KAYSERİ KONUŞMALARI —IV
Soru: Sık sık “proleter devrimci” deyimini kullanıyorsunuz. Kimlere proleter devrimci diyebiliriz?
Yılmaz Güney: Kısaca, proletaryanın, yani işçi sınıfının gerçek sınıf diktatörlüğü için Marksizm-Leninizminin yol göstericiliğinde yürekten savaşan kişilere proleter devrimci diyoruz. Daha geniş ve özünü daha açık anlatmak gerekirse, diyalektik materyalist felsefeyi bilen, tarihin materyalist yorumunu yapabilen, yani diyalektik materyalizmin yasalarını toplumsal olaylara uygulayabilen, kapitalist toplumun temeli olan artı-değer kavramının özünü kavrayan, sınıf mücadelesi görüşünü savunan, sosyalizm anlayışını bu temeller üzerine oturtarak bilimsel anlamda özümleyen, sınıf mücadelesini, dünya devrimci hareketlerinin pratiğiyle zenginleştirerek, Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeği ile ülkesinin somut pratiğini yaratıcı biçimde birleştirebilen ve bu noktadan hareketle, proletaryanın ideolojik, siyasi ve örgütsel önderliğinde, emperyalizme ve sosyal emperyalizme karşı mücadelede tüm emekçi kitleleri seferber ederek proletarya diktatörlüğü davası uğrunda, hem teorik hem pratik alanlarda savaşan kimselere proleter devrimci diyebiliriz. Proleter devrimci ile Marksizm-Leninizm aynı anlama gelir. Yani “Proleter devrimci” yerine “Marksist-Leninist” deyimini de kullanabiliriz.
“Emperyalizm ve sosyal emperyalizme karşı mücadele” dediniz. Bazıları, sadece emperyalizme, bazıları da sözde ne derlerse desinler, sadece sosyal emperyalizme karşı mücadele veriyorlar. Ve bunların bir kesimi Sovyetler Birliği’ni baş düşman kabul ederken diğer emperyalistleri unutuyorlar; bir kesimi de, Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir ülke olarak görüyorlar ve sadece ABD’nin başını çektiği emperyalizme karşı duruyorlar. Bunlar da proletaryanın diktatörlüğü için mücadele ettiklerini söylüyorlar.
Emperyalizm ve sosyal emperyalizm ve bütün ülkelerin her türden gericileri dünya halklarının devrimi önündeki engellerdir. Özellikle de ABD ve SSCB dünya halklarının baş düşmanlarıdır. Günümüz koşullarında proleter devrimcileri revizyonistlerden, orta yolculardan ve küçük burjuva devrimcilerinden ayıran en temel ölçüt, Sovyetler Birliği’nin niteliği konusunda takınılan tavırdır. Emperyalist bir ülkeyi sosyalist göstermeye çalışanlar ya da revizyonizmi sosyalizmin bir biçimi olarak kabul edenler proleter devrimciler olamazlar. Öte yandan, dünya halklarının baş düşmanını iki süper devletten tek süper devlete ve “özellikle” de Sovyetler Birliği’ne indirgeyen bu doğrultuda diğer emperyalistlerle ve “üçüncü dünya”nın gericileriyle işbirliği yapanlar da proleter devrimciler olamazlar.
Marksizm-Leninizm nedir?
Genel olarak, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, proletarya devrimlerinin teori, strateji ve taktiklerinin bilimi, sınıf mücadelesinin ideolojik ve teorik yol göstericisi, bir eylem kılavuzudur. Özel olarak da proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiklerinin bilimidir.
Marksizm-Leninizm sadece kitap okunarak öğrenilebilir mi?
