ANTİ-FAŞİST MÜCADELEDE BAŞARININ TEMEL DAYANAĞI FAŞİZMİN SINIF İÇERİĞİNİN DOĞRU KAVRANMASIDIR

 

“Sek­ter­lik, özel­lik­le kit­le­le­rin re­form­cu­lu­ğun saf­la­rı­nı ter­ke­diş­le­ri­ni ol­du­ğun­dan hız­lı gö­rür ve ha­re­ke­tin zor aşa­ma­la­rı­nı ve kar­ma­şık gö­rev­le­ri­ni bir sıç­ra­yış­ta geç­me­ye kal­kı­şır. Pra­tik­te, kit­le­le­ri yö­net­me me­tot­la­rı­nın ye­ri­ne ço­ğu za­man dar bir par­ti gru­bu­nun yö­net­me me­tot­la­rı ko­nul­muş­tur. Kit­le­ler ile on­la­rın ör­güt­le­ri ve yö­ne­tim­le­ri ara­sın­da­ki ge­le­nek­sel bağ­la­rın gü­cü kü­çüm­sen­miş ve kit­le­ler bu bağ­la­rı he­men ko­par­ma­dık­la­rı za­man da on­la­ra kar­şı on­la­rın ge­ri­ci ön­der­li­ği­ne ta­kı­nıl­dı­ğı ka­dar sert bir ta­vır ta­kı­nıl­mış­tır. Her ül­ke­de­ki ger­çek ku­ru­mun ken­di­ne has özel­lik­le­ri dik­ka­te alın­ma­mış, tak­tik ve slo­gan­lar bü­tün ül­ke­ler için bas­ma­ka­lıp ha­le ge­ti­ril­miş­tir. Gü­ve­nle­ri­ni ka­zan­mak için kit­le­le­rin için­de ve­ril­me­si ge­re­ken inat­çı müc­ade­le kü­çüm­sen­miş­tir. İş­çi­le­rin kıs­mi ta­lep­le­ri uğ­run­da­ki mü­ca­de­le ve re­form­cu sen­di­ka­lar ve fa­şist kit­le ör­güt­le­ri için­de ça­lış­ma ih­mal edil­miş­tir.”
Dİ­MİT­ROV

FAŞİZM, FAŞİZMİN SINIF İÇERİĞİ VE FAŞİZMİN
KİTLESEL-TOPLUMSAL DAYANAKLARI

Fa­şizm, em­per­ya­lizm ve pro­le­ter­ya dev­rim­le­ri ça­ğı­na öz­gü, em­per­ya­liz­min güç­le­ri ile pro­le­tar­ya­nın güç­le­ri ara­sın­da­ki ta­ri­hi ve ulus­la­ra­ra­sı mü­ca­de­le­nin, eko­no­mik-si­ya­si-ide­olo­jik vb. alan­lar­da­ki top­ye­kün mü­ca­de­le­nin ürü­nü olan, si­ya­sal-top­lum­sal bir ol­gu­dur. Bü­tün dün­ya­yı il­gi­len­di­ren ve em­per­ya­list dün­ya sis­te­mi­ni te­mel­le­rin­den sar­san 1917 Bü­yük Ekim Dev­ri­mi, em­per­ya­list bur­ju­va­zi­yi, yük­se­len dev­rim dal­ga­sı kar­şı­sın­da, var­lı­ğı­nı ve çı­kar­la­rı­nı ko­ru­mak için, da­ha et­kin ve şim­di­ye dek hiç de­nen­me­miş yö­ne­tim bi­çim­le­ri ara­ma­ya yö­nelt­miş ve ta­ri­hi ko­şul­lar on­la­rı bu nok­ta­ya zor­la­mış­tır. “Bu ulus­la­ra­ra­sı ge­liş­me­ye kar­şı koy­mak ve ka­pi­ta­list sis­te­mi, ak­la ge­le­bi­le­cek tüm araç­lar­la den­ge­ye ge­ti­re­bil­mek, sal­dır­gan em­per­ya­list güç­le­rin he­de­fiy­di. Bu güç­le­ri, 1933 Ocak’ın­da Al­man­ya’da fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün ku­rul­ma­sı so­nu­cun­da de­mok­ra­si­nin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı ile iç ve dış po­li­ti­ka­da ka­ba gü­ce yö­ne­lik kes­kin dö­nü­şüm­le­rin, bu­na­lı­ma bir çı­kış yo­lu oluş­tur­du­ğu inan­cın­day­dı­lar.”(51) On­lar, özel­lik­le ha­in ve halk düş­ma­nı ol­duk­la­rı için de­ğil, için­de bu­lun­duk­la­rı eko­no­mik-top­lum­sal-si­ya­sal bu­na­lım­la­rın ka­çı­nıl­maz so­nu­cu ye­ni bir ara­yı­şa yö­nel­miş­ler­dir. Fa­şist dik­ta­tör­lük, esas ola­rak, pro­le­ter dev­ri­mi­ne, bu doğ­rul­tu­da ge­li­şen dev­rim­ci ha­re­ket­le­re, ulus­la­ra­ra­sı ko­mü­nist ha­re­ke­tin o za­man­ki ka­le­si Sov­yet­ler Bir­li­ği’ne, dün­ya pro­le­ter sos­ya­list he­re­ke­ti­nin bi­rer par­ça­sı olan ulu­sal kur­tu­luş ve dev­rim­ci halk ha­re­ket­le­ri­ne kar­şı ta­rih sah­ne­si­ne çık­mış­tır; em­per­ya­list sis­te­min ge­nel bu­na­lı­mı, em­per­ya­list­ler ara­sı çe­liş­me­le­rin de­rin­leş­me­si ve dün­ya­nın ham­mad­de kay­nak­la­rı ve nü­fus alan­la­rı­nın ye­ni­den pay­la­şıl­ma­sı zo­run­lu­lu­ğu­nun gün­de­me gel­me­si, em­per­ya­list­le­rin en ge­ri­ci ke­sim­le­ri­ne, öze­lik­le de Birinci Pay­la­şım Sa­va­şı’n­dan ye­nik çı­kan em­per­ya­list­le­re, ege­men­lik­le­ri­ni da­ha et­kin bi­çim­de sür­dü­re­cek ve ye­ni bir em­per­ya­list sa­vaş­ta ken­di­le­ri­ni da­ha güç­lü kı­la­cak yö­ne­tim bi­çim­le­ri­ni ge­rek­tir­miş­tir. İş­te, kay­na­ğı­nı em­per­ya­liz­min oluş­tur­du­ğu çağ­daş ge­ri­cil­iğe en uy­gun dü­şen yö­ne­tim bi­çi­mi; fa­şist dik­ta­tör­lük…

