AYDINLAR, MAVİ DEMOKRASİ VE DEVRİM
“Her dönemde, hakim düşünceler hakim sınıfın düşünceleridir. Başka bir deyişle, toplumun maddi hakim gücü olan sınıf aynı zamanda toplumun hakim düşünsel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde tutan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının denetimini de elinde tutar. Dolayısıyla, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri genellikle hakim sınıfa bağımlıdır. Hakim düşünceler, hakim durumda bulunan maddi ilişkilerin eksiksiz bir yansımasıdır.”
MARKS-ENGELS
HK’nın 136. sayısında, “Aydınların Yeri, İşçilerin, Emekçi Halkın, Demokrasi Mücadelesinin Saflarıdır” başlıklı, genel anlamda yüzeysel doğruları içeren, aynı zamanda HK’nın ideolojik ve teorik sığlığını, sorunları nasıl da sorumsuzca, geçiştirmek için ele aldığını gösteren bir yazı yayınlandı. HK’nın kendisi, işçilerin, emekçi halkın ve demokrasi mücadelesinin saflarında henüz yerini tam olarak belirleyememişken, “Doğruları bulamamış, halkın çıkarlarının bilincine yeterince varamamış olan bir demokrat, ilerici, yurtsever aydın”a, “yıllardır savundukları ideolojilere uygun davranış”ta bulunmaları konusunda “uyarıda” bulunuyor. “Doğruları bulamamış” ve “halkın çıkarlarının bilincine yeterince varamamış”lara yol gösterebilmenin birinci koşulu, doğruları bulmuş olmayı, halkın çıkarlarının bilincine gerçekten varmayı, bu bilincin nasıl, hangi yöntem ve kadrolarla kitlelere ulaştırılması gerektiğini saptamayı, pratik içinde güvenilir olmayı kanıtlamayı, kısacası önderliğin gereklerini yerine getirmeyi emreder. Oysa, daha HK’nın kendisi, pratiğinin açıkça belirlediği gibi, henüz “doğruları bulamamış… halkın çıkarlarının bilincine yeterince varamamış”tır. Demokrasi mücadelesi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki diyalektik ilişkiyi kavrayamamıştır. Çelişmeler yasasını özümleyememiştir; halk içindeki çelişmelerle, düşmanlarla halk arasındaki çelişmeleri sürekli bir biçimde karıştırmaktadır. Yerli gericiliğin iç çelişmeleri diye bir meseleleri yoktur.
Onlar “tek doğru” olduklarını kanıtlamak için çırpınmaktadırlar. Eleştiriye dayanaksızdırlar. Bu anlamda onlar, halk saflarında demokrasi anlayışına bile karşıdırlar. Onlar, öyle bir “önderlik”tirler ki, siyasi tesbitleriyle bugün vardıkları çizgi “hizip” diye saflarından attıkları “Devrimci Proletarya”nın çizgisidir.
Onların kavradıkları tek şey, “yağmasan da gürle” burjuva mantığıdır. Bu nedenle onlar, yağmayı değil “gürlemeyi” temel mücadele yöntemleri haline getirmişlerdir. 136. sayılarına kadar, aydınlar konusunda dişe dokunur bir şey yazmamışken, aydınları akıllarına bile getirmemişken, bu konuda da “gürlemek” gereğini şu sıralar duymalarının nedenini biz çok iyi anlıyoruz. Çünkü “Her küçük burjuvanın temel özelliği kendisinin ‘bir tek’ ‘eşsiz’ olduğuna inanmasıdır. Bu yüzden o, her merasimde bulunur: Bütün düğünlerde nişanlı, bütün gömmelerde ölü olan odur.”(47) Bu anlayıştır ki, herhangi bir sorundan, ad olarak söz etmek bile onun için “önderlik” görevlerinin yerine getirilmesidir; “patent” ona aittir.