Sadece kitap okunarak Marksizm-Leninizmin teorik temel ilkeleri, yani diyalektik ve tarihi materyalizm, sınıf mücadelesi, Marksist ekonomi politik, Marksist devlet anlayışı, Leninist parti, ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme nasıl geçildiği vb. konular, kabaca da olsa öğrenilebilir. Fakat bu bilgiler hayata geçirilmezse Marksist-Leninist olunamaz. Bilme ile yapma arasındaki, yani teori ile pratik arasındaki bağı kurmadan gerçek anlamda öğrenmeden söz edemeyiz. Otomobil kullanmasını pratikten kopuk, sadece kitap okuyarak öğrenmek nasıl mümkün değilse, Marksizm-Leninizm de sadece kitap okunarak öğrenilemez. Marksizm-Leninizm teorik çalışma yapılmadan da, yani bilimsel sosyalizmin temel eserleri okunmadan, incelenmeden sadece pratik mücadeleyle de öğrenilemez. Teorinin yol göstereceği bir pratik gereklidir. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz der ustalar. Bu bilimi öğrenmenin tek yolu, teori ile pratiği adım adım, yaşamın canlılığı içinde birleştirmekten, hatalardan dersler çıkartmaktan, yılmadan usanmadan mücadelenin içinde pişmekten geçer. Yani, emekçi halkın günlük hayat mücadelesine etkin bir biçimde katılarak, günlük mücadeleleri devrimin genel çıkarlarına bağlayarak, teorinin ışığında sınıf mücadelesinin gereklerini kesinlikle yerine getirerek, emperyalist, revizyonist ve her türden oportünist kuşatmaya karşı hayatın her alanında kararlı bir tutumla savaşarak öğrenebiliriz. Proletaryanın davasına yürekten inanmayanlar, halkın devrimci gücüne güvenmeyen ve dayanmayanlar feodal, burjuva ve küçük burjuva yanlarına karşı uzlaşmaz mücadele vermeyenler, eleştiri özeleştiri silahını kullanmaktan kaçınanlar, Marksizm-Leninizmi öğrenemezler.
Marksizmin üç temel unsuru, sosyalizm, felsefe ve ekonomi politiktir, diyoruz. Bunların temelinin de sınıf mücadelesi olduğunu belirtiyoruz. Peki, sınıf nedir, sınıf mücadelesi nedir?
Sınıfı şöyle tanımlayabiliriz:
Üretim araçları karşısındaki durumları, yani üretim araçlarının sahibi mi, yoksa o araçlar üzerinde bizzat çalışan mı? Sahipse, üretim araçlarının nicel ve nitel durumu; üretim içindeki yerleri, yani iş ve görevleri, konumları, toplumsal zenginliklerden aldıkları maddi pay ve unvanları birbirine benzeyen, çıkarları birbirlerinin çıkarlarına siyasi, ideolojik ve ekonomik bağlarla bağlı, ruhi şekillenmeleri birbirlerine çok yakın insan topluluklarına sınıf diyoruz. Örneğin, toplumsal üretim araçlarının sahibi ve ücretli emeğin kullanıcısı olan çağdaş kapitalistlere burjuvazi ya da burjuva sınıfı diyoruz. Yaşamak için iş güçlerinden başka satacak şeyleri olmayan çağdaş ücretli işçilere de proleterler, bunların oluşturduğu sınıfa da proletarya ya da işçi sınıfı diyoruz. İşte bu iki sınıf arasındaki mücadele, çağımızdaki bütün toplumsal mücadelelerin odak noktasını oluşturur.
Sınıflar, ilkel komünal toplumun son dönemlerinde, üretim güçlerinin gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Üretim güçlerinin gelişmesi, komünal üretim ilişkilerini zorlamış ve yeni bir üretim biçimini zorunlu kılmıştır.
Sınıf mücadelesini de şöyle anlatabiliriz:
Üretim güçleriyle, üretim ilişkileri arasındaki çelişmenin toplumsal alana yansıması, kendini sınıf mücadelesi biçiminde gösterir. Örneğin kapitalist toplumun temel çelişmesi emek ile sermaye arasındaki çelişmedir. Bu çelişme, üretim sürecinde, üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişme biçiminde görünür. Bu da toplumsal plana, kapitalist toplumun iki ana sınıf olan, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf çelişmesi olarak yansır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme uzlaşmaz niteliktedir ve er ya da geç, şiddet yoluyla çözülecektir.
