Ör­ne­ğin, gö­zü bo­zuk bir in­sa­nın, her­han­gi bir nes­ne­yi al­gı­la­ma­sı bu­la­nık­tır. Ku­la­ğı iyi duy­ma­yan ya da hiç duy­ma­yan bi­ri­nin, ha­re­ke­tin bir yö­nü­nü —ses hem ha­re­ke­tin bir bi­çi­mi­dir hem de ha­re­ke­tin bir so­nu­cu­dur— as­lı­na uy­gun al­gı­la­ma­sı dü­şü­nü­le­mez. Ya­zı­la­rı­mı­za göz­le­ri­ni ka­pa­ya­rak ba­kan­lar, se­si­mi­ze ku­lak­la­rı­nı tı­ka­ya­rak il­gi gös­te­ren­ler, sı­ğın­dık­la­rı grup­la­rın ka­ba ön­yar­gı­la­rıy­la ko­şul­lan­mış ola­rak dü­şün­ce­le­ri­mi­ze yak­la­şan­lar, an­lat­mak is­te­dik­le­ri­mi­zi bu­la­nık gö­re­cek­ler­dir. On­lar Mark­siz­mi “bir dün­ya gö­rü­şü ola­rak de­ğil, si­ya­sal ey­le­min yö­ne­ti­ci bir zin­ci­ri ola­rak”(44) ele alan­lar­dır ve bu­nu da tam an­la­mıy­la ba­şa­ra­ma­yan­lar­dır. Çün­kü Mark­siz­mi bü­tün­lü­ğüy­le kav­ra­ma­yan­lar, bir dün­ya gö­rü­şü ola­rak ele al­ma­yan­lar, ye­ni­lir­ler.

Top­lum­sal ve si­ya­sal iliş­ki­le­rin dü­ze­yi, bil­gi­nin ve bi­lin­cin ni­te­li­ği, al­gı­la­ma­nın ve kav­ra­ma­nın bi­çim­le­ni­şi­ni be­lir­le­yen et­ken­ler­dir. Şey­le­ri ve olay­la­rı in­ce­le­me yön­te­mi ve te­ori­si de, bil­gi­nin ve bi­lin­cin de­rin­leş­me­sin­de, şey­ler ve olay­lar­la bi­linç ara­sın­da­ki kar­şı­lık­lı iliş­ki­de ta­yin edi­ci bir öne­me sa­hip­tir. Al­gı­la­nan şey­ler ara­sın­da­ki bağ­la­rı, kar­şı­lık­lı et­ki­le­şi­mi doğ­ru bi­çim­de kav­ra­mak, şey­le­ri yal­nız dış gö­rü­nüm­le­riy­le de­ğil, şey­le­rin iç bağ­lan­tı­la­rıy­la, şey­le­rin şey­ler­le bağ­lan­tı­la­rı­nı, bir bü­tün ola­rak içe­rik­le­riy­le, ge­li­şim eği­lim­le­riy­le bir­lik­te kav­ra­mak, şey­le­rin ha­re­ket ya­sa­la­rı­nı, ya­ni çe­liş­me­nin ya­sa­la­rı­nı, ma­ter­ya­list di­ya­lek­tik te­mel­de bil­mek­le müm­kün­dür.

