KAYSERİ KONUŞMALARI —III
Soru: İçinde bulunduğumuz şu tarihi aşamada, hedefimizin ABD emperyalizmi ve onların en azgın işbirlikçisi faşistler olduğunu söylüyorsunuz. Bunun yanında, mücadelenin başarısını, revizyonizmin, oportünizmin, her türden gericiliğin ve maceracılığın yenilgisine bağlıyorsunuz. Burada, sizce en başta ele alınması ve mücadele edilmesi gereken tehlike olarak neyi saptıyorsunuz?
Yılmaz Güney: Proleter devrimci hareketin önünde engel olarak bulunan modern revizyonizm… revizyonizm, sağ ve “sol” oportünizm, reformculuk, doğmatizm, sekterizm, maceracılık, subjektivizim gibi tehlikeleri içinde, en başta ele alınması gereken modern revizyonizmdir. Özellikle bazı ülkelerde devlet olanaklarını da elinde bulundurmuş olmasından gelen avantajlarını da hesaba katarsak, uluslararası proleter devrimci hareket için en tehlikeli düşman olma özelliğini hâlâ korumaktadır.
Revizyonizme, onların gizli açık uzantılarına karşı, kültür-sanat alanları da içinde olmak üzere, bütün alanlarda tutarlı bir mücadele sürdürülmeden, ideolojik ve siyasi bakımdan yönlendiriciliği ve etkinliği yenilgiye uğratılmadan, diğer sapmalara karşı olsun, faşizme ve emperyalizme karşı olsun başarı kazanılamaz, devrim hedeflerine sağlıkla ulaşılamaz.
Sınıf kökleri var oldukça revizyonizm her zaman ciddi bir tehlike olarak var olacaktır. Ve biz, revizyonizmle, sınıfsız topluma dek, iç içe, yan yana olacağız ve onun maddi köklerini, yani ulusal ve uluslararası plandaki köklerini kurutmak için mücadele edeceğiz. Revizyonizme karşı mücadele, sınıfsız toplumun inşasına dek sürecektir. Revizyonizm, türlü kılık ve görünümlerde, geriye dönüşün teorilerini tezgahlamaktadır ve kendisini Marksist-Leninist genel doğrularla gizlemeye çalışmaktadır. Her türlü sapmanın kaynağı revizyonizmdir.
Bu arada belirtmek isterim ki, mücadele edilmeyen ya da küçümsenen herhangi bir sapmanın da en tehlikeli hale gelebileceğini unutmamak gerekir. Sağ ve “sol” oportünizmin, maceracılığın, doğmatizmin, sekterizmin ve reformculuğun da proleter devrimci hareket önünde yarattığı engeller mücadele ile kaldırılmalıdır.
Yalnız, sözlerimden şu yanlış anlam çıkartılmamalıdır. Nasılsa esas tehlike modern revizyonizmdir. Öyleyse, faşizme ve emperyalizme karşı mücadele talidir. Böyle bir siyaset izleyenler teoride ne denli keskin olurlarsa olsunlar, pratikte ABD ve AET emperyalistlerinin ve işbirlikçilerinin ekmeklerine yağ sürerler ve giderek onların saflarında yerlerini alırlar; böyle unsurlar vardır. Bu sağ oportünizmdir. Faşizmi ve her türden emperyalizmi ve gericiliği yenebilmemiz için, bu nedenle, revizyonizme ve oportünizme karşı mücadele esastır diyoruz. Revizyonizme karşı mücadele etmeksizin, diğer sapmalara karşı mücadele edilemez. Çünkü bütün sapmalar, özünde revizyonizmin şu ya da bu biçimi, veya şu ya da bu tondaki biçimleridir. Kısaca, her türden sapmanın anası revizyonizmdir. Ayrıca faşizme ve emperyalizme karşı mücadele ancak ve ancak, modern revizyonizme ve onun uluslararası köklerine, onların çeşitli kılıktaki yardakçılarına karşı mücadele temelinde başarı kazanabilir. Yani faşizme ve emperyalizme karşı mücadele, revizyonizme ve sosyal emperyalizme karşı mücadeleden kesinlikle ayrılamaz. Faşizm ve sosyal-faşizm, zaman zaman aynı pınarlardan su içerler. Aralarındaki rekabet ve çelişmelerin içeriği gözden ırak tutulmamak kaydıyla, bunlara karşı verilecek mücadele mutlaka birleştirilmelidir. Değişen tarihi koşullarda, birinden birine yaslanmamak ve onların ekmeğine yağ sürmemek kaydıyla, aralarındaki çelişmelerden yararlanmak gerekir.