Sınıf mücadelesi, sınıfların nicel ve nitel durumlarına göre, değişik zaman ve koşullarda, değişen taktik amaçlar taşır. Fakat, her sınıf mücadelesinin temel hedefi, siyasal iktidarı ele geçirmek ve yaşamı kendi sınıf çıkarları doğrultusunda değiştirmektir. Sınıf mücadelesi başlıca üç alanda, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olarak, aralıksız, hiç durmadan sürer. Ekonomik, siyasal ve ideolojik alanlarda sürdürülen bu mücadele, sınıfsız topluma ulaşıncaya dek durmaz. Sosyalist toplumda da sınıflar vardır, sınıf mücadelesi vardır. Sınıf mücadelesi sınıfsız toplumda yoktur. Sınıf mücadelesinin nihai amacı, sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların temel kaynağı olan sınıfları ortadan kaldırmaktır.
Sınıflı toplumlarda toplumsal devrimler kaçınılmazdır…
Siz Marksist-Leninist misiniz?
Yöneliş olarak evet… seçiş olarak evet… fakat henüz tam anlamıyla değilim… olmaya çalışıyorum. Eksiklerim, yetmezliklerim vardır. Ben proletarya devriminin gerekliliğine inanan, Marksizm-Leninizmin ideolojisini ve teorisini kavramaya çalışan, bu uğurda yoğun bir çaba harcayan bir devrimciyim. “Ben Marksist-Leninistim” demekle kimse Marksist-Leninist olamaz. Bir insanın Marksist-Leninist olduğunu, ya da olmadığını pratiği belirler. Derin eksiklerim ve zaaflarım vardır. Marksizm-Leninizm bilimini kavrayış düzeyim henüz yeterli değildir… Köklü biçimde öğrenebilmem için, özümleyebilmem için, proletaryanın devrimci mücadelesi içinde uzun bir süre yoğrulmam gereklidir. Her ne kadar cezaevlerinde devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirmeye çalışıyorsam da bu yeterli değildir. Ben, Selimiye’de kendi gerçeğinin farkına varmış bir adamım; altı yıldır cezaevindeyim; mücadele pratiğim çok sınırlıdır. Bu konuda daha çok gencim ve çırağım. Evet bir çırak. Kendini yanılmaz Marksist-Leninistler olarak sunan ve ahkam kesen, yanlış siyasetleriyle devrimci birikimleri çarçur eden, bir yığın genç insanın ölümüne, bir yığın genç insanın gereksiz acılara boğulmalarına neden olan küçük burjuva devrimcilerinin, devrimciler arasına düşmanlık duyguları yayan “sol” oportünistlerin, küçük ayrılıkları abartan, bir bardak suda fırtınalar kopartan, küçük burjuva milliyetçi ve darbeci görüşleri Marksizm-Leninizm olarak sunanların, kendilerinden başka Marksizm-Leninizm tanımayan, fakat sık sık görüş değiştirdikleri halde Marksizm-Leninizmi kendilerinden başkalarına uygun görmeyenlerin, Marksizm-Leninizme saygılı olmaları gerekir. Ama onların sınıf karakterleri böylesine dürüst bir tutuma engeldir.
Peki Marksizm-Leninizmi kavramada henüz tam anlamıyla yeterli olmadığınızı söylemenizle, bazı konularda açıklama yapmanız, önerilerde bulunmanız, hatta kesin eleştiriler getirmeniz çelişmiyor mu?
Kesinlikle çelişmez. Ben, doğruluğu hayat tarafından kanıtlanmış, dünya devrimci hareketinin acı deneyimleriyle kazanılmış derslerden çıkardığım sonuçları anlatıyorum ve anlattıklarım, önerilerim yüzde doksan doğrudur. Konuşma koşullarıyla sınırlı olduğumuz için, biraz eksik olabilir. Kendi etimle kemiğimle acısını duyduğum bazı olumsuzluklar da öğretmen olmuştur bana.