Fa­şist dik­ta­tör­lük­ler, ilk ön­ce İtal­ya, Al­man­ya, Avus­tur­ya ve Bal­kan ül­ke­le­rin­de or­ta­ya çık­mış­sa, bu ras­lan­tı­sal de­ğil­dir. İtal­yan ve Al­man em­per­ya­list­le­ri­ni, özel­lik­le Al­man em­per­ya­liz­mi­ni di­ğer em­per­ya­list­ler­den da­ha ge­ri­ci ve sal­dır­gan ya­pan mad­di ne­den­ler var­dır. Bu­nun te­mel ne­de­ni, ka­pi­ta­list bu­na­lı­mın en yo­ğun ol­du­ğu ve ge­nel dün­ya eko­no­mik bu­na­lı­mın­dan en çok et­ki­len­miş ül­ke­ler ol­ma­la­rı­dır. Ko­min­tern’in 13. Otu­ru­mu, Al­man­ya’da fa­şiz­min ku­ru­lu­şu­nu, sa­de­ce Al­man­ya’da­ki sı­nıf fark­lı­laş­ma­la­rı­nın bir so­nu­cu ola­rak de­ğer­len­dir­me­miş, ay­nı za­man­da dün­ya­da­ki güç den­ge­le­rin­de or­ta­ya çıkan de­ği­şik­li­ğin so­nu­cu ola­rak da ele al­mış­tır. Ka­pi­ta­list­ler, dik­ta­tör­lük­le­ri­ni, ar­tık par­la­men­ta­riz­min es­ki yön­tem­le­ri ve bur­ju­va de­mok­ra­si­si­nin ge­nel ku­ral­la­rıy­la yü­rü­te­mez ol­muş­lar­dır. Bun­dan do­la­yı da, ül­ke­nin için­de açık te­rö­rist dik­ta­tör­lü­ğe yö­ne­lir­ken, dış po­li­ti­ka­da em­per­ya­list sa­vaş­la­rın doğ­ru­dan ha­zır­lı­ğı ni­te­li­ğin­de­ki sı­nır­sız şo­ve­niz­me kay­mış­lar­dır.

“13. Otu­rum­’da fa­şizm, te­kel­ci ser­ma­ye­nin sal­dır­gan ke­sim­le­ri­nin bir gi­ri­şi­mi ola­rak ele alın­mış, ka­pi­ta­liz­min ge­nel bu­na­lı­mın­dan kur­tu­lu­şun yo­lu, ay­nı za­man­da ko­mü­nist­le­re kar­şı, iş­çi sı­nı­fı­na ve ye­ni ça­ğın be­lir­li güç­le­ri­ne kar­şı bir si­lah ola­rak de­ğe­ren­di­ril­miş­tir. Bu­nun­la ta­nım­lan­mak is­te­nen, fa­şiz­min sal­dır­gan, an­ti ko­mü­nist ve kar­şı dev­rim­ci iş­le­vi­dir.”(52)

Fa­şist dik­tat­ör­lük, bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­nün özel bir bi­çi­mi­dir; bur­ju­va ge­ri­ci­li­ği­nin ve ge­li­şen kar­şı dev­ri­min en son aşa­ma­sı­nın, em­per­ya­list ge­ri­ci­li­ğin sis­tem­li si­ya­si ifa­de­si­dir. Bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­nü bu nok­ta­ya ge­ti­ren ta­ri­hi ko­şul­la­ra ka­ba­ca ba­kar­sak gö­rü­rüz ki:

Dev­rim­ci bur­ju­va­zi, fe­odal sis­te­mi yı­kı­yor ve dö­nem için en ile­ri top­lum bi­çi­mi­ni, ka­pi­ta­list top­lum bi­çi­mi­ni oluş­tu­ru­yor. Ka­pi­ta­liz­min ser­best re­ka­bet­çi dö­ne­mi, bur­ju­va de­mok­ra­si­si­ne te­ka­bül edi­yor; o de­mok­ra­si ki, sö­mü­rü­cü azın­lık için de­mok­ra­si, sö­mü­rü­len ço­ğun­luk için dik­ta­tör­lük­tür. “Ka­pi­ta­list top­lum­da öz­gür­lük, her za­man es­ki Yu­nan cum­hu­ri­yet­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi kal­mak­ta­dır; kö­le sa­hip­le­ri­nin öz­gür­lü­ğü.”(53)

Ka­pi­ta­liz­min te­kel­ci aşa­ma­sı, ya­ni em­per­ya­list aşa­ma­sı, yo­ğun bir si­ya­si ge­ri­ci­li­ğe te­ka­bül edi­yor; “si­ya­sal ge­ri­ci­lik her za­man em­per­ya­liz­min ken­di­ne has bir özel­li­ği­dir.”(54)

“Em­per­ya­lizm, te­kel­le­rin ve ma­li ser­ma­ye­nin ege­men­li­ği­nin ku­rul­du­ğu; ser­ma­ye ih­ra­cı­nın bi­rin­ci plan­da önem ka­zan­dı­ğı; dün­ya­nın ulus­la­ra­ra­sı tröst­ler ara­sın­da pay­la­şıl­ma­sı­nın baş­la­mış ol­du­ğu ve dün­ya­da­ki bü­tün top­rak­la­rın en bü­yük ka­pi­ta­list ül­ke­ler ara­sın­da bö­lü­şül­me­si­nin ta­mam­lan­mış bu­lun­du­ğu bir ge­liş­me aşa­ma­sı­na ulaş­mış ka­pi­ta­lizm­dir.”(55)

Em­per­ya­lizm, ka­pi­ta­liz­min en yük­sek aşa­ma­sı­dır. Üre­tim yo­ğun­laş­mış ve bu yo­ğun­laş­ma so­nu­cu or­ta­ya çı­kan te­kel­ler ser­best re­ka­be­ti or­ta­dan kal­dır­mış­tır. Bu, ay­nı za­man­da ser­best re­ka­be­te te­ka­bül eden bur­ju­va de­mok­ra­si­si­nin, te­kel­le­rin ge­liş­me­si­ne bağ­lı ve te­kel­le­rin ge­liş­me­si­ne ters oran­tı­lı ola­rak, si­ya­si ge­ri­ci­lik ta­ra­fın­dan or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı an­la­mı­na da ge­lir. Ya­ni te­kel­ler ge­li­şir­ken, ser­best re­ka­bet adım adım ge­ri­li­yor, bu­na bağ­lı ola­rak si­ya­si ge­ri­ci­lik adım adım ge­li­şir­ken bur­ju­va de­mok­ra­si­si bi­çim de­ğiş­ti­ri­yor. “Em­per­ya­lizm hem iç, hem dış si­ya­set­te de­mok­ra­si­yi yık­ma­ya doğ­ru mü­ca­de­le eder. Bu an­lam­da em­per­ya­lizm söz gö­tür­mez bir bi­çim­de ge­nel ola­rak de­mok­ra­si­nin, bü­tün de­mok­ra­si­nin ‘in­kâ­rı’dır. (…) Ge­ne­lin­de de­mok­ra­si­yi ‘in­kâr’ eden em­per­ya­lizm ulu­sal me­se­le­de de (ya­ni ulusların ken­di ka­de­ri­ni ta­yin hakkı meselesinde) de­mok­ra­si­yi ‘in­kâr’ eder; de­mok­ra­si­yi yık­ma­ya ba­kar.”(56)

Fa­şiz­min si­ya­sal ve sı­nıf­sal içe­ri­ği­nin kav­ran­ma­sı, Le­ni­nist em­per­ya­lizm ve dev­rim te­ori­le­ri­ni kav­ra­ma­dan müm­kün de­ğil­dir. Çün­kü fa­şizm, yal­nız ba­şı­na em­per­ya­lizm ça­ğı­na öz­gü de­ğil, em­per­ya­lizm ve pro­le­tar­ya dev­rim­le­ri ça­ğı­na öz­gü bir ol­gu­dur.