Şu noktayı önemle belirtmeyi gerekli görüyorum. Bugün revizyonist saflarda, öylesine dürüst ve içten insanlar vardır ki, maceracı saflarda öylesine yiğit ve kararlı insanlar vardır ki, bunlar sahip oldukları siyasetlerin içeriğini kavramadıkları için oradadırlar. Onlara karşı, devrimci esnekliği göstermemek, onları kazanmak için gayret göstermemek büyük bir hata olur.
Şu bir gerçektir ki, proleter devrimci düşünce ile halkın çeşitli kesimlerinin etkisinde kaldığı revizyonist, reformist ve benzeri her türlü burjuva düşünce ve eğilimler arasındaki çelişme, uzlaşmaz sınıf çelişmeleridir. Bu tip düşünce biçimlerine karşı uzlaşmaz mücadele verilmelidir. Fakat öyle insanlar vardır ki, en içten duygularla halkın kurtuluşu amacını taşıyorlar, gerçekten devrim isteğiyle doludurlar. Gelgelelim, bilgi, deney, araştırma ve inceleme yetersizlikleri nedeniyle, proleter devrimci ideolojiye aykırı düşüncelere ve eğilimlere sahiptirler. Bu insanlarla, proleter devrimci düşünceye sahip insanlar arasındaki çelişmeler, genellikle uzlaşmaz çelişmeler değildir. Çoğunlukla halk arasındaki uzlaşır çelişmelerdir. Bu nedenle, yanlış düşüncelere karşı tavrımız ile sağ olsun “sol” olsun, yanlış düşüncelere sahip insanlara karşı almamız gereken tavrı birbirine karıştırmamalıyız. Yanlış düşüncelere karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütürken, yanlış düşüncelere sahip arkadaşlarla, onları yanlışlardan arındırabilmek için uzlaşmalı ve onları sabırla eğitmeliyiz, ikna etmeye çalışmalıyız.
Şu nokta iyice aklımıza yazılmalıdır: Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarından kaynaklanan ideolojiler ve siyasetler uzlaşamazlar. İki çizgi arasındaki siyasi mücadelenin sonucunu en sonunda silahlar belirleyecektir. Bu noktayı iyi kavramalıyız. Yanlış görüşlü arkadaşları eğitmek, onları kazanmak için gerekli sabrı göstermemek, onları namluların ucuna teslim etmek demektir ki, bu tavır, cinayete başında seyirci kalmakla, boğulma olasılığı bulunan bir insana yüzme öğretme olanağımız varken, bu olanağı kullanmama ile benzerlik gösterir.
Halktan insanları, arkadaşlarımızı, en son umut kırıntısının yok olacağı ana dek, yanlış siyasetlerin etkisinden kurtarmak için yoğun, bilime dayalı bir çaba göstermeliyiz. Bu çabayı göstermemişsek, içimizde kuşku varsa, karar anında elimiz titreyebilir. Tereddüte düşmemek için, geçtiğimiz ve geçeceğimiz yolun doğruluğuna, taktik ve çalışma biçimlerimizin doğruluğuna bize düşen sorumluluk ve görevleri sonuna dek yerine getirdiğimize kesinlikle kuşkumuz olmamalıdır.