Ayrıca, Marksizm-Leninizmi iyice öğrendikten sonra konuşayım, iyice öğrendikten sonra mücadeleye girmeliyim, demek yanlıştır. Mao, bir yazısında, devrim yapmaya başladıklarında karşılaştıkları şeyin Marksizm-Leninizm değil, oportünizm olduğunu, gençliğinde Komünist Manifesto’yu bile okumamış olduğunu söyler. Yine bir yazısında, Komünist Partisi’ne katıldığında, devrim yapılması gerektiğini bildiğini, ama neye karşı, nasıl yapılacağını kavrayamadığını belirtir. Emperyalizme ve eski topluma karşı harekete geçilmiştir. Fakat “Emperyalizmin ne menem bir şey olduğunu pek kavrayamıyordum, ona karşı nasıl devrim yapabileceğimizi ise, daha az kavrıyordum” diyerek, mücadelenin başlarında içinde bulundukları duruma, bütün devrimcilerde olması gereken alçakgönüllülükle açıklık getirir.
Lenin, akıllı adam hiç hata yapmayan adam değil, hatalarını kavrayan ve hatalarından dersler çıkartan adamdır, biçiminde bir söz eder. Zaten bizzat mücadeleye katılmadan Marksizm-Leninizm öğrenmek mümkün değildir. Marksizm-Leninizm, tam anlamıyla, ancak mücadele içinde öğrenilebilir. Bildiğimiz kadarıyla konuşuruz, bildiğimiz kadarıyla mücadeleye katılırız, hata payımızın olacağını akıldan çıkartmadan, bu süreç içinde eksikliklerimizi ve yanlışlıklarımızı öğrenir, düzeltir ve gelişiriz. Devrimin önündeki engelleri kaldırma, onları yenme mücadelesi içinde, eksikliklerimiz ve yetmezliklerimizle karşılaştıkça, bu eksiklik ve yetmezliklerin teorik ve ideolojik köklerini araştırırız ve hastalıklarımızı gidermenin yollarını buluruz; bulamazsak çiğnenir, ezilir gideriz.
Düşüncelerimi açıklamak, aynı zamanda eleştiriye açık tutmak demektir. Derdini söylemeyen derman bulamaz, derler. Düşüncelerdeki yanlışlık ve eksikliklerin giderilebilmesinin ilk koşulu, düşünceleri açıklamaktır.
Marx’ın, Lenin’in, Mao’nun hiç eksiklikleri yok muydu? Vardı. Yok demek diyalektiğe aykırı olur. Marx bile başlangıçta Marksist değildi, bir idealistti. Mao, bir yazısında, hangi yazı olduğunu tam anımsamıyorum, geçmişte anti Marksist görüşler taşıdığını söyler. İnsan gelişen ve değişen düşünce sürecinin taşıyıcısıdır, elbette hataları ve eksiklikleri olacaktır. Mükemmel insan yoktur, olamaz da. Her zaman, içinde bulunduğumuz koşullara bağlı zaaflarımız olacaktır. Her zaman zaaflarımızla mücadele edecek ve onlarla iç içe olacağız. Önemli olan, sınıf mücadelesini bir an bile olsa durdurmamaktır. Zaaflar ancak böyle yenilir, yeni süreç içinde yeni zaaflar ortaya çıkar; onlar da mücadele içinde yenilir, yenileri çıkar ve mücadele böylece sürer gider.
Mao, Stalin’den söz ederken, O’nun büyük bir Marksist-Leninist olduğunu söyler; fakat hatalı yanlarını eleştirmekten de geri kalmaz. Hatta, başarıları ve hatalarını ölçüye vururken, başarılarının yüzde yetmiş, hatalarının da yüzde otuz olduğunu söyler. Böyle bir yaklaşım tartışılabilir belki, yalnız, hatalarını tarihi zorunlulukları da hesaba katarak ele alır. Ve bir kısım hataların tarihi olarak kaçınılmazlığı biçiminde bir ifade kullanır. Hatalardan mutlak olarak kaçınılabilir mi? Birçok hatadan kaçınılabilir, en aza indirilebilir, fakat öyle tarihi koşullar vardır ki, bazı hataları da kaçınılmaz yapar. Hatalardan bir bütün olarak, mutlak bir biçimde kaçınılabileceğini söylemek anti diyalektik bir görüştür.
