EMPERYALİZM, SAVAŞ VE DEVRİM
İçinde bulunduğumuz ülke ve dünya koşulları, içerdikleri ekonomik-toplumsal kökenli çeşitli çelişmelerin derinleşme eğilimlerinden ötürü, her an devrimci bir patlayışa, devrimci bir duruma gebedir; bütün dünyada, özellikle de sömürge ve yarı sömürgelerde varolan gelişmelere bağlı olarak Türkiye’de de, devrim, çözümü gündemde olan nesnel bir sorun olarak önümüzde duruyor. Proleter hareket açısından esas görev, devrimi çabuklaştırmak değil, nesnel koşulları, bir devrimci durum olanağında, devrime çevirebilecek öznel koşulların yaratılmasına, pekiştirilmesine hız vermek; yani proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi için, eğitilmesi ve örgütlenmesi ve diğer emekçi sınıf ve tabakalarla ilişkilerinin devrimci anlamda derinleştirilmesi ve tarihi önderlik görevlerini yerine getirebilmesi için hazırlanmasıdır; Türk, Kürt ve diğer milliyetlerden emekçilerin ve devrimcilerin, Marksist-Leninist eğilimli grup ve kişilerin, tek bir devrimci partide birleştirilmelerinin sağlanmasıdır. Bu görevler gereği gibi yerine getirilmezse, ne denli devrimci durumlar doğarsa doğsun, emperyalizmin dünya ölçeğinde toplumsal dayanaklarından biri olan işbirlikçi egemen sınıfları, içine düştükleri bunalımda boğmak olanağı yoktur.
Proleter devrimini amaç olarak programlarına alan bütün siyasetler için yukarda belirttiklerimiz ancak genel doğrular olarak geçerlidir. Fakat bugüne kadar gelen pratik çalışmalar ve sorunlar açıkça göstermiştir ki, çeşitli siyasi hareketlerle aramızda değişik oranlarda varolan ayrılıklar genel hedeflerde değil, genel hedeflere varmak için uymamız gereken temel ilkelerde izleyeceğimiz yolda, pratik, siyasi-felsefi değerlendirmelerde, devrimin önündeki engellerin niteliklerinin tanımlanmasında kendini göstermektedir.
Teoride ve Pratikte Birlik
Aynı ülkede, aynı somut koşullar altında olmamıza karşın somut olguları farklı değerlendiriyoruz; farklı tutum ve davranışlar içine giriyoruz. Aynı kitaplara, kimi zaman aynı alıntılara başvurduğumuz halde, farklı sonuçlara varıyoruz. Marksizm kavrayışlarımızda varolan köklü ayrılıklar, doğal olarak siyasi ve toplumsal pratiğimize de yansıyor. Marksizm-Leninizmin bilimi bir tane, işçi sınıfı bir tane, Kürt ulusu bir tane; somut durumlar aynı olmakla birlikte, elliyi aşkın grup, yüzden çok farklı anlayış ve bu anlayış temelinde biçimlenen siyasi görüşler vardır. Biz, farklı grup yapılarından can bulan ve siyasal-toplumsal mücadelemize de yansıyan bu çelişmeleri, burjuva ve küçük burjuva görüşlerle proleter görüşler arasındaki, özü itibariyle uzlaşmaz olan çelişmelerin bir biçimi olarak değerlendiriyoruz. Lenin bize, başlangıçta yalnızca teorik değerlendirme farklılığı gibi görünen, başlangıçta pek önemsenmeyen, fakat gelişmeleri sonucu farklı siyasi çizgilerin oluşmasına yol açan farklı kavrayışların, daha belirti halindeyken gereken müdahaleyi görmesi gerektiğini öğretir. Dünya devrimci pratiği, farklı sınıf görüşlerinden can bulan siyasetlerin, belirleyici karar anlarında, aralarındaki çelişmeleri, silahlar aracılığıyla çözmek zorunda kaldıklarını göstermiştir. Bu nedenledir ki, ideolojik-siyasi kavrayışta özde birlik, teorik-felsefi bakışta, yaklaşımda özde birlik, güncel olaylar karşısında, toplumsal-siyasal tepkilerde atılması gereken pratik adımlarda pratik birlik sağlanmadan, kısaca teorik-pratik sorunların çözümü için Marksiszm-Leninizmin temel ilkelerinde ve bu ilkelerin somutlanışında azami birlik sağlanmadan, bir siyasi hareket için temel olan iç düzen ve disiplin sağlanamaz ve siyasal anarşinin maddi güçleri, devrim zararlıları ve devrim düşmanları yenilgiye uğratılamaz. Bunun için, YDD’ler, birleşik, ulusal, demokratik ve sosyalist görevlerini yerine getirebilmek için ve Toplumsal Demokratik Halk Devrimi’ni zafere ulaştırabilmek için, hem devrim zararlılarına, hem de devrim düşmanlarına karşı yürütecekleri birleşik mücadelenin ana hatlarını, ilke ayrılıklarını, ayrı ayrı özelliklerine göre belirlemek zorundadırlar.