“Ka­pi­ta­liz­min ge­nel bu­na­lım­dan ve ulus­la­ra­ra­sı sı­nıf sa­va­şı­mı di­ya­lek­ti­ğin­den ay­rı ola­rak fa­şizm ol­gu­su­nu açık­la­mak, ta­rih­sel açı­dan ola­nak­lı de­ğil­dir. Fa­şizm, ön­ce­lik­le ça­ğı be­lir­le­yen güç­le­re —iş­çi sı­nı­fı, ko­mü­nist par­ti­ler ve Sov­yet­ler Bir­li­ği— kar­şı, bir kar­şı dev­rim­dir. Va­ro­lu­şu ras­lan­tı de­ğil­dir. Em­per­ya­liz­min özün­den fış­kır­mış­tır. Te­kel­ci ka­pi­ta­lizm, fa­şizm­le ken­di­ne bir “çı­kış yo­lu” ara­mış­tır. Bu ger­çek, te­kel­ci ka­pi­ta­liz­min eko­no­mi­siy­le, em­per­ya­liz­min her tür­lü po­li­tik ve ide­olo­jik gö­rün­gü­le­riy­le ta­nıt­lan­mış­tır. Fa­şiz­min kök­le­ri iş­te bu top­lum­sal ve eko­no­mik te­mel­de yat­mak­ta ve onun sı­nıf­sal ni­te­li­ği­ni bu et­ken­ler be­lir­le­mek­te­dir.”(57)

1917 Ekim Dev­ri­mi’yle ye­ni bir çağ baş­lı­yor; em­per­ya­lizm ve pro­le­tar­ya dev­rim­le­ri ça­ğı… Bu ta­ri­hi olay, pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nü ha­yal ol­mak­tan çı­kar­tı­yor. Em­per­ya­list sis­tem te­mel­le­rin­den sar­sıl­mış­tır; ölüm­cül bir ya­ra al­mış­tır. Marx’ın ve Le­nin’in pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü te­ori­si ha­ya­ta ge­çi­ril­miş­tir. Bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü dü­ze­ni­nin yı­kıl­maz­lı­ğı ef­sa­ne­si ar­tık ge­çer­siz­dir. Ye­ni bir sis­tem, bü­tün ezi­len sı­nıf­la­rın ör­nek ala­ca­ğı bir sis­tem, sos­ya­list bir sis­tem or­ta­ya çık­mış­tır. Bu­na kar­şı, ulu­sal ve ulus­la­ra­ra­sı plan­da fa­şizm, “ma­li ser­ma­ye­nin en ge­ri­ci ke­sim­le­ri­nin, ta­ri­hin çar­kı­nı ge­ri dön­dür­mek ama­cıy­la baş­vur­duk­la­rı bir de­ney­dir. İş­çi sı­nı­fı­nın an­ti faşist sa­va­şı­mı için fa­şiz­min an­ti ko­mü­nist, ge­ri­ci ve halk düş­ma­nı iş­lev­ler­le do­na­tıl­mış ol­du­ğu”(58) bi­lin­me­li­dir.

Ka­pi­ta­liz­min ge­nel bu­na­lı­mı­nın dev­rim­ci ge­liş­me­le­re yol aça­ca­ğı kor­ku ve te­la­şı­na ka­pı­lan em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin, ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de iş­bir­lik­çi bur­ju­va­zi ve ge­ri­ci or­tak­la­rı­nın, is­te­dik­le­ri an fa­şist dik­ta­tör­lü­ğü kur­ma­la­rı müm­kün mü­dür?

De­ğil­dir…
Na­sıl ki dev­ri­min be­lir­le­yi­ci ko­şul­la­rı var­sa, kar­şı dev­ri­min ve yö­ne­tim bi­çim­le­ri­nin oluş­ma­sı­nın da ko­şul­la­rı var­dır ve bu so­nu­ca ulaş­mak için be­lir­le­yi­ci ko­şul­la­rın bir ara­ya gel­me­si ge­re­kir. “… dev­rim ola­bil­me­si için, sö­mü­rü­len ve ezi­len yı­ğın­la­rın, es­ki­den ol­du­ğu gi­bi ya­şa­mı­nın ola­nak­sız ol­du­ğu bi­lin­ci­ne var­ma­la­rı ve de­ği­şik­lik is­te­me­le­ri yet­mez.”(59) Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün oluş­tu­rul­ma­sı için de, sö­mü­ren ve ezen sı­nıf­la­rın, es­ki­den ol­du­ğu gi­bi, es­ki yön­tem­ler­le yö­ne­ti­mi sür­dü­re­me­ye­cek­le­ri­nin bi­lin­ci­ne var­ma­la­rı ve de­ği­şik­lik is­te­me­le­ri yet­mez. “Dev­rim ol­ma­sı için, sö­mü­rü­cü­le­rin es­ki­den ol­du­ğu gi­bi ya­şa­ya­maz ve hü­kü­me­ti yü­rü­te­mez du­ru­ma düş­me­le­ri ge­re­kir.”(60)

Bu nok­ta, hem dev­rim­ci mü­ca­de­le­nin hem de kar­şı dev­ri­min ye­ni bi­çim­le­ri­nin ger­çek­leş­me­si açı­sın­dan önem­li ko­şul­lar­dan bi­ri­dir. “…sö­mü­rü­cü­le­rin es­ki­den ol­du­ğu gi­bi ya­şa­ya­maz” ol­ma­la­rı “ve hü­kü­me­ti yü­rü­te­mez du­ru­ma düş­me­le­ri” so­nu­cu, ge­li­şen halk ha­re­ket­le­ri­ni, dev­rim­ci ha­re­ket­le­ri bas­tı­ra­cak ye­ni bir yö­ne­tim bi­çi­mi ara­ya­cak­la­rı açık­tır. Ay­nı za­man­da, sö­mü­rü­len ve ezi­len­ler de ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­na uy­gun ye­ni bir yön­tem ve dü­zen bi­çi­mi is­te­ye­cek­ler­dir. Sö­mü­ren­ler, sı­nıf­sal öz iti­ba­riy­le ay­nı bi­çim­de de­ği­şik ve da­ha et­kin bir bas­kı ara­cı —dev­let bi­çi­mi— arar­ken, ezi­len ve sö­mü­rü­len­ler de, öz ve bi­çi­mi ile ye­ni bir dü­zen ve bu dü­ze­ne uy­gun ye­ni ku­rum­lar is­ter­ler. Ve ha­yat on­la­ra di­le­dik­le­ri­nin ger­çek­leş­me­si için şid­de­tin ebe­li­ği­ne ge­rek ol­du­ğu­nu öğ­re­tir. Kar­şıt ve uz­laş­maz ni­te­lik­te­ki is­tek­le­rin ha­ya­ta ge­çi­ril­mek is­ten­me­si sı­ra­sın­da, sı­nıf mü­ca­de­le­si­nin ge­liş­me­si­nin bel­li bir aşa­ma­sın­da, güç den­ge­si ki­min ya­ra­rı­na bo­zu­lur­sa, o di­le­ği­ni ya da di­le­ği­ne en ya­kı­nı­nı ger­çek­leş­ti­re­bi­lir. Güç­ler bir­bi­ri­ni alt ede­cek du­rum­da de­ğil de, ge­çi­ci de ol­sa mü­ca­de­le den­ge­de ise, bel­li bir sü­re, ne dev­rim ne de kar­şı dev­rim za­fer ka­za­nır. Bu den­ge uzun bir za­ma­nı da kap­sa­ya­bi­lir. Ba­rış­çı ya da sa­vaş­çı, (ba­rış da sa­va­şın bir bi­çi­mi­dir) uzun ya da kı­sa da ol­sa, bu du­rum ge­çi­ci­dir. Er ya da geç, ta­raf­lar­dan bi­ri ağır ba­sa­cak ya dev­rim ya da kar­şı dev­rim ka­za­na­cak­tır. Ya da güç­ler, ağır­lık­la­rı ora­nın­da ödün­ler ala­cak-ve­re­cek ve ge­çi­ci bir uz­laş­ma sağ­la­na­cak­tır. Ya­ni dev­rim ger­çek­leş­me­ye­cek, fa­kat kar­şı dev­rim de di­le­di­ği bi­çi­me ula­şa­ma­ya­cak­tır. Ezi­en­ler çok ile­ri dü­zey­de hak­lar el­de ede­cek­ler, fa­kat asıl he­def­le­ri­ne ula­şa­ma­ya­cak­lar­dır. Ya da dev­let, ge­çi­ci ola­rak ba­ğım­sız ve “sı­nıf­lar üs­tü” bir gö­rü­nüm ka­za­na­cak­tır.