Sınıflar mücadelesi soyut bir şey değildir. Sınıf mücadelesi, emperyalistlere ülkemizi ve halkımızı sömüren sınıflara, onların siyaset, ideoloji, kültür ve yarattıkları toplumsal alışkanlık ve eğilimlere karşı ve bunların maddi ve toplumsal temellerine karşı yürütülen bir mücadeledir. Sömürücü sınıfları ve onların ekonomik, anti demokratik siyasi ve toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmayı amaçlar. Bunun için, Marksizme yabancı ne varsa, feodal, küçük burjuva ve burjuva fikirlere karşı mücadeleyi içerir. Revizyonist, reformist ideolojilere karşı, sağ ve “sol” oportünist eğilimlere karşı mücadeleyi içerir. İçimizde yürüttüğümüz sınıf mücadelesi ile dışa karşı yürüttüğümüz sınıf mücadelesini canlı biçimde birleştirmeliyiz.
Öte yandan, revizyonizme karşı mücadele adı altında, geçmişte ve günümüzde her şeyin olumlu ve olumsuz yanlarını doğru değerlendiremeyen, yanlış tutumları yüzünden bir yığın iyi niyetli ve dürüst unsuru ürküterek revizyonizme ve oportünizme hizmet eden kişiler ve gruplar, izledikleri sekter, tek yanlı siyasetleriyle, revizyonistlerden daha çok devrime zarar vermişlerdir, vermektedirler. Bu siyasetler, bir yığın dürüst unsuru revizyonizmin ve oportünizmin karanlığına değil, bilimsel sosyalizmin aydınlığına çekmekle görevlidirler.
Revizyonizmin etkisinde kalan aydınlara, sanatçılara, işçilere, köylülere ve tüm emekçilere karşı, esnek, anlayışlı, öğretici, onları uzun bir süreç içinde revizyonizmin sınıfsal içeriğini kavratarak eğitmeyi, kazanmayı amaçlayan bir siyaset izlenmesi gerekliliğine inanıyorum ve bunu başarmaya çalışıyorum. Bu nedenle bana yöneltilecek, muhtemel “revizyonizmle uzlaşıyor”, “oportünizmle uzlaşıyor” ve hatta “revizyonist”, “oportünist” vb. suçlamalarını da umursamıyorum.
Ve hatta, açıkça şunu bile söylemekten çekinmiyorum: Bazı insanlar ve gruplar, benim düşündüğüm gibi düşünmüyor olabilirler, özellikle de Sovyetler Birliği’nin şu gün içinde bulunduğu durumu kavramamış olabilirler, benim düşündüğüm programı bile kabul etmiyor olabilirler. Eğer hayatın bana kazandırdığı deneyler ve yetenekler, belli konularda o insanlarla birlikte davranmamı, birlikte yürümemi uygun görüyorsa, ben o insanlarla birlikte yürümekten zerre kadar çekinmem. O insanlarla, birliğim üç gün sonra bitecek bile olsa, ben o üç günü birlikte yürümek için gerekli esnekliği gösterir ve gerekli adımları atarım ve böyle de yapıyorum, böyle yapmaya da devam edeceğim. İnanıyorum ki, o insanların devrim isteyen özleri, bizi, ortak eylemler, ortak çabalar sürecinde, proleter devrimci saflarda birleştirecektir.