YDD’lerin temel görevlerini formüle eden, bunların yerine getirilmesinin yollarını gösteren devrim programlarını; devrim strateji ve taktiklerini dayandırdıkları teorik tespitlerini, hiçbir bulanıklığa yer vermeyecek biçimde belirlemek zorundadırlar. Mücadelenin genel çizgisini, ilkelerini, yakın ve uzak hedeflerini ve bunlara bağlı görevlerini kaba hatlarıyla belirledikten sonra, mücadelenin çeşitli biçimlerinin ateşi içinde, bir ressam titizliğiyle, sorunların derinliğine, sorunların en ince ayrıntılarına inilmelidir. Her konuda izlenecek siyaset ve kullanılacak araçlar gösterilmelidir. Biz, sadece ülkemizde bir devrim yapmak değil, aynı zamanda dünya çapında, devrimde devrim yapmak görevleriyle de karşı karşıyayız. Çünkü içinde bulunduğumuz nesnel durum buna uygundur. Bunun içindir ki, YDD’ler, kendilerini kuşatan faşist, revizyonist, feodal, reformist, oportünist vs. gericiliğe olduğu kadar, kendilerini Marksizm-Leninizmin genel tezleriyle gizleyen en sinsi gericiliğe karşı da, sorunlara burjuvaca, küçük burjuvaca bir dar görüşlükle yaklaşan Kürt dar ulusalcılarına karşı da, gerek kendi içlerinde, gerekse kendi dışlarında, her cephede, her an Marksizm-Leninizme danışarak çarpışmak zorundadırlar.
Oldukça karmaşık, birbirine bağlı, birbirini etkileyen, iç içe geçmiş onlarca temel sorunla karşı karşıyadırlar. Hangi sorun nerde başlar, nerde biter, nasıl sonuçlar doğurur, bunları bir eczacı tartısıyla daha işin başında değerlendirip etiketlemeliyiz. Mücadele derinleştikçe, Marksizm-Leninizmi kavrayışımız derinleştikçe, devrimci deney ve uzak görüşlülüğümüz arttıkça, ufukumuz genişledikçe, daha önce göremediğimiz, farkına bile varamadığımız bir yığın yeni sorunun bilincine varacağız. Siyasi-ideolojik uyanıklığımızı geliştiremediğimiz, gaflete düştüğümüz an, bilelim ki, egemen sınıfların yedeğine düşmüşüzdür. Devrimci proletarya, kendisini dar bir ufukta, dar ulusal görevler içine hapsedemez; o, dünya devriminin geniş açılı görevleriyle yükümlü olduğunu unutmamalıdır. Oysa bugüne kadar tanığı olduğumuz gelişmeler, ülkemizde gerçek anlamda proletarya partisi adına layık bir partinin olmadığı gibi, bu doğrultuda bir eğilimi içeren geniş açılı, geniş ufuklu grupların da bulunmadığını göstermiştir. Tek tek, Marksizm-Leninizmin genel doğrularının şu ya da bu yanına sahip çıkan, kavrayışlarının dar sınırları içinde bocalayan hareketler vardır. Teorik olarak Marksizm-Leninizme eğilimli olmakla birlikte, siyasi pratikleri, felsefi kavrayışları, henüz proleter devriminin ağır görevlerini yüklenecek durumda ve düzeyde olmadıklarını ve böyle bir eğilimin belirtilerinden de henüz yoksun olduklarını göstermektedir. Bu nedenledir ki, varolan grupların bir kısmı kendi kendini çözerken, büyük bir çoğunluğu devrimin çözmek zorunda olduğu önemli sorunlardan birisini oluşturacaklar. Bu konulara sırası geldikçe daha derinden değineceğiz.