HK, “doğruları bulamamış” “halkın çıkarlarının bilincine yeterince varamamış” aydınların, “yıllardır savundukları ideallere” ters düşmemelerini isterken, materyalizmi bir türlü kavrayamadığını, idealizmin bataklığında çırpındığını bir kez daha açıkça gösteriyor. Bu nasıl bir idealdir ki, doğruları bulamamış ve üstelik halkın çıkarlarının bilincine yeterince varamamış aydınlarca savunulmaktadır ve HK bu ideallere ters düşülmemesini istemektedir. Bir ideal, doğru bir dünya görüşünden kaynaklanmıyorsa, doğru bir siyaset ve ideoloji temeline dayanmıyorsa, toplumsal dayanağını, gelişen ve tarihi olarak devrimci sınıflar oluşturmuyorsa, biz bu ideali kim adına ve nasıl savunuruz? Bizim yapacağımız şey, bu idealin bir bütün halinde savunulmasını istemek değil, bu idealin, felsefi ve sınıfsal niteliğini ve buna bağlı olarak tutarsızlığını ve yanlışlığını ortaya koymaktır. Bu ideallere sahip aydınlara, içinde bulundukları çıkmazı kavratmak için doğru bir yöntemle ve doğru siyasi ideolojik önderlikle mücadele etmek gerekir. Açıktır ki, HK’nın sözünü ettiği aydınlar, burjuva ve küçük burjuva aydınlarıdır. HK, sözünü ettiği aydınların ideallerini onların ideolojik ve sınıfsal temellerinden koparmaktadır. Sınıf yaklaşımını ve devrimci sorumlulukları bir kıyıya iten HK, aydınlara seslenirken, “gürleme” sevdasına kapıldığı için yüzeysel kaldığının, burjuva ve küçük burjuva ideallere bel bağladığının farkında değildir. HK için, aydınlar ve aydınların devrimdeki olumlu ve olumsuz rolü, devrim saflarına taşıyabilecekleri zaaflar ve yararlar berrak değildir. HK’nın kafasında “yurtsever aydın”, “yurtsever demokrat aydın” kavramları bile berrak değildir. Onlar, burjuva, küçük burjuva, yurtsever demokrat ve proletaryanın aydınları arasındaki temel ayrımlardan da habersizdirler.
HK’ye göre, sözünü ettiği “kişilerin hepsi de faşizme ve emperyalizme karşı olan kişilerdir.” Fakat onlar, “CHP mi? MC mi?” sorusuna doğru cevap vermedikleri ve bu ikilemin dışında başka çözümlerin de varolduğu bilincine varamadıkları için şaşkındırlar. Ecevit hürümetinin aldığı gerici ve faşizme hizmet eden tedbirler karşısında suskunlukları, “anarşi” ve “anarşiye karşı tedbirler” konusundaki tutarsız tavırları anlatılırken, bu tutarsızlıkların kaynağı hakkında HK’nın kendisi suskun kalmaktadır. HK yazarları, yurtsever demokrat aydın olmanın temel ölçütlerinden birinin de, ezilen ve ulusal baskı altında tutulan uluslar ve halkların mücadelesi karşısındaki tavır olduğunu görmezlikten geliyorlar. Onlar emperyalizmden, sosyal emperyalizmden, İMF’den, “anarşi”den, “toplumsal anlaşma”dan, “DGM ve ihtisas mahkemeleri”nden bol bol söz ediyorlar. Gelgelelim, yurtsever demokrat aydınların ulusal sorun karşısında alması gereken tavır konusunda susuyorlar. Bu konuda, bizden önce düşüncelerini açıklamış olan Devrimci Halkın Birliği yazarlarının görüşlerini aynen aktarmakla yetiniyoruz:
“İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin emperyalistlere ve onların uşaklarına karşı sürdürdüğü devrimci-demokratik mücadeleyi vargücüyle desteklemeyenler, tersine onlara çelme takmaya çalışanlar, emperyalistlerin yurdumuzu yağmalamasına ve halkımızı sömürmesine karşı, komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının sınıfsal sömürü ve zulmüne karşı vargücüyle mücadele etmeyenler, aksine bu mücadeleye seyirci kalanlar, Türk hakim sınıflarının Kürt ulusu üzerinde uyguladığı zorla özümleme, sindirme ve soykırım siyasetine karşı vargücüyle mücadele etmeyenler, tersine giderek gözlerini kapatıp kulaklarını tıkayanlar, tutarlı demokrat olamazlar ve giderek demokrat olmaktan da çıkarak hakim sınfların sözcüsü durumuna düşerler.”(48)
Devrimci Halkın Birliği 47. sayısında, “Demokrat Aydınlar Hangi Safta Yer Almalılar?” yazısında, bu soruna daha köklü yaklaşmaktadır. HK yazarları ve taraftarları, bu yazıyı, en azından kendi yazılarıyla karşılaştırmak amacıyla bile olsa mutlaka okumalıdırlar.