İzin verirseniz, Lenin’den bir bölüm okumak istiyorum: “…Bugün binlerce çevre bizim yardımımız olmadan, kesin bir program ve amaç saptamadan sadece olayların etkisiyle her yerde ortaya çıkmaktadır. Sosyal-Demokratlar bu çevrelerin mümkün olduğu kadar çoğuyla doğrudan ilişki kurmayı ve güçlendirmeyi, bunlara yardım etmeyi, kendi bilgi ve deneylerinden onları yararlandırmayı ve kendi devrimci inisiyatifleriyle onları harekete geçirmeyi kendilerine görev edinmelidirler. Açıkça anti sosyal demokrat olanlar hariç, böyle çevrelerin ya doğrudan doğruya Parti’ye katılmalarını ya da kendilerini Parti ile aynı çizgiye getirmelerini sağlayın. İkinci durumda onlardan, programımızı kabul etmelerini ve bizimle mutlaka örgütsel ilişkilere girmelerini istememeliyiz. Sosyal demokratların bunlar arasında etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, bunların uluslararası devrimci sosyal demokrasi davasına sempatileri ve protesto havaları yalnız başına bile yeterlidir; çünkü bu sempatizan çevreler olayların etkisi altında önce demokratik yardımcılar ve daha sonra da sosyal demokrat İşçi Sınıfı Partisi’nin inanmış üyeleri haline geleceklerdir.”(1)
Yalnız burada, Lenin’in kemikleşmiş unsurlarla, sempatizan ve yeni unsurları birbirinden ayrı ele aldığını unutmamak gerekir.
Bir devrimci başlıca nelere dikkat etmelidir?
Birincisi teoridir. Devrimci teori olmadan devrimci pratiğin olmayacağı açıktır. İkincisi amaç, üçüncüsü bu amaca kimlerle, nasıl ulaşılacağı konularının berraklaştırılması, dördüncüsü de çalışma biçimi ve yöntem sorunudur.
Bir devrimci, bilimsel sosyalizmin temel ilkelerine, bütün hayatı boyunca sadık olmalıdır. Bir devrimcinin yurdunu ve halkını sevmesi, yurdunun bağımsızlığı ve halkının özgürlüğü, mutluluğu için hayatını ortaya koyması, onun en doğal özelliğidir. Halkının değerlerine, tarihinin ulusal ve demokrat çevrelerine sahip çıkması beklenir. Onu devrim yoluna iten ilk adım, bu sevgi ve istek, sömürücü sınıflara duyduğu soylu kin ve nefrettir. O her zaman toplumun ve halkın çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutacak ve birleşebileceği en geniş kitlelerle, pratik mücadele içerisinde birleşecektir.
Bir devrimci bu temeller üzerinde, disiplinli ve ilkeli bir çalışma yöntemi uygulamalı, geniş bir kültüre, yüksek inanca ve siyasi olgunluğa sahip olmalıdır. Açık yürekli, açık sözlü ve dürüst, adil, yiğit ve fedakâr, kitle içinde erime yeteneğine sahip ve örgütleyici olmalıdır.
Bir devrimci, hem teorik düzey bakımından yüksek, hem de pratik alanlarda işinin ve görevinin ustası olmalıdır. Sadece genel propaganda ve ajitasyon ölçüleri içinde ağzının laf yapması yeterli değildir. Bize iş yapan adam gereklidir. Acılar, zorluklar ve baskılar karşısında dirençli olmak zorundadır. Yalan, ikiyüzlülük, lafazanlık, lauballik, ahlaki yozlaşma, kibirlilik, tembellik, gösteriş, dar görüşlülük, derme çatma bilgi, mevki hırsı, devrimciliği bir imtiyaz gibi görme, adam kayırma, grupçuluk, eleştiri özeleştiriden kaçınma, devrimci esneklikten uzak olma, yabancı şeylere karşı körü körüne tapınma, taklitçilik ve kendi değerlerini küçümseme gibi olumsuzluklara karşı, gerek kendi içinde, gerekse kendi dışında uzlaşmasız bir savaş verilmelidir.
Ayrıca bir devrimci, zamanı, yeri, koşulları iyi değerlendirmek, zaman, yer ve koşullara uygun esnek taktikleri belirlemek, dünyayı, toplumu ve kendisini bir civciv sabrıyla değiştirmekle görevlidir. Bu nedenle, neyi, nasıl, kimlerle ve ne zaman, ne kadar zamanda, ne için, kimler için, kimler yararına değiştireceğini bilmelidir. Yani, hedefini, dostlarını ve düşmanlarını, mücadele araçlarını ve zamanını doğru saptamalıdır.