İn­san, her an hem ay­nı şey­dir, hem de ay­nı şey de­ğil­dir. Bi­yo­lo­jik an­lam­da ol­sun, bil­gi­len­me ve bi­linç­len­me an­la­mın­da ol­sun, bu böy­le­dir. Ör­ne­ğin, bil­gi­len­me sü­re­ci için­de in­san, top­lum­sal pra­ti­ği ara­cı­lı­ğıy­la çe­şit­li bil­gi­ler edi­nir. Bil­gi­ler ge­rek­li­lik ora­nı­na gö­re özüm­se­nir. Bil­gi­le­rin özüm­sen­me­si, bir be­si­nin sin­di­ril­me­si­ne ben­zer; sin­di­rim sü­re­cin­de, bir kı­smı be­de­nin çe­şit­li hüc­re­le­ri­nin ye­ni­len­me­si­ni, bes­len­me­si­ni sağ­lar­ken, bir kıs­mı da dış­ta­la­nır. Ya­şa­ma­mız ve ey­le­mi­miz için ge­rek­li olan bil­gi de ben­zer iş­lem­ler­den ge­çer. Bil­gi­nin ya­şa­ma­mız için ge­rek­li olan kıs­mı özüm­le­nip ha­ya­ta ge­çer­ken, bir kıs­mı da kul­la­nı­la­maz, açık­ta ka­lır. Özüm­le­me, ya­rar­lı­nın alın­ma­sı, ya­rar­sı­zın atıl­ma­sı de­mek­tir. Bi­linç­siz se­çim­ler, il­gi­siz­lik, ye­di­ği­miz şey­le­ri in­ce­le­me­mek, te­miz­li­ğe bak­ma­mak, or­gan­la­rı­mız­da­ki ra­hat­sız­lık­la­rı he­sap et­me­mek, na­sıl kü­çük ra­hat­sız­lık­lar­dan ze­hir­len­me­le­re yol açar­sa, bil­gi­len­me ala­nın­da ge­li­şi­gü­zel se­çim­ler de, si­ya­sal saf­laş­ma­da­ki ge­li­şi­gü­zel se­çim­ler de, top­lum­sal, si­ya­sal ve kül­tü­rel ra­hat­sız­lık­la­ra ve ze­hir­len­me­le­re yol a­ça­bi­lir.

Bir be­sin mad­de­si­nin özüm­len­me­sin­de, hem be­si­nin ni­te­li­ği, hem de sin­di­rim or­gan­la­rı­nın ni­te­li­ği söz ko­nu­su­dur. Has­ta bir mi­de gö­rev­le­ri­ni ya­pa­maz; sal­gı bez­le­ri gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mi­yor­sa, be­si­nin özüm­len­me­sin­de rol­le­ri olan organ­lar gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mi­yor­lar­sa, ge­ti­re­mi­yor­lar­sa, be­si­nin ya­rar­lı mad­de­le­ri hüc­re­le­re tam ula­şa­maz. İn­san bi­lin­ci­nin sağ­lı­ğı, bil­gi edin­me yön­te­mi, de­ne­yim ol­gun­lu­ğu da edi­ni­len bil­gi­le­rin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­sin­de önem­li ve ta­yin edi­ci bir rol oy­nar. Bil­gi­nin ya­rar­lı­lı­ğı­nı ya da ya­rar­sız­lı­ğı­nı ya da ora­nını be­lir­le­yen, o an için­de bu­lun­du­ğu­muz ob­jek­tif ve sub­jek­tif du­rum, üre­tim için­de­ki ye­ri­miz ve bi­linç dü­ze­yi­miz­dir. Öy­le bil­gi­ler var­dır ki, esas iti­ba­riy­le ya­rar­lı ve ge­rek­li­dir fa­kat o an için ge­rek­li ol­ma­ya­bi­lir. Ya da bir baş­ka­sı için ge­rek­li ol­du­ğu hal­de bi­ze ge­rek­li de­ğil­dir. Ör­ne­ğin bir dok­to­ra ge­rek­li olan bil­gi­ler­le bir avu­ka­ta ge­rek­li olan bil­gi­ler —mes­le­ki an­lam­da— fark­lı­dır. Ama hem dok­tor, hem de avu­kat için ge­rek­li olan or­tak bil­gi­ler de var­dır.

