TEMEL UĞRAŞIM HALKIMIN HAYATİ SORUNLARIDIR

Asi­ye kar­de­şim,

26 Ni­san ta­rih­li mek­tu­bu­nu al­dım. Yi­ne kı­rık ve si­tem do­lu­sun. Du­ru­mu kav­ra­ya­bil­men için, müm­kün ol­du­ğun­ca ge­niş bir bi­çim­de ya­şa­dı­ğım ko­şul­la­rı an­lat­ma­ya ça­lı­şa­ca­ğım. Uma­rım ki be­ni an­la­ya­cak­sın, ge­rek­siz ku­run­tu­la­rın­dan kur­tu­la­cak­sın ve her mek­tu­bu­na ne­den ce­vap ver­me­di­ği­me hak ve­re­cek­sin.

Ön­ce­lik­le, bi­lin­cin­de ol­du­ğu­nu san­dı­ğım so­rum­lu­luk­la­rı­ma de­ğin­mek is­te­rim. Ben, ül­ke­min tüm so­run­la­rı üze­ri­ne dü­şün­mek, araş­tır­ma yap­mak, ge­rek­li ki­tap­la­rı oku­mak, ba­zı ko­nu­lar­da ya­zı yaz­mak, gün­lük si­ya­sal ve top­lum­sal ge­liş­me­le­ri iz­le­mek zo­run­da olan ve ken­di­si­ni ge­le­ce­ğin da­ha zor, da­ha kar­ma­şık so­run­la­rı­na ha­zır­la­mak­la yü­küm­lü, si­ya­sal ya­nı ağır ba­san bir sa­nat­çı­yım. Ne dü­şün­dü­ğü, ne söy­le­di­ği, mil­yon­lar­ca in­san ta­ra­fın­dan me­rak­la iz­le­nen bir adam, bu öne­me uy­gun bir cid­di­yet­le ça­lış­ma­sı­nı sür­dür­mek zo­run­da­dır.

Hal­kı­mı se­vi­yo­rum. Hal­kı sev­mek, için­de bu­lun­du­ğu­muz zor gün­le­rin so­run­la­rı­na cid­di­yet­le eğil­me­mi­zi em­re­di­yor. Hal­kı sev­mek, tek tek in­san­la­rın, ta­nı­dık­la­rın, ar­ka­daş­la­rın çı­kar­la­rı­nı hal­kın ge­nel çı­kar­la­rı­na ta­bi kıl­ma­yı ge­rek­ti­rir. Hal­kı sev­mek, mek­tup ya­za­rak, tek tek ki­şi­le­ri mem­nun et­me­yi de­ğil, bü­yük ço­ğun­lu­ğun ger­çek çı­kar­la­rı­nı te­mel alan ça­lış­ma­la­rı ön pa­la­na al­ma­yı ge­rek­ti­ri­yor.

On­bin­ler­ce ar­ka­daş­tan mek­tup alı­yo­rum. İç­ten, üzün­tü­lü, sı­cak, dost ve duy­gu­lu mek­tup­lar ço­ğu. Do­kuz ya­şın­dan, yet­miş­beş ya­şı­na dek, ka­dın er­kek, genç kız ve de­li­kan­lı ve ço­cuk; hal­kı­mın in­san­la­rı hep­si. Be­nim­le ya­zış­mak, mek­tup­la ar­ka­daş­lık kur­mak, bil­gi alış­ve­ri­şi yap­mak, tar­tış­mak is­ti­yor­lar. Acı­ma, se­vin­ci­me, mü­ca­de­le­me or­tak ol­mak is­ti­yor­lar. İç­ten­lik­le­ri­ne yü­rek­ten ka­tı­lı­yo­rum. Re­sim is­ti­yor­lar, ha­ya­tı­mı an­lat­ma­mı is­ti­yor­lar, ba­zı fi­lim­le­rim hak­kın­da gö­rüş­le­ri­mi bil­mek is­ti­yor­lar. Ki­mi zar­fın için­de, üze­rin­e adı so­ya­dı ya­zı­lı ci­ga­ra­lar gön­de­ri­yor… Ki­mi ar­ka­daş ku­ru­tul­muş çi­çek, ki­mi­si ku­ru­tul­muş ar­na­vut bi­be­ri, ki­mi­si pul, kur­şun ka­lem gön­de­ri­yor. Şi­ir, hi­ka­ye, ro­man, se­nar­yo, anı gön­de­ri­yor­lar. Ki­mi mek­tup­lar çi­çek, kuş re­sim­le­riy­le do­lu… Genç kız­lar ko­lon­ya, esans dö­kü­yor­lar mek­tup ka­ğıt­la­rı­na, ki­mi­si sa­çın­dan tel­ler gön­de­ri­yor. Yaz­dık­la­rı­nı oku­mam ve dü­şün­ce­le­ri­mi yaz­ma­mı is­ti­yor­lar. Bir kı­sım ar­ka­daş­lar ken­di­le­ri için şi­ir yaz­ma­mı, ro­man yaz­ma­mı, se­nar­yo yaz­ma­mı is­ti­yor­lar. As­lın­da çok gü­zel şey­ler… Se­vin­di­ri­ci, umut edi­ci. Gel­ge­le­lim tam an­la­mıy­la kar­şı­lık ver­mek ve bü­tün is­tek ve di­lek­le­re ay­nı sı­cak­lık­ta ve ay­nı uzun­luk­ta ya­nıt ver­mek be­nim için ola­nak­sız. Evet, üzü­cü ama ola­nak­sız…