Civciv sabrı nedir?
Bir yumurtanın, kuluçkaya yatmış bir tavuğun altında ya da kuluçka makinasında, çürük ve hastalıklı değilse, özündeki çelişkilerin, kendisini civcive dönüştürecek ısı ve zaman koşulları sağlanırsa, yirmibir günde civcive dönüştüğünü biliyoruz. Bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir bu. Yumurtanın iç çelişmeleri, ısı ve zaman koşulları sonucu olgunlaşıyor ve yumurtanın kabuğunu içten, gagasıyla parçalayarak dışarı çıkıyor. Bu çelişme içtedir, çelişme yenileştirici ve değiştiricidir; bilimsel tezlerin kanıtıdır.
Biz, civciv sabrından, herhangi bir işi yaparken, iç ve dış koşulların uyumunun hesaplanmasını, acelecilikten sakınmayı, oluşumun gereklerini sabırla ve esneklikle yerine getirmeyi, inisiyatifin gerektirdiği korkusuzluğu ve kendine güveni anlıyoruz. Civcive zamanından önce yapılacak herhangi bir müdahale örneğin zamanından önce civcive yardım amacıyla yumurtanın kabuğunu kırmak, civcivin ölümüne neden olur.
Civcive yardımcı olmak amacıyla aslında iyi niyetle, civcivi bir an önce kabuğundan kurtarmak için kabuğu kıranlar, kırmaya çalışanlar, zamansız ve gereksiz müdahalelerle o ana dek var olan birikimleri çarçur ederek civcivin ölümüne neden olan haylaz çocuklar vardır.
Devrimciler, haylaz çocuklar olmamalıdırlar. Tarih ve toplumsal koşullar kuluçkaya yatmış tavuktur. Toplumlar yumurtadır. Bir farkla ki: Toplumlar tam tamına yumurta örneğine benzemezler. Toplumların ortak iradesi ve gelişen bilinci vardır. Toplumsal değişimlerde şiddet ve şiddetin örgütlü bir parçası olan sabır, inat ve disiplin, toplumsal devrimlerin ebesidir.
Sınıflı toplumlarda, uzlaşmaz karşıtlığı olan sınıfların mücadelesi, yumurtayı civcive dönüştüren iç çelişmelere benzer. Devrim günü geldiği zaman, gelişmenin önünde bir engel olan toplumun, gününü, tarihi ve siyasi olarak doldurmuş kabuğunu, toplumun itici güçleriyle, gelişen güçleriyle içten parçalayacak, yeni bir toplum yaratacaktır. İşte bu noktada, demin söylediğim gibi, şiddet ve şiddetin bir parçası olan sabır ve anlayış, güçlü bir disiplin ve örgütlenme, devrimin ebesi olacaktır.
Haylaz çocuklar, yumurtanın hangi evrelerden geçerek civciv olabileceğini, bu evreler içindeki görevlerini doğru bilmiyorlar. Onların büyük bir kısmı, haylaz abilerinin yanlışlarından olumlu dersler çıkartarak civcive nasıl yardımcı olunacağını öğrenmişlerdir ve bir kısmı da öğreneceklerdir.
Hiç hata yapmadan devrim başarıya ulaşabilir mi?
İş yapan hata da yapar. Devrimci hareket düz bir yol izlemez… izleyemez. Devrimci hareketin zaaf ve yanlışlıklarını görüp umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Ayrılıklardan paniğe kapılmamak gerekir. Böyle bir tutum, küçük burjuva bir tutum olur. Hangi konuda olursa olsun, her usta, belli bir süre çeşitli acemilikleri içeren çıraklık dönemlerinden geçmiştir. Her devrim başlangıçta acemidir; mücadele içinde olgunlaşır, zaaflarından arınır; ulusal ve uluslararası deneylerden dersler çıkartır ve er geç zafere ulaşır…
Dikkat edilmesi gereken şudur: Her şeyi kendi deneylerimizle öğrenmeye kalkışırsak, dünya devrimci hareketinin pratiğini gözardı edersek, devrim yapamayız. Dünya gericiliği de her ülkenin burjuvazisi de en az bizim kadar, dünyadaki devrim ve karşı devrim hareketlerinden dersler çıkartmaktadır.