Bil­gi de, be­sin gi­bi ya­şa­ma­mı­zın sür­me­si ve ge­liş­me­si için ge­rek­liy­se, zo­run­lu bir ih­ti­yaç­sa, ha­ya­tı­mı­za ka­tı­lır; top­lum­sal, si­ya­sal, kül­tü­rel, sa­nat­sal vb. ça­lış­ma­la­rı­mı­zı et­ki­ler, ey­lem ve iliş­ki­le­ri­mi­ze yön ve­rir; top­lum­sal ko­nu­mu­muza, için­de bu­lun­du­ğu­muz ob­jek­tif ve sub­jek­tif ko­şul­la­ra ve bil­gi­nin ge­rek­li­lik ve acil­lik du­ru­mu­na gö­re, her tür­den iliş­ki­le­ri­mi­zi ve so­nuç­la­rı­nı et­ki­ler. Özüm­len­miş bil­gi, top­lum­sal pra­ti­ği­mi­ze ka­rı­şan, iliş­ki­le­ri­mi­zi ve so­nuç­la­rı­nı şu ya da bu öl­çü­de et­ki­le­yen, de­ğiş­ti­ren, baş­ka bir şey olan bil­gi­dir. Elekt­rik akı­mı ışık olu­yor, bir şe­yi ça­lış­tı­ran ener­ji­ye dö­nü­şü­yor, ısı ve­ri­yor vb. ise, bil­gi de iş­le­ne­rek baş­ka bir şe­ye dö­nü­şü­yor. Bil­gi­nin baş­ka bir şey ol­ma­sı, iş­le­ne­rek bi­çim de­ğiş­tir­me­si, so­mut ya da so­yut bi­çim­le­ri­yle ya­rar­lı ya da za­rar­lı ol­ma­sı de­mek­tir. Her bil­gi ya­rar­lı so­nuç­lar do­ğur­maz. Öy­le bil­gi­ler var­dır ki, in­san­la­rı olum­suz eği­lim­le­re sü­rük­ler­ler. Öte yan­da, ge­nel an­la­mıy­la ya­rar ve za­rar, sını­f­la­ra, ki­şi­le­re ve za­ma­na gö­re de­ğiş­ken­lik gös­te­re­bi­lir. Bi­zim ya­rar­lı de­di­ği­miz şe­ye bir baş­ka­sı za­rar­lı di­ye­bi­lir. Ör­ne­ğin, iş­çi sı­nı­fı­nın si­ya­sal ve sı­nıf­sal bi­lin­ci­nin de­rin­leş­me­si bi­zim için ya­rar­lı iken, ege­men sı­nıf­lar için za­rar­lı­dır. Bu ko­nu­ya, an­lat­mak is­te­dik­le­ri­mi­zi da­ğıt­ma­mak için de­ğin­me­ye­ce­ğiz.

El­ma yi­yo­ruz, ek­mek yi­yo­ruz, su içi­yo­ruz; ye­dik­le­ri­miz ve iç­tik­le­ri­miz sin­di­ri­li­yor­sa, baş­ka bir şey olur­lar. El­ma­yı, ek­me­ği, da­ha diş­le­me­ye baş­la­dı­ğı­mız an­dan iti­ba­ren, el­ma ve ek­mek, baş­ka bir şey ol­ma­ya baş­la­mış­lar­dır. El­ma­da­ki vi­ta­min­ler, gli­koz, su vb. ya­rar­lı şey­ler be­de­ni­mi­ze ka­tı­lır­ken el­ma­lığı yi­ter. Bil­gi de ha­ya­ta ka­rı­şır­ken baş­ka bir şey olur; ya da baş­ka bir şey ola­rak ha­ya­ta ka­rı­şır. Ör­ne­ğin bir dok­to­run edin­di­ği bil­gi­ler ha­ya­ta bil­gi ola­rak de­ğil, bil­gi­nin özüm­len­me­si­nin so­nuç­la­rı olan birta­kım tah­lil­ler ve tes­bit­ler bi­çi­min­de, te­da­vi yön­te­mi bi­çi­min­de, mes­le­ki ça­ba­nın ol­gun­laş­ma­sı ve ge­liş­me­si bi­çim­le­rin­de yan­sır. Bir diş dok­to­ru­nun edin­di­ği bil­gi­ler ey­le­me dö­nü­şür; diş çek­me, dol­gu yap­ma vb. bi­çi­min­de yan­sır. So­yut bil­gi, üre­ti­len şey­ler­de so­mut­la­şır ya da ye­ni, göz­le gö­rül­me­yen el­le tu­tul­ma­yan hiz­met­ler bi­çi­mi­ne dö­nü­şür. Bu ne­den­le­dir ki, Mark­sizm bir ey­lem kıla­vu­zu­dur. Bil­gi­ler de top­lum­sal, si­ya­sal vb. iliş­ki­le­ri­mi­zi yön­len­di­rir­ler. İn­san eli de­ğen her şey bil­gi­yi içe­rir ve bil­gi­nin zen­gin­leş­me­si­nin kay­na­ğı­nı oluş­tu­rur. Bir an­lam­da, bil­gi­yi içer­me­yen ya da bil­gi­nin kay­na­ğı­nı oluş­tur­ma­yan tek şey bi­le yok­tur. Edin­di­ği­miz bil­gi­ler, ger­çek­ten özüm­le­ni­yor­sa, en kü­çük gün­lük iliş­ki­le­ri­miz­den tu­tun da en ge­niş top­lum­sal iliş­ki­le­ri­mi­ze dek, in­san­lı­ğın ka­de­ri­ni de­ğiş­ti­re­cek her şe­yi et­ki­ler.