Somut Gerçekliğin İncelenmesinin Gerekliliği
Marksizmin büyük ustaları, karşılaştığımız sorunların çözümü için diyalektik materyalizmin yol göstericiliğinde, somut olguların incelenmesinden hareket etmemiz gerektiğini öğretirler; çünkü her sorunun çözümü için gerekli maddi koşullar, dışta değil, bizzat o sorunları vareden maddi koşulların ve sonuçlarının içinde aranmalıdır. Her sorun, ancak kendisini çözüme ulaştıracak maddi koşullarla birlikte önümüze çıkabilir. Yalnız, inceleme, araştırma, bilgi ve deney eksikliğinden ötürü, şeyler arasındaki ilişkileri yeterince kavrayamamaktan ötürü, henüz çözümü bulunmayan, çözüm için gerekli öznel koşulları henüz yaratılamayan sorunlar olabilir… Bu tip çözümsüzlükler, geçicidir. Sorun, çözümlenmemiş çelişmeler yığını demektir. İster siyasal, ister toplumsal, her ne ise, her sorun, kendini vareden iç ve dış koşulların, çelişmelerin incelenmesiyle, çelişen yönlerin ayrı ayrı incelenmesiyle çözüm için gerekli bilgileri ve maddi güçleri bize gösterecektir.
Türkiye devrimi farklı karekterlerde toplumsal-siyasal ve ulusal çelişmeleri içermektedir. Farklı içeriklere sahip çelişmelerin farklı yöntemlerle çözüleceği bilinen bir gerçektir. Emperyalistler arası çelişmelerin alabildiğine derinleştiği, özellikle iki süper devletin, ABD’nin ve SSCB’nin, dünyanın sömürge, yarı sömürge ve etki alanlarını, dünyanın hammadde kaynaklarını, dünyanın stratejik bölgelerini yeniden paylaşmak için hazırlandıkları, henüz hegemonyaları altında bulunan ülkelerde, siyasi ve askeri güçlerini yeni gelişmelere göre ayarladıkları ve bir üçüncü dünya savaşına hazırlandıkları bir sırada, anti emperyalist, anti sosyal emperyalist birleşik ulusal görevlerin, demokratik ve sosyalist görevlerin başarıyla yerine getirilebilmesi, faşizme ve sosyal faşizme, reformizme, Çin revizyonizminin karşı devrimci takipçilerine ve her türden oportünizme ve dar ulusalcılığa karşı verilecek mücadelenin başarısına bağlıdır. Üstelik dünya çapında, işçi sınıfı ve komünist hareketin içine düştüğü son derin ideolojik bunalım, sorunlarımızın çözümünü oldukça güçleştirmektedir. Mao Zedung ve Stalin konusunda yapılan ve gerçeği açıklamaktan çok karartan öznel değerlendirmeler, “parti” tayinleri ve sırası geldikçe açıklayacağımız bazı temel sorunlar, devrim güçlerinin yeni bölünmelerine ve devrim saflarında, devrim güçlerinin zayıflamasına neden olan mücadeleleri derinleştirmiştir ve derinleştirmeye de devam edecektir. Belirtmeliyiz ki, gerçekten Marksizm-Leninizme dayanan devrim güçleri, bu mücadeleden de güçlenerek, kendisini revizyonizmden ve oportünizmden arındırdığı gibi, dogmatizmden, sekterizmden de ve gizli ulusalcılıktan, dar görüşlülükten, kendine güvensizliklerden de arındırarak çıkacaktır.