“Dev­let, sı­nıf kar­şıt­la­rı­nı fren­le­me ge­rek­sin­me­sin­den doğ­du­ğu­na, ama ay­nı za­man­da, bu sı­nıf­la­rın ça­tış­ma­sı or­ta­mın­da doğ­du­ğu­na gö­re, ku­ral ola­rak en güç­lü olan sı­nı­fın, eko­no­mik ba­kım­dan ege­men olan ve bu­nun sa­ye­sin­de si­ya­sal ba­kım­dan da ege­men sı­nıf du­ru­mu­na ge­len ve böy­le­ce ezi­len sı­nı­fı bo­yun­du­ruk al­tın­da tut­mak ve sö­mür­mek için ye­ni araç­lar ka­za­nan sı­nı­fın dev­le­ti­dir…”(61) An­tik dev­let­le fe­odal dev­let, kö­le­ler­le serf­le­rin sömü­rül­me­si­nin or­gan­la­rı ol­du­lar; ama yal­nız­ca on­lar de­ğil, “mo­dern tem­si­li dev­let de, üc­ret­li eme­ğin ser­ma­ye ta­ra­fın­dan sö­mü­rül­me­si ale­ti­dir. Bu­nun­la bir­lik­te is­tis­na ola­rak, sa­va­şım du­ru­mun­da­ki sı­nıf­la­rın den­gede tut­ma­ya çok yak­laş­tık­la­rı öy­le ba­zı dö­nem­ler olur ki, dev­let gü­cü, söz­de ara­cı ola­rak, bir za­man için bu sı­nıf­la­ra kar­şı be­lir­li bir ba­ğım­sız­lık du­ru­mu­nu ko­rur”…(61) Ya­ni, 17. ve 18. yüz­yıl­la­rın mut­lak hü­küm­dar­lık­la­rı gi­bi, Fran­sa’da bi­rin­ci ve ikin­ci im­pa­ra­tor­lu­ğun Bo­na­par­tiz­mi gi­bi, Al­man­ya’da Bis­mark gi­bi.

Bu­na, Sov­yet­le­rin, küçük burjuva de­mok­rat­lar ta­ra­fın­dan yö­ne­til­me­le­ri ne­de­niy­le he­nüz güç­süz, bu­na kar­şı­lık bur­ju­va­zi­nin de Sov­yet­le­ri da­ğıt­mak için he­nüz ye­te­rin­ce güç­lü ol­ma­dı­ğı bir an­da, dev­rim­ci pro­le­tar­ya­yı ez­me­ye baş­la­dık­tan son­ra, “Cum­hu­ri­yet­çi Rus­ya’da­ki Ke­rens­ki hü­kü­me­ti gi­bi di­ye ek­le­ye­ce­ğiz.”(61)

De­vam ede­lim.
“An­cak ‘aşa­ğı­da­ki­le­rin’ es­ki tarz­da ya­şa­mak is­te­me­dik­le­ri ve ‘yu­kar­da­ki­le­rin’ de es­ki tarz­da ya­şa­ya­ma­dık­la­rı du­rum­da­dır ki, an­cak bu du­rum­da­dır ki, dev­rim ba­şa­rı­ya ula­şa­bi­lir. Bu ger­çe­ği baş­ka bir bi­çim­de şöy­le ifa­de ede­bi­li­riz: (sö­mü­rü­le­ni de, sö­mü­re­ni de et­ki­le­yen) bir ulu­sal bu­na­lım ol­ma­dan dev­rim ola­nak­sız­dır. Böy­le­ce bir dev­rim ola­bil­me­si için, il­kin, iş­çi­le­rin ço­ğun­lu­ğu­nun (hiç de­ğil­se, bi­linç­len­miş olan ve ak­lı eren, si­ya­sal ba­kım­dan et­kin iş­çi­le­rin ço­ğun­lu­ğu­nun) dev­ri­min ge­re­ği­ni tam ola­rak an­la­mış ol­ma­la­rı ve dev­rim uğ­ru­na ha­yat­la­rı­nı fe­da et­me­ye ha­zır ol­ma­la­rı ge­re­kir; bun­dan baş­ka yö­ne­ti­ci sı­nıf­la­rın en ge­ri yı­ğın­la­rı bi­le si­ya­sal ha­ya­ta sü­rük­le­yen, hü­kü­me­ti za­yıf dü­şü­rür ve dev­rim­ci­le­rin onu de­vir­me­si­ni müm­kün kı­lan bir hü­kü­met bu­na­lı­mın­dan geç­mek­te ol­ma­sı ge­re­kir.”(62)

Sö­mü­rü­le­ni de, sö­mü­re­ni de et­ki­le­yen bir ulu­sal bu­na­lım;
‘aşa­ğı­da­ki­le­rin’ es­ki tarz­da ya­şa­mak is­te­me­dik­le­ri;
‘yu­ka­rı­da­ki­le­rin’ es­ki tarz­da ya­şa­ya­ma­dık­la­rı;
es­ki­den ol­du­ğu gi­bi hü­kü­me­ti yü­rü­te­mez ol­duk­la­rı du­rum; dev­rim du­ru­mu­dur.

Böy­le bir du­rum­da:
“Ba­zı yol­daş­lar, dev­rim­ci bu­na­lım ol­du­ğu bir an­da, bur­ju­va­zi ça­re­siz bir du­rum­da bu­lun­ma­lı­dır; do­la­sıy­la bur­ju­va­zi­nin so­nu, ön­ce­den be­lir­len­miş­tir; dev­ri­min za­fe­ri, bu yüz­den sağ­lan­mış, gü­ven al­tı­na alın­mış­tır ve şu hal­de, ken­di­le­ri­ne bir tek bur­ju­va­zi­nin dü­şü­şü­nü bek­le­mek ve gör­kem­li ka­rar­la­rı­nı ka­le­me al­mak ka­lı­yor di­ye dü­şü­nü­yor­lar. Bu çok bü­yük, ağır bir ya­nıl­gı­dır. Dev­ri­min za­fe­ri hiç­bir za­man ken­di­li­ğin­den gel­mez. Onu ha­zır­la­mak ve ele ge­çir­mek, ka­zan­mak ge­re­kir. Ve onu ha­zır­la­ya­bi­le­cek ve ka­za­na­cak olan da yal­nız, kuv­vet­li bir pro­le­tar­ya par­ti­si­dir. Öy­le za­man­lar olur ki, du­rum dev­rim­ci du­rum­dur, bur­ju­va­zi­nin ik­ti­da­rı te­mel­le­ri­ne ka­dar sar­sıl­mış­tır ama ge­ne de dev­ri­min za­fe­ri gel­mez, çün­kü pro­le­tar­ya­nın dev­rim­ci bir par­ti­si, yı­ğın­la­rı ar­ka­sın­dan sü­rek­le­ye­cek ve ik­ti­da­rı ala­cak ka­dar gü­cü ve yet­ki­si olan bir par­ti yok­tur. Bu gi­bi ‘du­rum­la­rın’ mey­da­na gel­me­ye­ce­ği­ni san­mak man­tık­sız­lık­tır.”(63)