Mek­tup­la­ra, fo­toğ­raf­la­ra, ya­zı­la­ra özel bir iti­na gös­te­ri­yo­rum. Bü­tün mek­tup­la­rı ve ya­zı­la­rı dik­kat­le oku­yo­rum… Bir çe­şit kit­le ha­ber­leş­me ara­cı olu­yor be­nim için. Ce­vap yaz­dı­ğım ar­ka­daş­lar­dan, ken­di böl­ge­le­ri­nin eko­no­mik ya­pı­sı­nı, tür­kü­le­ri­ni, o böl­ge­ler­de yay­gın olan ef­sa­ne­le­ri iş­çi­le­rin köy­lü­le­rin du­ru­mu­nu so­ru­yo­rum. Ço­ğu yok­sul ke­si­min ço­cuk­la­rı. Do­ğal olan da bu­dur. Mil­yo­ner ço­cuk­la­rı be­ni ara­ya­cak de­ğil­ler ya! Her mil­li­yet­ten, her si­ya­si ka­nat­tan ar­ka­daş­lar var ya­zan­lar için­de. İs­ter re­viz­yo­nist ol­sun, is­ter fa­şist eği­lim­li, is­ter ge­ri­ci. Hiç­bi­ri­ni ayır­det­mi­yo­rum as­lın­da… Ba­na mek­tup ya­zan ül­kü­cü­ler var ör­ne­ğin; mek­tup­la­rı­na, “bis­mil­la­hir­rah­ma­nir­ra­him” di­ye baş­la­yan­lar var. Bun­lar hep­si be­nim hal­kı­mın ço­cuk­la­rı. Şu an ta­şı­dık­la­rı dü­şün­ce ha­yat ta­ra­fın­dan de­ğiş­ti­ri­le­cek­tir. Ör­ne­ğin Adı­ya­man’dan Mus­ta­fa Ön­cel adın­da bir ar­ka­daş tam kırk­beş par­şö­men say­fa­sı mek­tup yaz­mış ba­na. Ne sağ­cı, ne so­lcu… Bu ar­ka­daş ti­pik Yıl­maz Gü­ney se­ven­le­rin bü­tün özel­lik­le­ri­ni ta­şı­yor. Dü­rüst ve açık yü­rek­li. Hal­kı­nın de­ğer­le­ri­ne bağ­lı. Yoz­laş­ma­mış. Ba­na yö­nel­ti­len suç­la­ma ve kö­tü­le­me kam­pan­ya­la­rı kar­şı­sın­da di­re­ni­yor. Onun mek­tu­bu çok şey­ler öğ­ret­ti ba­na.

Mek­tup­la­rın hiç­bi­ri­ni at­ma­dan sak­lı­yo­rum. Ni­ye­tim, öz­gür­lü­ğü­me ka­vuş­tuk­tan son­ra, mek­tup ya­zan, tel çe­ken, pu­su­la gön­de­ren bü­tün ar­ka­daş­lar­la fır­sa­tı­nı bu­lup ko­nuş­mak ve on­la­rı da­ha ya­kın­dan ta­nı­mak. Ge­re­kir­se on­lar­la ça­lış­mak, on­la­rı eğit­mek, öğ­re­ne­bi­le­ce­ğim şey­le­ri on­lar­dan öğ­ren­mek. Çün­kü on­lar be­ni hiç yal­nız bı­rak­ma­dı­lar, bı­rak­ma­ya­cak­lar da… On­la­rın ger­çek ar­ka­daş­la­rım ol­duk­la­rı­na ina­nı­yo­rum. On­la­rın için­de var olan kök­lü sev­gi cev­he­ri ve inaç iş­le­nir­se, kop­maz bağ­lar­la bir­bi­ri­mi­ze ve hal­kı­mı­zın mü­ca­de­le­si­ne bağ­la­na­bi­li­riz. Bir ör­nek ola­rak sen ken­di­ni al. Bir­bi­ri­mi­zi hiç gör­me­dik. Üs­te­lik fark­lı si­ya­si an­la­yış­la­rı­mız da söz ko­nu­su. Ama duy­du­ğun dost­ça sev­gi­nin iç­ten­li­ği­ne ve se­nin de de­di­ğin gi­bi, “Çok er­kek­ten er­kek” ol­du­ğu­na ina­nı­yo­rum. Bu dost­luk mut­la­ka de­ğer­len­di­ril­me­li­dir.