Gerek Türkiye’de gerekse bütün dünyada, revizyonizm, modern revizyonizm (Sovyet ve Çin türleri), reformizm, oportünizm, dogmatizm, sekterizm ve dar grupçu anlayışlar, dünya devrim sürecini oluşturan, siyasi ve ekonomik hak ve özgürlüklerin kazanılması, ulusal ve demokratik halk devrimleri toplumsal kurtuluş mücadelelerinin yolunu karartmaya devam ediyor.* Ve cesaretle kabul etmek gerekir ki, etkileri ve güçleri, yenilmez olmakla birlikte oldukça önemli yıkıntılara yol açmaktadır. Devrim, yakın bir zaman öncesine oranla bile, hem daha zor, hem daha kolay hale gelmiştir. Zordur; karşısına almak zorunda kaldığı güçler, nicel olarak artmıştır, taktik anlamda güçlüdür; üstelik bunların bir kısmı Marksizm-Leninizmin silahlarıyla Marksizm-Leninizme karşı döğüşmektedirler. Tarihi daha ileriye götürmenin bir silahı olan Marksizm-Leninizmi, tarihi gelişimi yavaşlatmanın bir silahı olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Devrimin, eskiden dış destekleyicileri olan güçler, bugün “devrim” adına devrimlerin karşısına geçmişlerdir. Kolaydır, çünkü, devrime karşı dövüşenler, devrimi hızlandıracak, devrimi başarıya götürecek bir yığın temel nedenin de doğurucusu olacaklardır. Ve aynı zamanda devrim, eskiye oranla daha uyanık, daha arı ve daha çok deney sahibidir. Ve ufku, eskiye oranla daha geniştir ve dünyayı sarsacak yeni yeni gelişmelere, Marksizm-Leninizme yeni katkılarda bulunacak öze sahiptir.
Görüldüğü gibi, sorunumuz yalnızca emperyalizm, sosyal emperyalizm, Çin karşı devrimi ve bunların işbirlikçilerinin yenilmesi sorunu değil, aynı zamanda, bunlara karşı mücadeleyi zayıflatan gruplara, anlayışlara ve en önemlisi, uluslararası komünist hareketin içine düştüğü ideolojik, siyasi bunalımdan nasıl çıkılacağı, Marksizm-Leninizme katkıda bulunma sorunudur da. Türkiye ölçüsünde varolan karmaşık sorunların çözümü, uluslararası planda varlıklarını sürdüren sorunlarla birlikte ele alınmalıdırlar. Bunun içindir ki, devrimlerde de devrim yapma görevlerini yüklenen devrimimizin hedeflerini, çok yönlü görevlerini, niteliğini, itici güçlerini, yakın ve uzak gelişim eğilimini belirlerken, devrimi gündeme getiren iç ve dış koşullara, uluslararası ekonomik-siyasi durumlara ve uluslararası komünist hareketin kısa tarihine değinmeden geçemeyeceğiz.
Çağımızın Temel Özellikleri
Çağımız, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağıdır; bu demektir ki, çağımıza niteliğini veren esas mücadelenin merkezinde, uluslararası emperyalist burjuvazi ile uluslararası devrimci proletarya bulunmaktadır.
Bu aynı zamanda, dünyamızın esas olarak iki ana kampa bölündüğünü, bir yanda, uluslararası emperyalist burjuvazinin başını çektiği sömürücülerin ve ezenlerin, dünya gericiliğinin kampı, diğer yanda, başında uluslararası devrimci proletaryanın bulunduğu ezilen insanlığın, emekçi insanlığın ilerici kampı. Devrim kampı ile karşı devrim kampı. Bu iki kamp arasında bir üçüncü kamp, tampon kamp yoktur.