Gö­rü­le­ce­ği gi­bi, dev­rim­de ob­jek­tif ko­şul­la­rın uy­gun düş­me­si ha­lin­de, be­lir­le­yi­ci olan pro­le­tar­ya­nın dev­rim­ci par­ti­si ve yı­ğın­la­rın mü­ca­de­le­si­dir. Kar­şı dev­rim dal­ga­sı­nın ka­bar­dı­ğı bir dö­nem­de de, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün ku­rul­ma­sı, di­ğer et­ken­le­rin ya­nı sı­ra, baş­ta işçi sı­nı­fı ol­mak üze­re, emek­çi kit­le­le­rin mü­cad­le­si­nin güç­lü­lü­ğü ya da za­yıf­lı­ğı­na bağ­lı­dır. Yal­nız, fa­şiz­min za­fe­ri­ni “…yal­nız­ca, iş­çi sı­nı­fı­nın za­yıf­lı­ğı­nın işa­re­ti ola­rak ve fa­şiz­me kar­şı iha­net­le­rin so­nu­cu ola­rak dü­şün­me­mek ge­re­kir. Bu ay­nı za­man­da, bur­ju­va­zi­nin za­yıf­lı­ğı­nın işa­re­ti, bur­ju­va­zi­nin ar­tık es­ki par­la­men­ta­rizm yön­tem­le­ri ile ik­ti­dar ey­le­ye­bi­le­cek du­rum­da ol­ma­dı­ğı­nı gös­te­ren bir işa­ret say­mak ge­re­kir, bur­ju­va­zi­yi, iç po­li­ti­ka­sın­da te­rör­cü hü­kü­met yön­tem­le­ri­ne baş­vur­ma­ya zor­la­yan bu­dur; fa­şiz­min za­fe­ri­ni, ay­rı­ca, bur­ju­va­zi­nin ar­tık ba­rış­çı bir dış po­li­ti­ka te­me­li­ne day­ana­rak gün­cel du­ru­ma bir çı­kış yo­lu bu­la­bi­le­cek güç­te ol­ma­dı­ğı­nı ger­çek­le­şen bir işa­ret ola­rak ka­bul et­mek ge­re­kir, bur­ju­va­zi­yi bir sa­vaş po­li­ti­ka­sı­na baş­vur­ma­ya zor­la­yan da bu­dur.”(64)

Pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü, Pa­ris Ko­mü­nü’n­de ce­nin iken, 1917 Ekim Dev­ri­mi’yle ilk kez Rus­ya’da ta­rih sah­ne­si­ne çık­mış­tır; o gü­ne dek de­ği­şen bü­tün top­lum bi­çim­le­rin­de, sö­mü­rü­cü sı­nıf­lar­dan bi­ri ala­şa­ğı edil­miş, bir baş­ka sö­mü­rü­cü sı­nıf si­ya­si ik­ti­da­rı al­mış­tır; Ekim Dev­ri­mi’nde ise ilk kez, o gü­ne dek sö­mü­rü­len ve ezi­len sı­nıf­lar, iş­çi­ler ve emek­çi kit­le­ler ik­ti­da­rı ele ge­çir­di­ler. Pro­le­tar­ya dev­ri­mi ve pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü ile kar­şı dev­rim ve fa­şist dik­ta­tör­lük ol­gu­su ara­sın­da, ne­den so­nuç iliş­ki­le­ri açı­sın­dan di­ya­lek­tik bir bağ var­dır.

Le­nin’e gö­re:
“Pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü, emek­çi­le­rin ön­cü­sü pro­le­tar­ya ile emek­çi­le­rin pro­le­ter ol­ma­yan çok sa­yı­da­ki ta­ba­ka­sı ara­sın­da­ki (kü­çük­ bur­ju­va­zi, kü­çük par­ton­lar, köy­lü­lük, ay­dın­lar vb.) ya da bu ta­ba­ka­la­rın ço­ğun­lu­ğu ara­sın­da­ki sı­nıf it­ti­fa­kı­nın özel bir bi­çi­mi­dir; bu it­ti­fak, ser­ma­ye­ye kar­şı bir bi­çi­mi­dir; bu it­ti­fak, ser­ma­ye­ye kar­şı yö­nel­miş, ser­ma­ye­nin tam yı­kı­lı­şı­nı, bur­ju­va­zi­nin di­ren­ci­nin ve can­lan­ma ça­ba­la­rı­nın ta­ma­miy­le ezil­me­si­ni he­def al­mış, sos­ya­liz­min ke­sin ku­ru­lu­şu­nu ve sağ­lam­laş­tı­rıl­ma­sı­nı amaç­la­mış bir it­ti­fak­tır.”(65)

Pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün yö­ne­ti­mi ko­nu­sun­da Le­nin şöy­le der:
“La­tin­ce, bi­lim­sel, ta­rih­sel ve fel­se­fi bir de­yim olan pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün, da­ha ba­sit bir di­le çev­ril­di­ğin­de an­la­mı şu­dur; emek­çi­le­rin ve sö­mü­rü­len­le­rin bü­tün kit­le­si­ni, ser­ma­ye­nin bo­yun­du­ru­ğu­nun yı­kıl­ma­sı mü­ca­de­le­sin­de, yı­kı­lış sı­ra­sın­da; za­fe­rin ko­run­ma­sı ve sağ­lam­laş­tı­rıl­ma­sı mü­ca­de­le­sin­de; sı­nıf­la­rın ta­ma­miy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı için ve­ri­len bir mü­ca­de­le­de, yal­nız be­lir­li bir sı­nıf —kent iş­çi­le­ri, ve ge­nel ola­rak, fab­ri­ka iş­çi­le­ri, sa­na­yi iş­çi­le­ri— yö­ne­te­bi­lir.”(66)

Açık­ça gö­rü­le­ce­ği gi­bi, pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü,
• sa­na­yi pro­le­tar­ya­sı­nın ön­cü­lü­ğün­de­ki pro­le­tar­ya­nın;
• kü­çük­ burj­va­zi, kü­çük pat­ron­lar, köy­lü­lük, ay­dın­lar vb. ile it­ti­fa­kı te­me­li­ne da­ya­lı;
• ser­ma­ye­nin tam dev­ril­me­si ve sos­ya­liz­min ke­sin ola­rak ku­rul­ma­sı ve sağ­lam­laş­tı­rıl­ma­sı­nı amaç­la­yan
bir yö­ne­tim bi­çi­mi­dir.

Sı­nıf­la­rın ta­ma­miy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı, pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün ni­hai ama­cı­dır; sı­nıf­la­rın or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı, ay­nı za­man­da, ön­ce pro­le­tar­ya­nın ken­di var­lı­ğı­nı, sı­nıf­la­rı or­ta­dan kal­dır­ma­sı ve son­ra da dik­ta­tör­lü­ğü­nü sön­dür­me­si­dir.

Bu­ra­da, üze­rin­de önem­le du­rul­ma­sı ge­re­ken bir nok­ta, pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün ken­di için­de ge­çi­re­ce­ği de­ği­şim ve aşa­ma­la­rın kav­ran­ma­sı so­ru­nu­dur. Pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün sı­nıf­sal özü ile top­lum­sal da­ya­nak­la­rı­nı bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­ma­mak ge­re­kir. Bu nok­ta kav­ran­maz­sa, bi­ze şöy­le bir so­ru yö­nel­ti­le­bi­lir.