Bu ara­da, in­san ida­re­de­sin­den ba­ğım­sız var­lık­la­rı­nı sür­dü­ren şey­le­rin ve olay­la­rın in­san bi­lin­ci­ni et­ki­le­me­si, bu et­ki­len­me­­nin de­ne­ti­mi, yön­len­di­ril­me­si üze­rin­de dur­ma­ya­ca­ğız. Ör­ne­ğin ha­va kir­li­li­ği­nin yo­ğun ol­du­ğu An­ka­ra’da ya da bir ta­bak­ha­ne­de, kö­mür oca­ğın­da, ha­va­nın so­lu­nu­mu de­ne­ti­mi­miz dı­şın­da­dır. Ya­ni in­san ira­de­si­ne bağ­lı de­ğil­dir. İç­ki içen bir in­sa­nın, sar­hoş ol­ma­sı ken­di­ne bağ­lı bir şey de­ğil­dir. Ko­nu­muz bu ol­ma­dı­ğı için, de­ğin­me­den ge­çe­ce­ğiz.

Sin­di­ril­me­yen şey­ler, ço­ğu kez bi­çim­sel ya­pı­la­rı­nı da ko­ru­ya­rak dı­şa atı­lır­lar. Ör­ne­ğin bir zey­tin çe­kir­de­ği­ni yut­sak, ol­du­ğu gi­bi çı­ka­cak­tır. Bir tes­bih ta­ne­si­ni yut­sak, ol­du­ğu gi­bi çı­ka­cak­tır. Ez­ber­le­nen, şe­ma­lar, for­mül­ler ha­lin­de akıl­da tu­tu­lan, fa­kat ha­ya­ta ka­rış­ma­yan bil­gi­ler de böy­le­dir; ves­ti­yer­de­ki bir as­kı­ya asıl­mış bir şap­ka, bir pal­to vb. gi­bi­dir. Bir şap­ka gi­der bir baş­ka şap­ka ge­lir. Şap­ka­la­rın renk­le­ri­nin, bi­çim­le­ri­nin de­ği­şik ol­ma­sı ves­ti­ye­rin ni­te­li­ği­ni de­ğiş­tir­mez. Şap­ka­lar de­ği­şir ves­ti­yer de­ğiş­mez. Ve hat­ta, ves­ti­yer­ci de­ği­şir, ves­ti­yer de­ğiş­mez. Sö­zü­nü et­ti­ği­miz de­ğiş­mez­lik ves­ti­yer­lik an­la­mın­da­dır. Yok­sa, bel­li bir sü­re için­de ves­ti­ye­rin bo­ya­la­rı dö­kü­le­cek­tir, es­ki­ye­cek­tir, ni­cel bi­ri­kim­ler onun ni­te­li­ği­ni de de­ğiş­ti­re­cek­tir. Bu ay­rı.