Ba­zı ar­ka­daş­lar si­ya­si gö­rüş­le­ri­mi bü­tün yön­le­riy­le bil­mek is­ti­yor­lar. Ben de is­te­rim öğ­ren­me­le­ri­ni; ne var ki, tek tek her ar­ka­da­şa bu ko­nu­lar­da ya­za­bil­mem müm­kün de­ğil. Ör­ne­ğin öy­le ko­nu­lar var ki, yüz ar­ka­daş iki yüz ar­ka­daş ay­nı so­ru ve istek­ler­de bir­le­şi­yor. Şim­di bu ar­ka­daş­la­ra ay­rı ay­rı ay­nı ko­nu­la­rı ce­vap­la­yan ya­zı­lar yaz­mak söz ko­nu­su. Ya­za­mı­yo­rum. Mek­tup­la­rın an­cak çok az kıs­mı­na gü­nü gü­nü­ne ce­vap ve­re­bi­li­yo­rum. O da iki sa­tı­rı geç­mi­yor. Bir se­lam ve im­za. Ne ya­zık ki, her ge­len mek­tu­bu anın­da ce­vap­lan­dır­ma ola­na­ğım yok. Ce­za­evin­de­ki bir in­sa­nın, mek­tup­la­ra ce­vap ver­me ola­na­ğı­nın bi­le ol­ma­ma­sı, za­man bu­la­ma­ma­sı baş­lan­gıç­ta ya­dır­ga­tı­cı ge­le­bi­lir. As­lın­da ya­dır­ga­na­cak bir şey yok. İçin­de bu­lun­du­ğu­muz du­ru­mu bil­me­dik­le­ri için fark­lı dü­şün­me­le­ri ve ki­mi ar­ka­daş­la­rın sub­jek­tif kız­gın­lık­la­rı ve öf­ke­le­ri ve ço­cuk­ça alın­gan­lık­la­rı hoş­gö­rü­le­bi­lir. Öy­le ya­pı­yo­rum za­ten; bun­lar­dan bi­ri de sen­sin. Sa­na yaz­ma­ma du­ru­mu­mu çe­şit­li ola­sı­lık­la­ra da­yan­dı­rı­yor­sun. Ör­ne­ğin di­yor­sun ki: “…aca­ba ça­lış­tı­ğım yer Yıl­maz ta­ra­fın­dan bi­li­ni­yor da, onun için mi kar­de­şim ara­mı­yor. İş­ye­rim sa­na ters, ta­mam. Bu bir ne­den­se Ağus­tos 1977’de iş­ten ay­rı­lı­yo­rum.”

Bu çok yan­lış bir yak­la­şım. Biz her yer­de ça­lı­şa­bi­li­riz. Bil­di­ğim ka­da­rıy­la ti­ca­ri bir ku­rum­da sek­re­ter­sin. Be­nim ar­ka­daş­la­rı­mın ço­ğu, iş­çi­ler, me­mur­lar ve emek­çi­ler, ha­yat­la­rı­nı ka­zan­mak için zen­gin sı­nı­fa, on­la­rın fab­ri­ka­la­rın­da, bü­ro­la­rın­da, ban­ka­la­rın­da, tar­la­la­rın­da, hat­ta po­lis ör­güt­le­rin­de ça­lı­şa­rak hiz­met eder­ler… Şim­di ben her­han­gi bir bur­ju­va­ya, bur­ju­va ku­ru­mu­na hiz­met edi­yor di­ye, ar­ka­daş­la­rı­ma olum­suz ta­vır gös­te­re­bi­lir mi­lim? Ha­yır, ke­sin­lik­le yan­lış­tır. Biz her yer­de ça­lı­şa­ca­ğız. Ge­ri­ci­le­rin, fa­şist­le­rin hep­si­nin için­de ve iş­yer­le­rin­de. Biz ge­ri­ci ar­ka­daş­la­rı­mız­la da bağ­la­rı­mı­zı ko­par­ma­ya­ca­ğız. Ba­zı ar­ka­daş­lar, işi öy­le­si­ne ile­ri gö­tü­rü­yor­lar ki, ai­le­si­ni ge­ri­ci­lik­le ya da bur­ju­va ol­mak­la suç­la­yıp ev­den ay­rı­lı­yor­lar. Var­lık­lı ak­ra­ba­la­rı­nı ha­sım ola­rak gö­rü­yor­lar. Bü­tün bun­lar yan­lış­tır. Sek­ter­ce bir tu­tum­dur. Biz sa­de­ce ide­olo­jik an­lam­da, ge­ri­ci fa­şist ide­olo­jiy­le, re­vi­zyo­nist ol­sun, re­for­mist ol­sun, bur­ju­va ide­olo­ji­si­nin her çe­şi­diy­le bağ­la­rı­mı­zı ke­sin­lik­le ko­par­tı­rız. Fa­kat işi­miz­le, ar­ka­daş­la­rı­mız­la, ai­le­miz ve ak­ra­ba­la­rı­mız­la bağ­la­rı­mı­zı sür­dü­rü­rüz. Ör­ne­ğin, bir ar­ka­da­şı­mız ge­ri­ci bir dü­şün­ce­ye sa­hip ise bu ne­den­den ötü­rü iliş­ki­mi­zi kes­me­miz de­ğil, onu eğit­mek ve de­ğiş­tir­mek için da­ha çok ça­ba gös­ter­me­miz ge­re­kir. Fa­kat iliş­ki­ler öy­le bir nok­ta­ya ge­lir ki, ar­tık onun­la be­ra­ber ol­mak ge­ri­ci­li­ğe hiz­met­tir, o za­man iliş­ki­mi­zi ke­se­riz. Ben böy­le ba­kı­yo­rum olay­la­ra ve se­nin işin ile il­gi­li ola­rak kö­tü bir şey dü­şün­mü­yo­rum.