De­ne­bi­lir ki, küçük burjuva­zi, kü­çük pat­ron­lar ve köy­lü­lük, sı­nıf­la­rın tam ola­rak or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı­nı mı amaç­lı­yor­lar?

On­la­rın, ay­nı sı­nıf özel­lik­le­ri ta­şı­dık­la­rı sü­re­ce, böy­le bir di­lek­le­ri ola­maz. An­cak pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü, on­la­rı uzun bir sü­reç içe­ri­sin­de şu ya da bu yol­la de­ğiş­tir­me­yi ba­şa­ra­bi­lir­se, on­la­rı pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün te­mel he­def­le­ri doğ­rul­tu­sun­da bi­çim­le­ye­bi­lir­se, bu söz ko­nu­su ola­bi­lir. Bu gö­re­vi ba­şa­ra­mı­yor­sa, za­ten ken­di var­lı­ğı da, pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü de teh­li­ke­de­dir. Bu­gün Sov­yet­ler Bir­li­ği’nde, Do­ğu Av­ru­pa ül­ke­le­rin­de Çin’de gör­dü­ğü­müz gi­bi, ge­ri­ye dö­nüş ka­çı­nıl­maz olur. Bu so­run, ko­nu­muz dı­şı­na taş­tı­ğı için üze­rin­de dur­ma­ya­ca­ğız.

Sı­nıf içe­ri­ği­nin kav­ran­ma­sı so­ru­nu, fa­şizm ve fa­şist dik­ta­tör­lük için de çok önem­li bir nok­ta­dır. Fa­şiz­min sı­nıf­sal özü ile onun kit­le­sel da­ya­nak­la­rı­nın top­lum­sal bi­le­şim­le­ri­ni bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­mak fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­yi ka­rar­tır, za­af­la­ra uğ­ra­tır. Bu­gün ül­ke­miz­de, fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­de “fa­şist dik­ta­tör­lük” ta­nı­mı­nı ge­li­şi­gü­zel kul­lan­ma­nın ya­nı sı­ra en bü­yük ya­nıl­gı­lar­dan bi­ri de bu­dur. Fa­şiz­min sı­nıf­sal özü ile kit­le­sel-top­lum­sal da­ya­nak­la­rı­nı bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­ran si­ya­si grup­lar fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­ye ağır dar­be­ler in­dir­miş­ler­dir.

Fa­şist dik­ta­tör­lük, em­per­ya­list ka­pi­ta­list ül­ke­ler­de, te­kel­ci bur­ju­va­zi­nin en şo­ven, en ge­ri­ci ke­si­mi­nin, baş­ta pro­le­tar­ya ol­mak üze­re, emek­çi kit­le­le­ri, or­ta sı­nıf­lar, küçük burjuva­zi ve ay­dın­lar üze­rin­de­ki en kan­lı, en zor­ba dik­ta­tör­lü­ğü­dür. Ko­min­tern, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğü şöy­le tı­nım­lar: “… fi­nans ka­pi­ta­lin en ge­ri­ci, en şo­ven ve en em­per­ya­list un­sur­la­rı­nın açık te­rör­cü dik­ta­tör­lü­ğü…”(67)

Pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün yö­ne­ti­ci gü­cü sa­na­yi pro­le­tar­ya­sı­dır; pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü­nün içe­ri­ği­ni be­lir­le­yen pro­le­tar­ya­nın ide­olo­ji­si, si­ya­se­ti, ör­güt­sel an­la­yı­şı, top­lum­sal-eko­no­mik an­la­yı­şı­dır.

Fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün yö­ne­ti­ci gü­cü ise, em­per­ya­list ül­ke­ler­de em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin en ge­ri­ci ke­si­mi­dir; ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de de em­per­ya­liz­me, özel­lik­le de en ge­ri­ci em­per­ya­list­le­re bağ­lı iş­bir­lik­çi­le­rin yön­len­di­ri­ci­li­ği söz ko­nu­su­dur.

“Ko­mü­nist En­ter­nas­yo­nal, Al­man bur­ju­va­zi­si­nin ken­di ik­ti­da­rı­nı kur­ma­sı sı­ra­sın­da de­ği­şik grup­lar ara­sın­da yön­tem­den do­ğan gö­rüş ay­rı­lık­la­rı­nın bu­lun­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir. Var­ga’nın ka­nıt­la­rı­na gö­re, özel­lik­le ağır sa­na­yi te­kel­le­ri, hiç­bir sı­nır ta­nı­ma­yan bir dik­ta­tör­lük zor­lar­ken, tü­ke­tim sa­na­yi ve ti­ca­ri ke­si­me ege­men olan te­kel­ler, o za­ma­na de­ğin uy­gu­la­ya ­gel­dik­le­ri bas­kı yön­tem­le­rin­den ay­rıl­mak is­te­me­miş­ler­dir.

“Bir yan­da de­rin­le­şen eko­no­mik ve po­li­tik bu­na­lım, öte yan­da kit­le­le­rin ar­tan dev­rim­ci bi­lin­ci so­nu­cun­da, fa­şist yön­tem­le­re yö­ne­len te­kel­ci ka­pi­ta­liz­min en sal­dır­gan ke­sim­le­ri is­tek­le­ri­ne ka­vuş­muş­lar­dır. Bun­lar ‘ka­pi­ta­list yol­dan bu­na­lım­dan çık­ma­yı ve ken­di özel çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da pro­le­tar­ya­yı za­lim­ce bas­kı al­tı­na al­ma­yı’ de­ne­miş­ler­dir. Sos­yal De­mok­ra­si­den ya­na bir bö­lük Al­man bur­ju­va­zi­si ise, bu za­lim uy­gu­la­ma­nın, te­kel­ci ka­pi­ta­liz­min tek yo­lu olup ol­ma­dı­ğı­nı tar­tış­mış ve ken­di özel çı­kar­la­rın­dan, ağır sa­na­yi­nin çı­kar­la­rı uğ­ru­na fe­da edi­lip edil­me­me­si yö­nün­de ka­rar­sız kal­mış­tır.

“Bu tah­lil­ler Ko­mü­nist En­ter­nas­yo­na­li, fa­şizm teh­li­ke­si­nin as­lın­da bü­yük ser­ma­ye­den de­ğil, te­kel­ci ser­ma­ye­nin en sal­dır­gan ke­sim­le­rin­den kay­nak­lan­dı­ğı gö­rü­şü­ne gö­tür­müş­tür. Bu te­kel ke­sim­le­ri ül­ke­de­ki çe­liş­ki­le­ri açık te­rör­le çöz­me­de, iş­çi sı­nı­fı ve onun dev­rim­ci par­ti­si ile di­ğer ile­ri­ci güç­le­ri sin­dir­me­de ve özel­lik­le Sov­yet­ler Bir­li­ği’ne kar­şı ge­niş­le­me emel­le­ri­ni ger­çek­leş­tir­me­de tek yol ola­rak fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün ku­ru­lu­şu­nu gör­müş­ler­dir.”(68)

Em­pe­ra­lizm, ka­pi­ta­liz­min ve ge­nel ola­rak ka­pi­ta­list­le­rin ege­men­li­ği­ni de­ğil, ma­li ser­ma­ye­nin ege­men­li­ği­ni ifa­de eder. Fa­şizm ve faş­ist dik­ta­tör­lük, sı­nıf­sal özü ba­kı­mın­dan ma­li ser­ma­ye­ye da­yan­mak­la bir­lik­te, en ge­ri­ci, en sal­dır­gan ke­si­mi­nin ide­olo­ji­si ve yö­ne­tim bi­çi­mi­dir. Fa­şiz­min sı­nıf­sal ni­te­li­ği ve fa­şist kit­le ey­lem­le­ri­nin sı­nıf­sal ya­pı­la­rı­nı ve bi­le­şim­le­ri­ni bir­bir­le­ri­ne ka­rış­tır­ma­mak ge­re­kir.