Bu­gün, ba­zı grup­la­rın ba­zı ta­raf­tar­la­rı ves­ti­ye­re ve ves­ti­yer­de­ki as­kı­la­ra ben­zi­yor­lar. Grup ön­der­le­ri “A” di­yor­sa, ta­raf­tar­la­rın bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu da bir as­kı sus­kun­lu­ğu ve ka­tı­lı­ğıy­la “A” di­yor­lar. Grup ön­der­le­ri bir sü­re son­ra “B” di­yor­… Grup ön­der­le­ri için, “A” ile “B” yer de­ğiş­ti­rir­ken, iki ay­rı gö­rüş ara­sın­da kök­lü ol­ma­sa da bir mü­ca­de­le ol­muş ve “A” ye­ri­ni ba­zı ka­lın­tı­lar­la da ol­sa, “B”ye bı­rak­mış­tır. Fa­kat ves­ti­yer ta­raf­ta­rın, ves­ti­yer ka­fa­sı bu mü­ca­de­le­yi ge­çir­me­den, “A”yı kal­dı­rı­yor, “B”yi bi­lin­ci­nin as­kı­sı­na ta­kı­yor. “A” der­ken de, “B” der­ken de öz iti­ba­riy­le ay­nı­dır. De­ği­şen, söy­le­di­ği for­mül­ler­dir; es­ki­den “A”yı ez­ber­ler­ken, şim­di “B”yi ez­ber­le­ye­cek­tir. Çün­kü “A”yı ha­ya­ta ge­çir­me­miş­tir, iliş­ki­le­ri­ni “A”ya gö­re ye­ni­den dü­zen­le­me­miş­tir. Bu ne­den­le “A” ile “B” ara­sın­da var olan de­ği­şim, onun ha­ya­tın­da bel­li bir de­ği­şi­me yol aç­ma­mış­tır. Da­ha son­ra “C” den­di­ği za­man da onun için pek bü­yük de­ği­şik­lik ol­mu­yor. Çün­kü on­lar için bil­gi ve ba­zı “gö­rüş­ler” sin­di­ri­mi ga­yet zor şey­le­re ben­zer. On­lar, zey­tin çe­kir­de­ği­ni, bir tes­bih ta­ne­si­ni na­sıl yut­tuk­la­rı gi­bi çı­kar­tı­yor­lar­sa, bir yı­ğın te­mel gö­rü­şü de ay­nı ko­lay­lık­la, san­cı­sız, alt üst oluş ol­ma­dan ka­bul ede­bi­lir­ler ve yi­ne alt üst oluş­suz, sar­sın­tı­sız, ha­yat­la­rın­dan çı­kar­ta­bi­lir­ler. Çün­kü on­la­rın edin­di­ği gö­rüş­ler, as­kı­ya asıl­mış şap­ka gi­bi­dir. Ha­yat­la­rı­na ge­çi­ril­me­den dı­şa­rı atı­lır­lar, ye­ri­ne baş­ka “şap­ka”lar ge­lir.

Ya­kın geç­mi­şi­mi­ze ba­kar­sak, an­lat­mak is­te­dik­le­ri­mi­zi so­mut­la­ya­cak bir yı­ğın ör­nek bu­la­bi­li­riz. Ör­ne­ğin mo­dern re­viz­yo­niz­min sı­nıf içe­ri­ği­nin kav­ran­ma­sı, mo­dern re­viz­yo­niz­min ik­ti­dar­da ol­du­ğu ül­ke­ler­de mey­da­na ge­len de­ği­şim­ler, Sov­yet­ler Bir­li­ği’nin sos­yal em­per­ya­list bir ül­ke ol­ma­sı ve he­ge­mon­ya emel­le­ri­nin kav­ran­ma­sı, bu an­lam­da mo­dern re­viz­yo­niz­me kar­şı mü­ca­de­le­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si, top­lum­sal, si­ya­sal, ör­güt­sel, kül­tü­rel, sa­nat­sal vb. bü­tün iliş­ki­le­ri­miz­de, ulu­sal ve ulus­la­ra­ra­sı plan­da kök­lü de­ği­şik­lik­le­re yol aç­mı­yor­sa, mü­ca­de­le­nin te­orik il­ke­le­ri­nin ha­ya­ta ge­çi­ril­di­ğin­den kuş­ku duy­mak ge­re­kir. “Üç Dün­ya Te­ori­si”nin ka­bu­lü ya da red­di de böy­le­dir. Çün­kü bir te­ori­nin ka­bu­lü, o te­ori­nin ha­ya­tı de­ğiş­tir­me doğ­rul­tu­sun­da ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si de­mek­tir.
Her­han­gi bir ko­nu­da, bir gö­rü­şün ka­bu­lü ve ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si, da­ha ön­ce va­ro­lan ve top­lum­sal, si­ya­sal, kül­tü­rel, ör­güt­sel, vb. iliş­ki­ler bi­çi­min­de ha­ya­ta ge­çi­ril­miş olan gö­rü­şün ve bu­na bağ­lı ola­rak, en azın­dan te­mel ba­zı iliş­ki­le­rin ve tu­tu­mun de­ğiş­ti­ril­me­si de­mek­tir. De­ği­şim, bir şe­yin baş­ka bir şey ol­ma sü­re­ci­nin ya­ni zıt­la­rın bir­li­ği ve bir­lik­te olan zıt­la­rın mü­ca­de­le­si sü­re­ci­nin so­nu­cu­dur; bu mü­ca­de­le için­de bir­lik­te olan zıt­lar­dan bi­ri ye­ni­lir ve gi­de­rek yo­ko­lur, bu yo­ko­luş so­nu­cu va­ro­lan ye­ni şey için­de ye­ni bir zıt­la­rın bir­li­ği ve mü­ca­de­le­si do­ğar. Top­lum­sal, si­ya­sal an­lam­da iki çiz­gi ara­sın­da­ki mü­ca­de­le­nin fel­se­fi te­me­li bu­dur: Zıt­la­rın bir­li­ği ve mü­ca­de­le­si. Sü­re­cin so­nu, ge­nel an­lam­da mü­ca­de­le­nin so­nu de­ğil­dir. Mü­ca­de­le mut­lak­tır. Çün­kü çe­liş­me ve bu­nun zo­run­lu so­nu­cu ha­re­ket ve de­ği­şim mut­lak­tır.