Bir nok­ta­ya de­ğin­mek is­ti­yo­rum. Ba­zı ar­ka­daş­lar, uzun uzun, say­fa­lar­ca mek­tup ya­zı­yor­lar. Ben de, kı­sa­ca bir ce­vap ya da iki sa­tır­lık re­sim ar­ka­sı ya­za­rak ce­vap­lı­yo­rum. Bir haf­ta geç­me­den bir mek­tup ge­li­yor o ar­ka­daş­lar­dan bi­rin­den. Kız­gın­lık ve öf­ke do­lu. Kı­rık­lık do­lu. Ni­ye ken­di­si gi­bi uzun yaz­ma­mı­şım? Ce­vap yaz­ma­dık­la­rı­m da şöy­le dü­şü­nü­yor­lar. Yıl­maz Gü­ney’in işi yok da bi­ze ce­vap mı ve­re­cek, kim bi­lir mek­tu­bu­mu­zu oku­ma­dan bi­le yır­tıp at­mış­tır. Ne den­li bir yan­lış dü­şün­ce. Bu ruh ha­li­ni çok iyi bi­li­rim. “Te­nez­zül edip” iki sa­tır bi­le yaz­ma­dı der­ler. Bir kı­sım ar­ka­daş­lar da, pul ve ka­ğıt mas­raf­la­rın­dan ka­çın­dı­ğım için yaz­ma­dı­ğı­mı dü­şü­nü­yor­lar. Ve ken­di­le­ri­ne gö­re ak­la uy­gun ge­len çe­şit­li ne­den­ler bu­lu­yor­lar. On­la­rın ne­ler dü­şü­ne­bi­le­cek­le­ri­ni bi­li­yo­rum. İçim ya­na­rak söy­lü­ye­bi­li­rim ki, on­la­rın iç­ten ve ter­te­miz sev­gi ve ya­kın­lık­la­rı­na göl­ge dü­şür­me­mek için elim­den ge­len her şe­yi yap­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum. Bü­tün is­tek­le­ri­me kar­şın ya­za­mı­yo­rum. Ye­te­mi­yo­rum. Ba­zı ar­ka­daş­lar kız­gın­lık­la­rı­nı, bir da­ha ba­na yaz­ma­ya­cak­la­rı­nı, bir da­ha film­le­ri­me git­me­ye­ce­ke­ri­ni, bi­rik­tir­dik­le­ri re­sim­le­ri­mi yır­ta­cak­la­rı­nı söy­le­ye­rek ifa­de ediy­or­lar. Bu tip, ya­kın­lık­la­rı kı­sa za­man­da, nef­re­te ve kız­gın­lı­ğa dö­nü­şen ar­ka­daş­lar, özün­de ba­na kar­şı bi­linç­siz sev­gi du­yan­lar­dır. Böy­le­si kı­rık­lık­lar­la do­lu ar­ka­daş­la­rın sa­yı­sı ol­duk­ça az ol­mak­la bir­lik­te, yi­ne de önem­li. Sa­de­ce bu kı­rık ar­ka­daş­la­ra, de­ğil uzun mek­tup, nor­mal mek­tup yaz­ma­ya kal­kış­sam bi­le, inan ce­zam yet­mez. Kal­dı ki, hep­si­ni ger­çek­ten sı­cak bir duy­guy­la kar­şı­la­ma­ma rağ­men, be­nim işim sa­de­ce mek­tup yaz­mak de­ğil, ger­çek­ten hal­kı­mı­zın bü­yük ço­ğun­lu­ğu­nu ha­ya­ti de­re­ce­de il­gi­len­di­ren so­run­la­rın çö­zü­mü için ça­lış­mak, ör­ne­ğin 1 Ma­yıs gös­te­ri­le­rin­de çı­kan olay­lar. TV, rad­yo ve bur­ju­va ba­sın, kit­le­le­ri, ola­yı yan­lış ak­set­ti­re­rek al­da­tı­yor­lar. Fa­şist çe­te­le­rin komp­lo­su­nu ört­bas et­me­ye ça­lı­şı­yor­lar. İş­te ben, bü­tün kı­rık­lık­la­ra, yan­lış dü­şün­me­le­re gö­ğüs ge­re­rek, bir kı­sım ar­ka­daş­la­rın ben­den kop­ma­sı pa­ha­sı­na da ol­sa, ikin­ci şık­kı seç­mek, hal­kın çı­kar­la­rı­nı ze­de­le­yen şey­ler­le mü­ca­de­le et­mek ve ken­di­mi ha­zır­la­mak zo­run­da­yım. Bu­gün ba­na kı­zan­lar, alı­nan­lar, ken­di­le­ri­ne mek­tup yaz­ma­dı­ğım için hak­kım­da olum­suz dü­şü­nen­ler, iler­de be­ni an­la­ya­cak­lar ve hak ve­re­cek­ler­dir.