HK, koca bir sayfayı, aydınların CHP ve uygulamaları karşısında suskun ve teslimiyetçi tavırlarını eleştirmek için ayırmışken, sözünü ettiği aydınların tutumlarına kaynaklık eden temel nedenler, sınıfsal, siyasal ve ideolojik kökleri hakkında, tek söz etmiyor. Yalnızca yakınıyorlar… Aydınları, işçilerin, emekçi halkın ve demokrasi mücadelesinin saflarına çağırmayı amaçlayan bir yazı, öncelikle, aydınlara içinde bulundukları çıkmazın sınıfsal, teorik ve felsefi nedenlerini kavratmalı, eleştirmekle yetinmemeli, aynı zamanda önerisini de beraberinde sunmalıdır. İşçilerin, köylülerin devrim saflarına kazanılması daha kolaydır. Aydınların kazanılması daha zordur. Fakat bu zorluğun yenilmesi, aydınların gerçekten proleter devrimci saflara kazanılması, devrimin hızında tayin edici bir yükselişe neden olur. Çünkü devrimin gerçek anlamda proleter aydınlara ihtiyacı vardır. HK’nın amacı, aydınların, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin saflarına kazanılması değil, HK “önderliği”nin hegemonyasına teslimiyetleridir ki, bu da bir hayaldir…
HK aydınlara diyor ki:
“Bu düzen onların düzenidir. Ve bu düzen içindeki her ‘sözde’ çözüm onların çıkarları doğrultusunda olacaktır. Bu insan iradesinden bağımsız bir kanundur.”
Bu, mekanik, tek yanlı bir anlayıştır ve HK kafasının işleyiş biçimini çok iyi anlatır. Sınıf mücadelesi bütün sınıflı toplumlar için kaçınılmazdır. Uzlaşmaz çelişmelerin yarattığı fırtınalar hayatın bütün kesimlerini etkiler. Sınıf mücadelesinin, doğru bir önderlik altında, proletarya diktatörlüğünü hedef alması, devrimin aşamaları ne olursa olsun, mücadele süreci içerisinde bir yığın yan ürün ve mevzi kazandırır. En gerici düzenler içinde bile bazı çözümler, halkın çıkarları doğrultusunda olabilir. Mücadele ile kazanılan hiçbir mevzi bağış değildir. “Bu düzen içindeki” her çözümü onların çıkarları doğrultusunda saymak, halkın örgütlü mücadelesinin —hatta kendiliğinden mücadelenin— halk yararına hiçbir siyasal, demokratik, ekonomik kazanımlara ulaşmadığını söylemektir. Bu anlayış, sınıf mücadelesinin, sınıf çelişmelerinin gelişmesinin, toplumsal ilerlemenin itici gücü olduğu gerçeğinin reddidir. Çünkü onlar, devrimi gökten zembille indirecek bir anlayışa sahiptirler. Sınıf mücadelesi, ekonomik, siyasal, demokratik ve ideolojik alanlarda halk adına başarılar kazanmakta, demokratik kurum ve demokratları etkilemekte, devrimi gündeme getirecek sonuçlar doğurmaktadır. İşte bu gelişme, insanların, sınıfların, partilerin iradesinden bağımsız olan bir gelişmedir. Yoksa “her sözde çözüm”ün egemenlerin çıkarları doğrultusunda olacağını vaazeden anlayışı doğrulayan gelişme değildir.
Devrime yarayışlı her reform, özünde bu düzenin temellerini sarsan bir niteliğe de sahiptir. HK bunları görmez. Çünkü onlar, nitel değişikliklerin, nicel birikimlerin sonucu olduğu temel yasasını yalnızca kağıt üzerinde ve siyasi karşıtlarına caka yaparlarken akıllarına getirirler.
Onlar, “devrimci” olabilmenin temel ölçütü olarak “keskinliği” alırlar. Keskin öneriler getirmemişlerse kendilerini oportünist sanırlar. İşte bu tutumları onları opornünizmle iç içe, zaman zaman da sınır komşusu yapar. Onlar, tam da Dimitrov’un tespit ettiği hastalığa sık sık düşerler. Düşmemek ellerinde değildir. Çünkü onlar, Marksizm-Leninizmi bir dünya görüşü olarak tam anlamıyla özümleyememişlerdir.
Dimitrov diyor ki:
“Bir zamanlar birçok komünist, sosyal demokratların her kısmi talebine karşı iki misli daha radikal taleplerle karşı çıkmadıkları takdirde oportünizme kayacaklarından korkarlardı. Mesela sosyal demokratlar faşist örgütlerin feshedilmesini isteseler, bizim kalkıp da devlet polisi de dağıtılsın dememize hiç de gerek yoktur.”(49)
İşte HK’yı sağ oportünizmden kaçarken, özünde sağ, biçimde “sol” oportünizme düşüren istekleri: “Faşist propagandanın ve faşist örgütlerin yasaklanması, MİT, kontrgerilla, siyasi polis örgütleri, toplum polisi, jandarma komando birlikleri gibi resmi kurumların” dağıtılması…
Sınıf mücadelesinin yükseldiği, bütün sınıf ve tabakaları bir yol ayrımına getirdiği dönemlerde, egemen sınıfların etkisinde kalan aydınlar saflarını belirlemek için düşünürler. Biz, bugün bu anlamda bir yol ayrımında değiliz, fakat Marx ve Engels’in, Komünist Parti Manifestosu’nda tespit ettikleri evrensel doğruları dikkate almak zorundayız ve bu doğrultuda kendimizi hazırlamalıyız.