Bu dün­ya gö­rü­şü­nün ya da çok önem­li de­re­ce­de si­ya­sal ve top­lum­sal tah­lil ve tes­pit­le­rin de­ğiş­me­si, bun­la­rın ye­ri­ne ye­ni bir dün­ya gö­rü­şü­nün ge­çi­ril­me­si ve de ye­ni ba­zı tah­lil ve tes­pit­le­rin ka­bu­lü, fark­lı iki de­ğer­len­dir­me, fark­lı iki kav­ra­yış ara­sın­da­ki mü­ca­de­le­dir; bu­na bağ­lı ola­rak top­lum­sal ve si­ya­sal ya­şa­mı et­ki­le­ye­cek ni­te­lik­te de­ği­şik­lik­le­rin ha­ya­ta ge­çi­ril­me­si­dir. Da­ha doğ­ru­su ha­ya­ta ge­çi­ri­len ye­ni tah­lil ve tes­pit­le­rin ken­di­le­ri­ne bağ­lı alan­lar­da, de­ği­şik­lik ya­rat­ma­sı­dır.

Ya­şa­mı­mız, eko­no­mik, top­lum­sal, si­ya­sal, kül­tü­rel, sa­nat­sal, vb. iliş­ki­le­ri­mi­zin top­la­mı­dır. Edin­di­ği­miz gö­rüş­ler iliş­ki­le­ri­miz­de hiç­bir de­ği­şik­lik, kök­lü hiç­bir et­ki­len­me yap­mı­yor­sa, uzun bir sü­reç içe­ri­sin­de bi­le ol­sa ren­gi­mi­zi de­ğiş­tir­mi­yor­sa, ye­ni gö­rüş­le­ri­miz es­ki gö­rüş­le­ri­mi­zin te­mel­le­ri üze­rin­de bi­çim­len­miş iliş­ki­le­ri­mi­zi sars­mı­yor­sa, gö­rüş­ler ve ye­ni bil­gi­ler kar­şı­sın­da ves­ti­yer ro­lü oy­nu­yo­ruz de­mek­tir. Ves­ti­yer ka­fa Mark­siz­mi kav­ra­ya­maz.
Şim­di ves­ti­yer ka­fa­la­ra so­ru­yo­ruz:
Da­ha dü­ne ka­dar, “Mao Ze­dung ça­ğı­mı­zın en bü­yük Mark­sist-Le­ni­nis­ti­dir” di­yor­du­nuz. “Ya­şa­sın Mark­sizm-Le­ni­nizm Mao Ze­dung Dü­şün­ce­si” di­yor­du­nuz. “Mao Ze­dung dü­şün­ce­si” de­me­yen­le­ri Mark­sist ka­bul et­mi­yor­du­nuz. Mao Ze­dung’u be­şin­ci us­ta ola­rak gö­rü­yor­du­nuz. Ve ken­di­ni­zi bu öğ­re­ti­ler doğ­rul­tu­sun­da bi­çim­le­me­ye ça­lı­şı­yor­du­nuz. Şim­di En­ver Ho­ca, “Mao Ze­dung ve şü­re­ka­sı” di­yor, “…Mark­sist-Le­ni­nist yo­lu iz­le­me­di­ler”.(45)

Ne di­ye­cek­si­niz şim­di? Bir çır­pı­da “Mao Ze­dung opor­tü­nist­tir” mi di­ye­cek­si­niz?