Nor­mal ay­lar­da, or­ta­la­ma iki­bin mek­tup alı­yo­rum. Bay­ram­lar­da ve yıl­baş­la­rın­da bu sa­yı beş­bi­ne ka­dar çı­kı­yor. Bin­ler­ce ar­ka­da­şa, bir in­sa­nın tek tek mek­tup ya­za­rak ce­vap ver­me­si, bü­tün za­ma­nı­nı mek­tup oku­ma­ya ve yaz­ma­ya ver­me­si ha­lin­de bi­le müm­kün de­ğil­dir. Ama ben ca­nı­mı di­şi­me ta­ka­rak bay­ram­lar­da, yıl­baş­la­rın­da, ayın ba­zı haf­ta­la­rın­da, mek­tup yaz­ma­ya, re­sim gön­der­me­ye za­man ayı­ra­rak, gü­cüm ora­nın­da ce­vap ver­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. Zarf üst­le­ri­ni yaz­ma­sı için ar­ka­daş­la­rım­dan yar­dım is­ti­yo­rum. Zarf­ta­ki ya­zıy­la mek­tup­ta­ki ya da re­sim­de­ki ya­zı fark­lı­lı­ğı­nı gö­ren ar­ka­daş­lar da so­ru­yor­lar mek­tup­la­rın­da: “Zar­fı­mı­zın üze­ri­ne ad­res yaz­ma­ya te­nez­zül et­me­din mi?” di­yor­lar. Böy­le­si­ne ben­cil ve dü­şün­ce­siz ta­vır­lar kar­şı­sın­da ne di­ye­cek­sin şim­di… na­sıl baş ede­cek­sin, söy­le ba­ka­lım. Ör­ne­ğin sa­na, bay­ram­lar­da, yıl­baş­la­rın­da hiç de­ğil­se ara sı­ra, üç dört mek­tu­bu­na bir ta­ne de düş­se, kı­sa da ol­sa ce­vap ver­dim. Ama son mek­tu­bun yi­ne si­tem do­lu. Unut­ma ki, ce­vap is­te­yen yan­lız sen de­ğil­sin…