Ülkemiz devrimini zamanlayabilir miyiz?
Şoförler arasında bir söz vardır. “Yolla pazarlık olmaz” derler. Kaza olur, lastik patlar vb. Buna karşın, örneğin derler ki, “bir aksilik olmazsa akşama doğru varırız.” Akşama doğru saat vermezler; ikindi ile akşam arasında bir zamandır bu. Devrim için de pazarlık olmaz, şu yılın falan ayında, falan gününde diyemeyiz ama “akşama doğru”sunu söyleyebiliriz. Türkiye devrimi, yirminci yüzyılın son beş yılı ile, yirmibirinci yüzyılın ilk beş yılı arasında, devrimci hareketimiz vahim hatalar işlemezse gerçekleşecektir.
“Türkiye özgülünde en önemli sorunlardan biri de Kürt ulusal sorununun ele alınış biçimidir. Bu soruna doğru bakmadan devrim mümkün değildir” dediniz. Özellikle ayrı örgütlenme konusunda ne diyorsunuz?
Kürt ulusunun bağımsızlık talebi en doğal hakkıdır. Bu talabe karşı çıkmak anti Marksist, sosyal şoven bir tutumdur. Kürt ulusunun bağımsızlık için bağımsız örgütlenmesi de reddedilemez; fakat teşvik de edilemez. Bilindiği gibi ulus kavramı, burjuvazi ve proletaryayı, toprak ağalarını ve köylülüğün çeşitli tabakalarını, diğer emekçi kesimleri, kısaca ezeni ve ezileni, sömüreni ve sömürüleni de içerir. Bu nedenle, ulusal nitelikli bir örgütlenme, içerik olarak, özellikle de şu koşullarda, burjuvazinin damgasını taşır. Burjuvazinin bağımsız örgütlenmesi, Kürt proletaryasının ve köylülüğünün de bu örgütlenme içinde bulunması, burjuvazinin kuyruğuna takılması, kendi sınıf çıkarlarını, Kürt burjuvazisinin çıkarlarına tabi kılması anlamını taşır. Kürt burjuvazisi, Kürt proletaryası ve köylülüğüne, toplumsal kurtuluş getiremez; Kürt feodal beylerine ve yabancı emperyalistlere ve sömürgecilere karşı tutarlı bir tavır koyamaz.
Ayrı örgütlenme konusunda Lenin şöyle der: “…belirli bir devlet içinde hangi milliyetten olursa olsun, her topluluğun örgütlenmesi dahil, her türlü örgütlenme özgürlüğünü asla reddetmemekle birlikte, sosyal demokratlar, böyle bir şeyi isteyemezler ve böyle bir birliğe arka çıkamazlar.”(2)
Herhangi bir ulusun proletaryasının, kendi ulusal burjuvazisinin çıkarlarını desteklemesi halinde Lenin diyor ki:
“Eğer, herhangi bir ulusun proletaryası ‘kendi’ ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarını en hafif şekilde de olsa desteklerse, bu kaçınılmaz olarak, öteki ulusun proletaryası arasında güvensizlik yaratacaktır; işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak, onları bölecektir ve böyle bir duruma sevinecek olan ancak burjuvazi olacaktır. Ve ulusların kendi kaderlerini tayin etme ya da ayrılma hakkının reddedilmesi, uygulamada kaçınılmaz olarak, egemen ulusun ayrıcalıklarının desteklenmesi anlamını taşır.”(3)
Bugün, Kürt devrimcileri arasında ayrı örgütlenme isteklerinin temelinde yatan ana neden, Türk proletaryasının ve Türk Solunun, Kürtlere bu güvenceyi pratikte verememiş olmasındandır. Fakat yanlış bir tutuma, yanlış bir tutumla karşılık vermek, aynı derecede yanlışlığa düşmek olur. Türk proletaryası revizyonizmin ve reformizmin, sosyal şovenizmin etkisi altındadır. Çok küçük bir azınlığı ulusların ayrılma hakkını tanımakla birlikte, genel olarak bu konuda açık ve Kürtlerin güvenini kazanacak bir tavır ortaya konulmamıştır. Bu durumda, Kürt proletaryasının ve Kürt Marksist-Leninistlerinin yapacağı şey kendi burjuvazisiyle birlikte olmak değildir. Ayrı örgütlenme söz konusu olsa bile Kürt Marksist-Leninistleri, Kürt proletaryası ve yoksul köylülüğünün bağımsız siyasi hareketini oluşturmak ve korumak zorundadırlar. Ama burada da sekterizme düşmemek gerekli.