Uzun bir sü­re, ÇKP’nin gö­zü­ne gir­mek için, tel can­baz­la­rı­na taş çı­kar­ta­cak nu­ma­ra­lar yap­tı­nız, şim­di de, ay­nı öz ve tu­tum­la, Ar­na­vut­luk Sos­ya­list Halk Cum­hu­ri­ye­ti’nin ve AEP’nin gö­zü­ne gir­mek için pa­ren­de­ler atı­yor­su­nuz. Ko­mü­nist­ler iç­ten, dü­rüst ve açık yü­rek­li olur­lar. Hi­le ve ent­ri­ka­lar­la uğ­raş­maz­lar. Bir şe­yin doğ­ru ol­du­ğu­nu ka­bu­lün gös­ter­ge­si, ona kö­rü­ kö­rü­ne sa­da­kat ye­mi­ni de­ğil­dir. Eleş­ti­rel ol­ma te­me­lin­de kav­ra­mak ve özüm­le­mek­tir.

Yi­ne ves­ti­yer ka­fa­la­ra so­ru­yo­ruz; En­ver Ho­ca di­yor ki:
“Ame­ri­kan em­per­ya­list­le­riy­le, Sov­yet sos­yal em­per­ya­list­le­riy­le ya da fa­şist dev­let­ler­le dip­lo­ma­tik iliş­ki­le­ri­miz yok­tur ve ol­ma­ya­cak­tır.”(46)

Siz­ler, Tür­ki­ye’de­ki si­ya­si re­jim bi­çi­mi­ni “fa­şist dik­ta­tör­lük” ola­rak ni­te­li­yor­su­nuz. Bu de­ğer­len­dir­me­niz­de ha­ta­lı de­ğil­se­niz, En­ver Ho­ca, Tür­ki­ye’de­ki si­ya­si re­jim bi­çi­mi­ni “doğ­ru de­ğer­len­dir­mi­yor” de­mek­tir. İki de­ğer­len­dir­me de ay­nı an­da doğ­ru ola­mayacağına göre, han­gisi yan­lış­tır? Sizin değer­len­dir­meniz mi, En­ver Hoca’nın değer­len­dir­mesi mi? Siz Tür­kiye’deki siyasi rejim biçimini faşist dik­tatör­lük değil, an­ti demok­ratik, gerici bur­juva dik­tatör­lüğü olarak niteleyen dev­rim­cileri, bun­dan ötürü “reviz­yonist­lik”, “an­ti Mark­sist­lik”, “dev­rime zarar­lı ol­mak”la suç­ladınız. Peki şim­di ne yapacak­sınız?

Ar­navut­luk Sos­yalist Halk Cum­huriyeti’nin Tür­kiye ile dip­lomatik iliş­kileri var­dır. Üs­telik En­ver Hoca diyor ki: “Tür­kiye ile de dost­ça iliş­kilerimiz, iyi ticari, kül­türel iliş­kilerimiz var; bun­ları daha da geliş­tir­mek is­tiyoruz.”(46)

En­ver Hoca, “faşist dik­tatör­lük” al­tın­daki Tür­kiye ile mi dost­ça iliş­kiler­den ve bu iliş­kilerin geliş­tiril­mesin­den söz ediyor acaba?

Ves­tiyer kafalar değiş­melidir!.. Yal­nız unutul­masın ki, ger­çeğe çar­pın­ca değişen kafa sağ­lık­lı bir kafa değil­dir. Önem­li olan çarp­madan ger­çeği görebil­mek­tir.

Ves­tiyer kafaların değiş­tiril­mesi için ideolojik mücadeleyi yoğun­laş­tıracağız. Çün­kü ves­tiyer kafalar dev­rimimizin önün­deki temel en­gel­ler­den biridir­ler.

 

1979 Ocak’ın­da Güney’in 13. sayısın­da yayın­lan­dı.