Şim­di he­sap ede­lim. Or­ta­la­ma 6 sa­at uyu­yo­rum gün­de. Üs­te­lik uy­ku­ya da öy­le­si­ne ih­ti­ya­cım var ki… Ama za­ma­nım yok. Za­man ka­zan­mak için uy­ku­dan çal­mak zo­run­da­yım, iki sa­at spor. Bir­bu­çuk sa­at de kah­val­tı, öğ­le ye­me­ği ve ak­şam ye­mek­le­ri­ne ayı­ra­lım. Ye­mek­ler­den son­ra onar da­ki­ka vol­ta at­tı­ğı­mı dü­şün. Bir sa­at de TV iz­le­di­ği­mi­zi ka­bul ede­lim; ha­ber­ler­den baş­ka bir şey iz­le­mi­yo­rum, bir de, He­idi çiz­gi fil­mi­ni iz­li­yo­rum; çün­kü oğ­lum onu çok se­vi­yor, ben de oğ­lu­mu çok se­vi­yo­rum; hiç­bir iş yap­ma­dan on­bir sa­at git­ti mi? Kal­dı onüç sa­at. Gün­lük ga­ze­te­le­ri göz­den ge­çir­mek en az bir­bu­çuk sa­ati­mi alı­yor. Gün­de en az bir sa­at der­gi­le­re ayır­mak zo­run­da­yım. Gün­lük mek­tup­la­rın okun­ma­sı, bir kıs­mı­nın ce­vap­lan­ma­sı iki sa­at tu­tu­yor. Kal­dı mı se­kiz sa­at? Bu se­kiz sa­at için­de dü­şü­ne­cek­sin, oku­ya­cak­sın, ar­ka­daş­lar­la gün­lük so­run­la­rı­nı ko­nu­şa­cak­sın, nö­bet­çi isen ye­mek ya­pıp bu­la­şık yı­ka­ya­cak­sın, te­miz­lik ya­pa­cak­sın. Açık­ça­sı gün yet­mi­yor. Bir son­ra­ki gü­ne, üst üs­te yı­ğıl­mış bir yı­ğın iş­le gi­ri­yor­sun ve bu bi­ri­kim­ler gün­den gü­ne ço­ğa­lı­yor.

Ar­ka­daş­lar şöy­le dü­şün­me­li ben­ce: “Yıl­maz ar­ka­da­şa be­nim gi­bi bin­ler­ce ar­ka­daş mek­tup ya­zı­yor. On­dan be­nim gi­bi bin­ler­ce ar­ka­daş ce­vap bek­li­yor. Bir in­sa­nın bu ko­şul­lar­da bü­tün mek­tup­la­ra ce­vap ye­tiş­tir­me­si müm­kün de­ğil. Kal­dı ki, bu ar­ka­da­şın ya­pa­ca­ğı, bü­tün hal­kı­mı­zı il­gi­len­di­ren, çok da­ha önem­li so­run­lar var. Be­nim yap­tı­ğım bi­raz ben­cil­lik, yal­nız­ca ken­di­mi dü­şün­mek olu­yor. O her za­man bi­zi dü­şü­nü­yor. Onun bi­zi ve so­run­la­rı­mı­zı da­ha iyi dü­şün­me­si için za­ma­na ih­ti­ya­cı var” de­me­li.

Mek­tup­lar­da en çok kul­la­nı­lan cüm­le şu: “Bi­li­yo­rum” di­yor­lar. “Sa­na be­nim gi­bi bin­ler­ce­si mek­tup ya­zı­yor, ama sen be­nim mek­tu­bu­ma mut­la­ka ce­vap yaz.” Ay­rı­ca­lık is­ti­yor. Ah, ne ka­dar is­te­rim hep­si­ne yaz­ma­yı. Kim­se­yi ayır­det­me­den. He­le as­ker­de­ki­le­re, ce­za­ev­le­rin­de­ki­le­re, okul­la­rın ad­res­le­ri­ni ve­ren­le­re —okul­la­rı ta­til ol­ma­dan— ya­za­bil­sem.
Bir he­sap ya­pa­lım: Şu an ce­vap için bek­le­yen on­bi­ni aş­kın mek­tup var. Mek­tup­la­rı don­du­ra­lım, ya­ni ar­tık mek­tup gel­me­di­ği­ni var­sa­ya­lım. El­li mek­tu­bu ye­ni­den oku­yup, el­li mek­tu­ba bir gün­de ce­vap yaz­sam. Kı­sa­ca, se­lam ke­lam, im­za… tam iki­yüz gün tu­tar, ya­ni al­tı ay yir­mi gün. Bu al­tı ay yir­mi gün için­de ge­len­le­ri ve yaz­dı­ğın ce­vap­la­rın kar­şı­lı­ğı­nı he­sap et; üs­te­lik yaz­dı­ğın hiç­bir mek­tup ve ya­zı do­yu­ru­cu ol­maz… hep­si de, ne­den kı­sa yaz­mış di­ye kı­rık­lık ve so­ğuk­luk du­yar. Bu bir ko­yu­nu bin ki­şi ara­sın­da pay­laş­tır­ma­ya ben­zer; kim­se­nin kar­nı doy­maz, eti da­ğı­tan da hiçbir şey ka­za­na­maz. Ne sev­gi ne say­gı… Ne yap­ma­lı­yım, hay­di bir çı­kış yo­lu gös­ter ki, bü­tün ar­ka­daş­la­rı­mı­zı mem­nun ede­lim.