Bu konuda Lenin der ki:
“Ezilen uluslar arasında proletaryanın bağımsız bir parti biçiminde ayrı olarak örgütlenmesi, bazan o ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı öyle sert bir savaşıma neden olmaktadır ki, perspektifler bozulmakta ve ezen ulusun milliyetçiliği unutulmaktadır. Ama bu perspektif bozulması uzun sürmez. Ayrı ayrı ulusların proleterlerinin ortak savaşımının deneyi, siyasal sorunları, ‘Krakov’ açısından değil bütün Rusya açısından formüle etmemiz gerektiğini göstermiştir.”(4)
Burada, Lenin, ezilen ulus proletaryasının, bağımsız bir parti biçiminde örgütlenebileceğini belirtmekle birlikte, sorunu her iki ulusun proletaryasının çıkarları temelinde ele almanın zorunluluğunu, ezilen ulusun proletaryasının ayrı örgütlenmesi halinde, kendi burjuva milliyetçiliğine karşı mücadelenin yanında, ezen ulusun milliyetçiliğini esas hedef alması gerektiğini vurguluyor. Kürt proletaryasının ayrı örgütlenmesi, pratik zorunluluklardan ötürü, doğru temeller üzerinde yürütülecek mücadele içinde, adım adım Türk emekçileriyle birlikte, ortak örgütlenmeye, birleşik partiye gidecektir. Bu birlik, ezen ulusun proletaryasının, ulusların tam hak eşitliğini ve ayrılma hakkını yürekten ve inandırıcı biçimde savunmasıyla mümkündür. Özellikle Türk proletaryası, bu güveni şimdiye dek verememiştir…
Günümüz koşullarında bir ulusal hareket, her iki emperyalizme karşıysa, her iki emperyalizmin işbirlikçilerine karşıysa, feodal kalıntılara devrimci bir biçimde karşıysa, sosyalizm yolunda ilerleme doğrultusunda kesin kararlıysa devrimcidir. Aksi durumda, kaçınılmaz olarak gericiliğe hizmet eder ki, böyle bir hareketi devrimci proletarya destekleyemez. Devrimci proletaryanın görevi, bağımsızlığını, ezen ve ezilen ulusların burjuvazileri ve her türlü emperyalizme karşı korumak olmalıdır. Bu görev, Kürt proletaryasının mücadelesini sürdürürken, uluslararası devrimci proletaryanın çıkarlarını birincil almayı gerektirir. Çünkü bütün dünyada, proletaryanın düşmanları ortaktır. Çıkarları ve amaçları da ortaktır. Emperyalistleri yenmek, demokratik devrimi gerçekleştirmek —kapitalist ülkelerde sosyalist devrimi gerçekleştirmek— sosyalizmi inşa etmek ve sınıfsız topluma ulaşmak. Bu nedenle, Kürt proletaryası ve Kürt devrimcileri ortak düşmanlara karşı enternasyonalist ilkeleri yerine getirmelidir. Yani Kürt proletaryası ve devrimcileri, kendi burjuvazisiyle ortak örgütlenmeye değil, Türkiye’de Türk proletaryası ile İran’da İran; Suriye’de Suriye; Irak’da Irak proletaryası ile ortak örgütlenmeye gitmelidir. Ortak örgütlenmenin objektif koşulları özellikle ülkemiz için vardır. Böyle bir örgütlenme, Marksist-Leninist ilkeler temelinde, her iki emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı olmalıdır. Kürt milli burjuvazisiyle ittifak, ancak bu siyasi ve örgütsel temeller üzerinde devrimci bir netilik taşır. Milli burjuvaziyle ittifakın da belli koşulları vardır.