Şimdi ben düşünüyorum:
Devrim ustalarının teori ve pratikleri uzun bir süreci içeriyor. Bu süreç içinde yanlışlar vardır, doğrular vardır. Örneğin, Stalin’i okuyoruz. Ve bazı konularda, görüşlerimizi hayata geçirmeye çabalarken, bazı çelişmeleri çözmeye girişirken, Stalin’i örnek alıyoruz. Acaba, kendi pratiğimize Stalin’in yüzde yetmiş başarısından, yüzde otuz yanlışından yansıyanlar nedir? Yani düşüncelerimizin ve pratiğimizin yüzde kaçı devrim ustalarının doğrularına ve yüzde kaçı da yanlışlarına tekabül ediyor?
Temel ilkelerden biri, dünya devrimci pratiğinin derslerini, somut tarihi koşullar içinde değerlendirmek ve kendi ülkemizin yaşayan pratiğine uygularken eleştiri süzgecinden geçirmektir. İşte bunu başarabildiğimiz zaman, Marksizm-Leninizmi yaratıcı biçimde hayata geçirmeyi başardığımız zaman devrimin yolunu açmış olacağız. Sorun budur.
Devrimci mücadele içinde bir yeriniz olduğu bir gerçektir. Kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bazı siyasi akımlara göre ben devrimci bile değilim, bazı siyasi akımlara göre ben “karşı devrim”e hizmet ediyorum, bazı akımlara göre de “revizyonist, oportünist vs.”yim. Bazı akımlara göre de, kendini bir şey zanneden, aslında ise “klinik” bir olayım…
Bir insanın ne olup olmadığını pratiği belirler. İt ürür, kervan yürür!
Gereksiz alçakgönüllülüğe düşmeyelim. Nesnel bir gerçek, işçi, köylü, öğrenci, memur, çalışan milyonlarca insanın, kadını erkeğiyle birlikte, benim kişiliğimde adını açıkca koymamış bile olsalar, öncülerde olması gereken nitelikleri bende görmüş olmalarıdır. Benim kişiliğimde bir şeylere inanıyorlar. Devrim isteyen bütün güçlerin, faşistlerin, revizyonistlerin, reformistlerin, ortayolcuların ve kendilerine “proleter devrimci” diyen bazı hastalıklı unsurların örtbas etmeye çalıştıkları bu gerçeği görmeleri ve kavramaları gerekir. Bu konuda özellikle proleter devrimci güçlerin, sınıf bilincine varmış işçilerin ve yoksul köylülerin, devrimci gençliğin, yurtsever demokrat bütün unsurların, içinde bulunduğum gerici faşist, revizyonist ve oportünist kuşatma zincirini de göz önünde bulundurarak, bana yardımcı olmaları, haksız saldırılar karşısında bana sahip çıkmaları, beni savunmaları ve gerekli eleştirileri dostça yapmaları onların da tarihi sorumlulukları ve ödevleridir. Beni zayıflatmak, yıpratmak devrime hizmet etmez.
Bugün bana duyulan yakınlığın ve bağlılığın içeriği, bütün unsurları kapsayacak biçimde, tam anlamıyla devrimci olmayabilir, değildir de; fakat bu içerik ezilen halkımızın özelliklerini taşır, en azından devrimcileştirilmeye hazır bir içeriktir; devrimcileştirilmeye ve geliştirilmeye en uygun bir içeriktir. İşte bu nedenlerden ötürü, kendimi, bana yakınlık duyan milyonların konumunu da hesaba katarak arındırmaya ve yeniden inşa etmeye çabalıyorum.
Lenin’in bir sözü var, diyor ki: “Ya burjuva ideolojisi ya da sosyalist ideoloji. Orta yol yoktur. Bu yüzden, sosyalist ideolojiyi herhangi bir biçimde küçümsemek, en ufak bir biçimde ondan ayrılmak burjuva ideolojisini güçlendirmek demektir.”
Benim korkularımın ve kaygılarımın kaynağı budur. Tutumum ve davranışlarımla bilimsel sosyalizmin ilkelerine ters düşmemek için çırpınıyorum. Bu nedenle, iç mücadelemi, dış mücadeleden koparmadan temel alıyorum…
Güney Dergisi’nin bir muhabiri ile Yılmaz Güney arasında Kayseri cezaevinde yapılan bu mülakat, GÜNEY’in 6, 7, 8 ve 9. sayılarında (1978 Haziran-Temmuz-Ağustos-Eylül aylarında) yayınlandı.