Kı­zan ar­ka­daş­la­rın bir kıs­mı da, pa­ra is­tek­le­ri­ne ce­vap ve­ril­me­yen­ler. Mek­tup­la pa­ra is­ti­yor­lar. Ki­mi ev­len­mek için, ki­mi iş kur­mak için, ki­mi bor­cu­nu öde­mek için; ki­mi el­bi­se, ayak­ka­bı is­ti­yor, ki­mi sa­at is­ti­yor. İs­tek­le­ri­ni top­la­san mil­yon­lar tu­tu­yor. Bi­li­yo­rum ki, ha­yat pa­ha­lı­lı­ğı ve için­de bu­lun­duk­la­rı ça­re­siz­lik on­la­rı böy­le dav­ran­ma­ya iti­yor. Bir kıs­mı ger­çek­ten çe­re­siz­lik için­de­dir, fa­kat bir kıs­mı söz­de açık­göz. Ama ne olur­sa ol­sun, dü­şün­ce­siz­lik de­ğil mi­dir bu? Ben an­cak film çe­vir­di­ğim za­man pa­ra ka­za­na­bi­len bir ada­mım. Beş yıl­dan be­ri de ce­za­evin­de­yim. Ne fab­ri­kam var, ne çift­li­ğim. Bun­la­rı dü­şü­nen yok. Gü­ney Film or­tak­lık­tır… ora­dan ay­da ba­na iki­bin­beş­yüz li­ra ge­lir… Ay­da beş­yüz-al­tı­yüz li­ra ga­ze­te­ye, der­gi­ye gi­der. Ay­da bin li­ra, telf­raf­tı, mek­tup pu­luy­du, zarf­tı vb. gi­der… Ce­za­evin­de ih­ti­yaç için­de olan, mut­la­ka yar­dım edil­me­si ge­re­ken ar­ka­daş­lar var. Bu ko­şul­lar­da, dı­şar­da­ki adam beş yıl­dan be­ri ce­za­ev­le­rin­de ya­tan bir adam­dan pa­ra is­ti­yor. Öy­le ta­nı­dık fi­lan da de­ğil… ilk mek­tup ve pa­ra! Öy­le az fa­lan da de­ğil; beş­bin is­te­yen­ler var, on­bin is­te­yen­ler var. Dü­şün­mü­yor­lar ki bu adam pa­ra­yı ne­re­den bul­sun? Pa­ram ol­sa da, her mek­tup ya­za­na, üs­te­lik ne­ci ol­du­ğu­nu bil­me­di­ğim adam­la­ra ne­den pa­ra gön­de­re­yim ki? Dı­şar­day­ken bin­ler­ce ada­ma yar­dım et­tim… ki­mi­ni ev­len­dir­dim, ki­mi­nin ha­ya­tı­nı kur­dum, ki­mi­ne işye­ri aç­tım, ki­mi­ne yıl­lar­ca bak­tım; on­la­rın hiç­bi­ri bu beş yıl­dır, ne bir mek­tup yaz­dı ba­na, ne de bir pa­ket ci­ga­ra gön­der­di. Ki­şi­sel yar­dım­lar­la kim­se­yi için­de bu­lun­du­ğu ça­re­siz­lik­ten kur­tar­mak müm­kün de­ğil. Adam as­ker­lik yap­tı­ğı, ver­gi öde­di­ği, her tür­lü an­gar­ya­sı­na kat­lan­dı­ğı dev­let­ten, hü­kü­met­ten yar­dım is­te­mi­yor da, ben­den is­ti­yor. Gön­der­me­di­ğin za­man da ken­di­si­ni bu ça­re­siz­lik ve yok­sul du­ru­ma so­kan­la­ra de­ğil de, sa­na kı­zı­yor…