Lenin der ki: “… biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları taktirde, bu hareketlerin temsilcilerinin o ülkedeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse, bu ülkelerde reformcu burjuvaziye karşı (ki bunlara II. Enternasyonal kahramanları da dahildir) mücadele ederiz.”(5)
Devrimci proletaryanın programı, şu üç temel ilkeyi içermelidir:
Bütün uluslar için tam hak eşitliği.
Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı.
Bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesi.
Bu ilkeler temelinde ortak örgütlenmenin reddi, Kürtler açısından burjuvaziye hizmet olur. Bu ilkeleri tanımayan bir örgütlenmeye girmek, ezen ulusun burjuvazisine hizmet olur.
Kürdistan’ın özgül bir durumu vardır. Türkiye, İran, Irak ve Suriye milli sınırları içinde bölüşülmüş bir sömürgedir Kürdistan. Doğaldır ki, Kürt proletaryası ve devrimcileri, öncelikle kendi ulusundan proletaryanın ve emekçilerin birliği doğrultusunda adımlar atacaklardır. Birleşik Bağımsız Demokratik Kürdistan hedefinde, bölünmüşlüğü birliğe çevirmek isteyeceklerdir. Bu amaç, uzun ve zor mücadeleler sonunda, aşamalı olarak gerçekleştirilebilinir. Her ülkenin devrimcileri Kürdistan’ın özgül durumunu —kendi sınırları içinde— somut olarak kavramalıdırlar. Her ülkenin ezilen ve ezen ulustan proleter devrimcileri, aralarında sıkı bağlar kurmalı ve militan dayanışmalarını pekiştirmelidirler. Kürdistan’ın özgül durumu, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin devrimci proletaryasına özgül görevler yüklemektedir.
Birleşik Bağımsız Demokratik Kürdistan hedefi için, dört ülkenin devrimini beklemek gerekli midir?
Herhangi bir ülkedeki Kürtler, kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hakkın tanınması ya da tanınmaması söz konusu değildir. Çünkü ezilen uluslar, kendi kaderlerini tayin hakkı için kimsenin şefaatini beklemezler. Kendi kaderlerini tayin etme haklarına sahiptirler ve bu görevin yerine getirilmesi onların birinci enternasyonalist görevidir.
Görüşümüzün daha açık anlaşılabilmesi için bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bu dört ülkeden herhangi birinde devrimin gerçekleştiğini varsayalım. Böyle bir durumda, o ülkedeki Kürtler isterlerse bağımsız bir devlet kurabilirler. Diğer ülkedeki Kürtler de isterlerse, bağımsız devletini kuran Kürtlere katılabilirler. Bu nedenle, Kürdistan’ın kurtuluşu için dört ülkenin devriminin gerçekleştirilmesi beklenemez. Kürtlerin, bir ülkedeki devrim sonucu bağımsız devletlerini kurmaları halinde, diğer ülkedeki Kürtlerin bu bağımsız devlete katılma talebi, diğer ülkelerin devrimci proletaryası ve yurtsever demokratları tarafından savunulmalıdır. En az bir ülkede devrimin gerçekleşmesi koşulunu, birliğin zorunlu şartı görüyoruz.