“Fa­şiz­min, ma­li ser­ma­ye­nin en sal­dır­gan ke­sim­le­ri­nin açık dik­ta­tör­lü­ğü ola­rak sap­tan­ma­sın­dan son­ra bir baş­ka nok­ta da­ha be­lir­len­miş­tir: Fa­şizm, te­kel­ci ser­ma­ye­ye kit­le ta­ba­nı oluş­tur­mak ama­cıy­la küçük burjuva­zi­ye gü­ven ver­mek­le işe baş­la­mak­ta­dır. Kü­çük­ bur­ju­va­zi için­de ilk an­da kit­le ta­ba­nı sağ­lan­dık­tan son­ra fa­şizm, bu kez köy­lü­ler­e, kü­çük es­na­fa, me­mur­la­ra ve özel­lik­le bü­yük kent­ler­de hiç­bir sı­nı­fa gir­me­yen öğe­le­re —lüm­pen pro­le­tar­ya­ya, Y. G.— yö­nel­mek­te­dir. İş­çi sı­nı­fı içi­ne sız­ma yö­nün­de de bü­yük öl­çü­de is­tek­li­dir.”(69)

Ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de de fa­şist dik­ta­tör­lük, özü ba­kı­mın­dan em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin çı­kar­la­rı­nın ko­run­ma­sı­na hiz­met eder. Bu ne­den­le, ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de fa­şizm, bir bü­tün ola­rak ege­men sı­nıf­la­rın de­ğil, em­per­ya­liz­me en ba­ğım­lı bur­ju­va­zi­nin çı­kar­la­rı­nı on­la­rın var­lı­ğın­da gö­ren ge­ri­ci or­tak­la­rı­nın yön­len­di­ri­ci­li­ğin­de, em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­nı te­mel alır. İş­bir­lik­çi bur­ju­va­zi, en ba­ğım­lı ol­du­ğu em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­nı te­mel alır. İş­bir­lik­çi bur­ju­va­zi, en ba­ğım­lı ol­du­ğu em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­nı öne çı­kar­mak zo­run­da­dır. Ken­di çı­kar­la­rı em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­na bağ­lı­dır. Çün­kü “Ma­li ser­ma­ye, eko­no­mik ve ulus­la­ra­ra­sı iliş­ki­ler­de o den­li önem­li ve bü­yük bir güç­tür ki, si­ya­sal an­lam­da tam ba­ğım­sız­lı­ğa sa­hip dev­let­le­re bi­le bo­yun eğ­di­re­bi­lir; za­ten eğ­dir­mek­te­dir de (…) Ama, kuş­ku yok ki, ma­li ser­ma­ye­ye en bü­yük ‘ra­hat­lı­ğı’, en bü­yük üs­tün­lük­le­ri sağ­layan şey, o bo­yun eğ­miş bu­lu­nan halk­la­rın ve ül­ke­le­rin si­ya­sal ba­ğım­sız­lık­la­rı­nı da yi­tir­mek­te ol­ma­sı­dır.”(70)

Bir ül­ke­nin si­ya­sal ba­ğım­sız­lı­ğı­nı adım adın yi­tir­me­si ne an­la­ma ge­lir?
Her şey­den ön­ce, ül­ke­nin, eko­no­mik ve ma­li açı­dan em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lı­ğı­nın en yo­ğun nok­ta­ya ulaş­tı­ğı, em­per­ya­list “yar­dım” ol­mak­sı­zın içi­ne düş­tü­ğü eko­no­mik-top­lum­sal-si­ya­sal bu­na­lım­dan çı­ka­ma­dı­ğı an­la­şı­lır. Bu­na­lı­mın ana ne­den­le­ri­ne ba­kı­lır­sa gö­rü­lür ki, ya­ra­tı­cı­sı bel bağ­la­nan em­per­ya­list “yar­dım”lar­dır. “Yar­dım”sız yü­rü­me­si de ola­nak­sız­dır. Çün­kü bü­tün eke­no­mi­si­ni bu­na gö­re bi­çim­le­miş­tir. Em­per­ya­liz­min “yar­dım”ı, ero­in sa­tı­cı­sı­nın, in­san­la­rı ero­ine alış­tır­ma­sı­na ve bu alış­kan­lık te­me­lin­de ken­di­ni ayak­ta tut­ma­sı­na ben­zer. Böy­le­si­ne bir çık­maz içi­ne gir­miş bir ül­ke­nin si­ya­sal ba­ğım­sız­lı­ğı bi­çim­sel­dir. Böy­le bir ül­ke­de ege­men si­ya­set, o ül­ke­nin ege­men sı­nıf­la­rı­nın çı­kar­la­rı­nı ko­ru­yan ve on­la­rın çı­kar­la­rı­nı te­mel alan bir si­ya­set ol­mak­tan çok, o ül­ke­nin ege­men­le­ri­ni de pen­çe­si al­tı­na al­mış olan em­per­ya­list­le­rin çı­kar­la­rı­nı ko­ru­yan bir si­ya­set­tir. Bu si­ya­se­ti be­lir­le­yen de eko­no­mik ve ma­li ba­ğım­lı­lık ko­şu­lla­rı­dır. Ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de, dev­le­tin si­ya­sal bi­çi­mi­ni da­ha da ge­ri­ci­leş­ti­ren ve fa­şist­leş­ti­ren te­mel ne­den bu­dur. Ser­ma­ye gir­di­ği her ül­ke­ye ken­di ya­sa­la­rı­nı da be­ra­be­rin­de gö­tü­rür. Ser­ma­ye ih­ra­cı, ay­nı za­man­da fa­şiz­min, ide­olo­jik, si­ya­si ve top­lum­sal to­hum­la­rı­nın da ih­ra­cı­dır.

Ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de, fa­şist dik­ta­tör­lük­ler, bi­rin­ci de­re­ce­de em­per­ya­liz­min, ikin­ci de­re­ce­de de iş­bir­lik­çi­le­ri­nin çı­kar­la­rı­nı te­mel alır. Fa­şizm­den çı­kar uman küçük burjuva­zi­nin bir ke­si­mi, köy­lü­lü­ğün bir ke­si­mi, or­ta sı­nıf­la­rın bir ke­si­mi, lüm­pen pro­le­tar­ya, hat­ta sı­nıf bi­lin­ci­ne var­ma­mış, si­ya­si ola­rak ge­ri pro­le­tar­ya, fa­şiz­min kit­le­sel da­ya­nak­la­rı­nı oluş­tu­rur­lar.