Diyorlar ki: “Hakim sınıf içinde (aslında bütün bir eski toplumun içinde) süregelen dağılma süreci sınıf mücadelesinin belirleyici anının yaklaştığı zamanlarda öylesine şiddetli ve belirgin bir niteliğe bürünür ki, hakim sınıfın küçük bir kesimi kendini o sınıftan koparır ve devrimci sınıfa, geleceği elinde tutan sınıfa katılır. Bu nedenle, bir zamanlar soyluların bir kesimi nasıl burjuvazinin safına geçtiyse, bu kez de burjuvazinin bir kesimi, özellikle de tarihi hareketi teorik bakımdan bir bütün olarak kavrama düzeyine erişmiş bulunan burjuva ideologlarının bir kesimi proletaryanın safına geçer.”(50)
Biz diyoruz ki, bugün yurdumuzda aydınlar sorununa ilişkin olarak, devrimcilerde son derece yanlış ve devrimci gelişime zararlı bir bakış tarzı egemendir. Kimisinde tam “sol”, “reddedici”, kimisinde ise tam sağ, “uzlaşıcı” bir tutum olarak yansımaktadır. Aydınlar sorununa sağlıklı bir yaklaşım proleter devrimci mücadelenin son derece önemli bir sorunudur. Özellikle de anti faşist, anti emperyalist mücadelenin Marksist bir anlamda kavranması için sorunun sağlıklı bir çözümü gerekir.
Kimileri “aydın” katlarda varolan egemen ideolojilerin karşısında umutsuzluğa ve öfkeye kapılıp aydınlara karşı bir “red cephesi” oluşturuyor; kimileri ise “aydınlardan destek” için kolaycı bir tarzda “uzlaşma” yolunu tutuyor. Bu iki yaklaşım da, Marksizmi kavrama sorunundaki acizliğin bir ifadesidir.
İşte bugün özellikle de başta HK olmak üzere çeşitli grupların soruna yaklaşımları bu merkezdedir. Onlar “aydın” derken neyin anlaşılması gerektiğini dahi bilememektedirler. Onlar, proletaryanın aydını, demokrat aydın, yurtsever aydın, yoldaşlar, yol arkadaşları, sosyal demokrat aydın, kendi dalında uzman aydın kıstaslarından ve ilişkiler yöntemlerinden bihaberdirler. Teoride, bol “alıntılı” yazılarında ne derlerse desinler, hayata pratik yaklaşımları devrimci mücadelenin gelişimine darbe vuran sektarizmin ve sonuç olarak da pasifizmin bir ifadesidir. Aydınlar sorununa karşı bilgisizlikleri, egemen ideolojilerle mücadeledeki cehaletleri, onlarda “mücadele hantallığı” olarak ifadesini bulurken, bu soruna karşı “reddedici”, “sekter” bir biçimde dışa yansıyor.
Onların “tek bütünlüklü siyasetiz” nitelemeleri, bir dizi temel soruna karşı olduğu gibi, aydınlar sorununa karşı da tutarsızlık ve kavrayışsızlıkları üstündeki “cazibeli” bir örtüdür.
Bu nasıl bir “tek doğru”luk ve “bütünlüklü oluş” ki, yıllardır böyle olduğu halde, hayatın hiçbir alanında bir nebze dahi, aydınlar üzerinde önderlik kazanamamıştır!
Onların çalakalem, kolayca tekrarladıkları “bendensen devrimcisin, benden değilsen burjuvazinin hizmetindesin” nakaratları, birçok temel soruna karşı olduğu gibi, aydınlar sorununa karşı da, pratik hayat içinde devrime zararlı bir tutum olarak ifadesini bulmaktadır.
Yaşadığı topluma devrimin menfaatleri açısından değil, grubun menfaatleri açısından bakanların, kendi dar çevrelerinin dışını görebilmeleri de olası değildir. Onların aydınlar sorununa yaklaşımları da işte bunun kanıtlarından sadece biridir.
1979 Ocak’ında Güney’in 13. sayısında yayınlandı.