Gön­der­me­di­ğin za­man şöy­le di­yor: “Ha­ni sen sos­ya­list­tin, fa­kir­le­ri se­ver­din. Film­le­rin­de on­la­rı an­la­tır­dın. Bi­ze ne­den yar­dım et­mi­yor­sun?” İş­te böy­le di­yor­lar. Dü­şün­mü­yor­lar ki, ül­ke­mi­zin in­san­la­rı­nın otuz mil­yo­nu ger­çek­ten yok­sul ve muh­taç du­rum­da. Bun­la­ra bi­rer li­ra yar­dım et­sen, otuz mil­yon eder. Onar li­ra yar­dım et­sen, üç­yüz mil­yon eder. Yüz li­ra ver­sen üç­mil­yar eder. Bir li­ra­lık, beş li­ra­lık, on li­ra­lık, yüz li­ra­lık yar­dım­lar­la kim­se­nin ha­ya­tı­nı kur­ta­ra­maz­sın, de­ğiş­ti­re­mez­sin. Bu tip yar­dım­lar ha­va­ya atı­lmış sa­yı­lır… hiç­bir işe ya­ra­maz. Sos­ya­list­ler ki­şi­sel mad­di yar­dım­lar­la in­san­la­rın kur­tu­la­ca­ğı­na inan­maz­lar. So­run, yok­sul­lu­ğu var eden bü­tün ko­şul­la­rı yok et­mek­tir. Bu­nu anla­mı­yor­lar ve hep ken­di­le­ri­ni te­mel ala­rak dü­şü­nü­yor­lar. Üs­te­lik bu tip adam­la­ra ya­pı­lan yar­dım, pa­ray­la düş­man ka­zan­mak an­la­mı­na ge­lir. Ha­ke­dil­me­miş yar­dım, ha­ke­dil­me­miş sev­gi, ha­ke­dil­me­miş iyi­lik gös­te­ri­le­ri en kı­sa za­man­da düş­man­lı­ğa dö­nü­şür. Be­nim ha­ya­tım­da, ken­di­le­ri­ne mad­di yar­dım yap­tı­ğım, fa­kat bu­gün ba­na olan borç­la­rı­nı öde­me­dik­le­ri gi­bi düş­man olan adam­lar var. Ken­di­le­ri­ni ça­mur­dan, ba­tak­lık­tan çı­kar­dı­ğım adam­lar var… İş­te bu tip in­san­lar ba­na, da­ha ger­çek­çi ve ha­ya­tın ya­sa­la­rı­na da­ha bağ­lı dav­ran­mam ge­rek­ti­ği­ni öğ­re­ti­yor. Biz bu­ra­da fa­sul­ye­ye, no­hu­ta ka­şık sal­lı­yo­ruz, ka­ra­va­na­ya ta­lim edi­yo­ruz, bun­dan kim­se­nin ha­be­ri yok, o baş­ka.
Ba­zı ar­ka­daş­lar da şaş­kın. Re­sim is­ti­yor, ce­vap is­ti­yor; fa­kat ya ad­re­si unu­tu­yor, ya da adı­nı so­ya­dı­nı. Ki­mi ad­res ya­zı­yor, ama ili­ni, il­çe­si­ni yaz­mı­yor. Ço­ğu ye­ri, pu­la vu­rul­muş PTT dam­ga­sın­dan bul­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum. Son­ra si­tem do­lu bir mek­tup: “Ne­den ce­vap yaz­ma­dın?” Na­sıl ya­za­yım as­lan kar­de­şim, is­te­sem de ya­za­mam ki… Bir kı­sım ar­ka­daş­lar ken­di ad­res­le­ri­ni tam bil­mi­yor­lar. Yaz­dı­ğım mek­tup­la­rın bir kıs­mı ge­ri ge­li­yor. Zar­fın üze­rin­de şöy­le bir ya­zı. “Bu­ra­da böy­le bir so­kak yok­tur.” “Bu ad­res­te böy­le bir şa­hıs otur­mu­yor” gi­bi.

Ba­zı ar­ka­daş­lar da se­nin gi­bi, ilk mek­tu­ba bir ad­res ya­zı­yor. Son­ra­ki mek­tup ad­res­siz. Yaz­dı ya bir de­fa ad­re­si­ni, ta­mam sa­nı­yor. Üç-dört mek­tup üst üs­te ay­nı ar­ka­daş­tan ge­lin­ce, di­yor­sun ki şu ar­ka­da­şa bir mek­tup ya­za­yım. Da­ha ön­ce bin­ler­ce mek­tu­bun ara­sın­dan, ad­res ya­zı­lı mek­tu­bu bul­mak müm­kün mü? Müm­kün ama bir gü­nün gi­der. Be­nim de öy­le her mek­tup için bir gü­nüm yok iş­te.

Mek­tup ya­zan ar­ka­daş­la­rın be­nim du­ru­mu­mu an­la­ma­la­rı ger­çek­ten zor. İki sa­tır yaz­sa ne olur de­nir. Aca­ba ken­di­le­ri be­nim ye­rim­de ol­sa ne ya­par­lar­dı. Mut­la­ka be­nim yap­tık­la­rı­mın ay­nı­sı­nı…

Ba­na mek­tup ya­zan her ar­ka­daş be­nim ar­ka­da­şım ol­ma­ya aday­dır. Ama za­man için­de bir­bi­ri­mi­zi ta­nı­ya­rak, bir kıs­mı­nı ele­ye­rek, hal­kı­mı­za kar­şı so­rum­lu­luk­la­rı­mı­zı ye­ri­ne ge­ti­re­rek…
İş­te böy­le sev­gi­li kar­deş. Göz­le­rin­den öpe­rim…

Yıl­maz Güney’in 14 Ma­yıs 1977’de bir ar­ka­da­şa yaz­dı­ğı bu mek­tup, Güney’in 1. sa­yı­sın­da ya­yın­lan­dı.