“Fa­şiz­min ge­liş­me­si ve fa­şist dik­ta­tör­lük, ül­ke­le­rin ta­ri­hi, sos­yal ve ik­ti­sa­di şart­la­rı­na, mil­li özel­lik­le­ri­ne ve ulus­la­ra­ra­sı du­rum­la­rı­na gö­re çe­şit­li ül­ke­ler­de çe­şit­li bi­çim­le­re bü­rü­nür.” (71) Bu­nun ya­nı sı­ra, bir ül­ke­de­ki fa­şiz­min ge­liş­me­si ve fa­şist dik­ta­tör­lü­ğün ni­te­li­ği, tüm dün­ya­da ge­li­şen si­ya­sal-top­lum­sal-eko­no­mik iliş­ki­ler ve çe­liş­ki­le­re sı­kı sı­kı­ya bağ­lı­dır. Özel­lik­le ya­rı sö­mür­ge ül­ke­ler­de fa­şiz­min ge­liş­me­si ve fa­şist dik­ta­tör­lük, em­per­ya­list­ler ara­sı çe­liş­me­le­re de sı­kı sı­kı­ya bağ­lı­dır. Çün­kü em­per­ya­list­ler ara­sı re­ka­bet, ra­kip­le­ri bir­bir­le­ri­nin kay­nak­la­rı­nı ku­rut­ma­ya yö­nel­tir.

Le­nin der ki: “Eko­no­mik ola­rak em­per­ya­lizm te­kel­ci ka­pi­ta­lizm­dir. Tam te­ke­le sa­hip ola­bil­mek için, bü­tün re­ka­be­tin yok edil­me­si ge­re­kir ve sa­de­ce iç pa­zar­da (bel­li bir dev­le­tin) de­ğil ay­nı za­man­da dış pa­zar­lar­da, bü­tün dün­ya­da yok edil­me­si ge­re­kir. ‘Fi­nans ka­pi­tal ça­ğın­da’ ya­ban­cı bir ül­ke­de da­hi re­ka­be­ti yo­ket­mek eko­no­mik ola­rak müm­kün mü­dür? El­bet­te müm­kün de­ğil­dir. Bu ra­ki­bin ma­li ba­ğım­lı­lı­ğı yo­luy­la ve onun ham­mad­de kay­nak­la­rı­na ve so­nun­da bü­tün iş­let­me­le­ri­ne el ko­yul­ma­sı yo­luy­la ya­pıl­mak­ta­dır.”(72)

Em­per­ya­list ül­ke­ler­de, fa­şist dik­ta­tör­lük, em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin en ge­ri­ci ke­sim­le­ri­nin çı­kar­la­rı­nı doğ­ru­dan sa­vun­ma­yı te­mel alır­ken, ya­rı sö­mürge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de, var­lı­ğı ve ge­liş­me­si em­per­ya­list­le­re bağ­lı iş­bir­lik­çi­ler ara­cı­lı­ğıy­la, yi­ne em­per­ya­liz­min, özel­lik­le de en ge­ri­ci ve sal­dır­gan em­per­ya­list­le­rin çı­kar­la­rı sa­vu­nu­lur. So­nuç ba­kı­mın­dan, fa­şist dik­ta­tör­lük, is­ter em­per­ya­list ül­ke­ler­de ol­sun, is­ter ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de ol­sun, te­mel ola­rak em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­nı sa­vu­nur ve bu doğ­rul­tu­da ken­di­ni bi­çim­ler.

Özet­ler­sek:
Fa­şizm ile em­per­ya­lizm ara­sın­da sis­tem­li bir iliş­ki var­dır.
Fa­şizm, em­per­ya­lizm ve pro­le­tar­ya dev­rim­le­ri ça­ğı­na öz­gü bir ol­gu­dur.
Fa­şizm, en ge­ri­ci en em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin ide­olo­ji­si ve si­ya­se­ti­ni ifa­de eder.
Fa­şizm, ulu­sal ve ulus­la­ra­ra­sı plan­da, az­gın­laş­mış kar­şı dev­rim­dir. Çün­kü fa­şizm, em­per­ya­liz­min ve em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı ül­ke­le­rin içi­ne düş­tük­le­ri ge­nel eko­no­mik-top­lum­sal bu­na­lı­mın ağır yü­kü­nü, özel­lik­le sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke halk­la­rı­nın sır­tı­na yık­ma­nın bir ara­cı ola­rak, açık ge­liş­me­si­ni ya­rı sö­mür­ge ve ba­ğım­lı ül­ke­ler­de gös­ter­mek­te­dir.

“Pa­zar­la­rın, ham­mad­de kay­nak­la­rı­nın ve nu­füz alan­la­rı­nın ye­ni­den pay­la­şıl­ma­sıy­la buh­ran­dan çı­kış yo­lu ara­yan bur­ju­va­zi (em­per­ya­list bur­ju­va­zi Y.G.) yo­ğun bir şe­kil­de ye­ni sa­vaş ha­zır­lı­ğı için­de­dir. Si­lah­lan­ma hum­ma­lı bir şe­kil­de art­mak­ta, eko­no­mi sa­vaş gö­rev­le­ri için do­na­tıl­mak­ta, iş­çi­ler için ye­ni as­ke­ri zin­dan­lar ku­rul­mak­ta­dır. vs.

“Bur­ju­va­zi­nin ik­ti­sa­di iler­le­yi­şi ve sa­vaş ha­zır­lık­la­rı, ge­niş kit­le­le­rin güç­le­nen di­re­ni­şi­ne yol açı­yor. Bir­çok ül­ke­de git­tik­çe bü­yü­yen iş­çi kit­le­le­ri, ko­mü­nist par­ti­le­rin ön­der­li­ğin­de, dev­rim­ci mü­ca­de­le yo­lu­nu se­çi­yor.

“Bu şart­lar al­tın­da bur­ju­va­zi (özel­lik­le iki sü­per dev­le­tin em­per­ya­list bur­ju­va­zi­si Y. G.) emek­çi kit­le­le­ri soy­mak ve sa­vaş ha­zır­lı­ğı si­ya­se­ti­ni da­ha iyi sür­dü­re­bil­mek için bü­tün ül­ke­ler­de dik­ta­tör­lü­ğü­nü da­ha kuv­vet­len­di­ri­yor ve de­mok­ra­tik hak ve hür­ri­yet­le­rin son ka­lın­tı­la­rı­nı da yok ede­rek bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­nün fa­şist şek­li­ne da­ha sık baş­vu­ru­yor. Fa­şiz­min esas gö­re­vi, pro­le­tar­ya­nın sı­nıf ör­güt­le­ri­nin ezil­me­si, dev­rim­ci pro­le­ter ön­cü­nün mad­di ola­rak yok edil­me­si, bir te­rör re­ji­mi­nin, ka­nun­suz­luk re­ji­mi­nin ve mil­yon­lar­ca emek­çi için ka­ran­lık bir kö­le­lik re­ji­mi­nin ku­rul­ma­sı­dır.

“Bur­ju­va­zi­nin en em­per­ya­list ve en şo­ven un­sur­la­rı­nın tem­sil­ci­si olan fa­şizm, dün­ya­nın ye­ni­den pay­la­şıl­ma­sıy­la buh­ran­dan bir çı­kış yo­lu ara­mak­ta ve mil­li­yet­çi ve­ya ırk­çı kış­kırt­may­la ge­niş kit­le­le­ri al­dat­ma­ya, bir­bi­ri­ne dü­şür­me­ye ve ye­ni bir em­per­yalist savaş çıkart­maya uğ­raş­mak­tadır.”(73)

1979 Şubat’ın­da Güney’in 14. sayısın­da yayın­lan­dı. Bu makalenin devamı 15. sayıda yayın­lanacak­tı, an­cak Güney sıkıyönetim makam­ların­ca kapatıl­dığı için yayın­lanamadı.