Lenin, emperyalizmi tanımlarken der ki: “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”(8)
Bu tanımlamaya dayanarak, emperyalizmin, iç ve dış siyasetini, amaçlarını ve yenilgisini kaçınılmaz kılacak gelişiminin esas noktalarını açıklığa kavuşturabiliriz.
Emperyalist bir ülkeyi ele alırsak, görürüz ki, bu ülkede:
1. Tekellerin ve mali sermayenin egemenliği kurulmuştur; sermayede ve üretimde meydana gelen yoğunlaşma sonucu ekonomik egemenliği ele geçiren tekeller, mali sermaye temeli üzerinde yükselen mali oligarşinin egemenliğini, siyasal alanda da gerçekleştirmişlerdir; devlet, mali sermaye oligarşisinin devletidir; diktatörlüğüdür.
2. Sermaye ihracı, birinci derecede önem kazanmıştır, meta ihracı ikinci planda kalmıştır. Esas kâr, sermaye ihracı ile sağlanmaktadır.
Tekelci devletin iç ve dış siyasetini belirleyen temel olgular bunlardır; uluslararası planda, tekelci kapitalist birliklerin, dünyayı aralarında bölüşmek için anlaşmaları, dünyanın sömürge, yarı sömürge ve etki alanlarının, yerli işbirlikçiler aracılığıyla paylaşılması, iç olgunun doğal sonuçlarıdır.
Emperyalizmin çöküşünü sağlayacak temel olgu da, dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış olmasıdır. Yani emperyalizm, sömürmek için girdiği ülkelerin egemenlerini kendine bağlarken, yeni yeni işbirlikçiler yaratır ve bunlarla bütünleşme doğrultusunda adımlar atarken, öte yanda, sömürge ve yarı sömürge halklarını da ister istemez devrimcileştirecek, kendine karşı bir silah haline getirecektir.
Bu olgu, aynı zamanda, emperyalizmle dünya halkları arasındaki; emperyalistlerin kendi aralarındaki; tek tek ülkelerde, burjuvaziyle proletarya arasındaki; ve kapitalizmle sosyalizm arasındaki çelişmelerin derinleşmesinin de temel dayanağını oluşturur.
Yine bu olgu, sömürge, yarı sömürge ve bağımlı ülkeler proletaryasının ve halklarının neden daha devrimci olduklarını, emperyalist ülkeler proletaryasının ve halklarının, neden esas itibariyle oportünist, revizyonist, reformist, sosyal emperyalist, sosyal yurtsever vs. olduklarının da açıklanmasının temel dayanağıdır. Çünkü emperyalizm dünya halklarını ezerek elde ettiği yüksek kârların bir kısmını kendi ülkesinin proletaryası ve halklarına dolaylı yollarla paylaştırmaktadır. Bu, iç çelişmeleri derinleştirmemek için izlenen bir yoldur ve acısını sömürge ve yarı sömürge ülkelerin halkları çekmektedir.
Engels, daha 7 Ekim 1858’de Marx’a şöyle yazar: “Gerçekte, İngiliz proletaryası gitgide daha fazla burjuvalaşmaktadır, öyle görünüyor ki, başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya yönelmekte. Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için bu elbette, bir dereceye kadar mantıksal bir şeydir.”(9)
İşte bu “mantıksal şey”, İngiliz proletaryasını, İngiliz emperyalist burjuvazisinin, yüz milyonlarca sömürge halkı, çeşitli geri ülkeleri sömürmesi, en insanlık dışı uygulamalarda bulunması, milyonlarca sömürge askerini İngiliz İmparatorluğu’nun çıkarları için savaş alanlarına sürmesi karşısında sessiz bıraktı; son Zimbabwe örneği, bu “mantıksal şey”in uzantılarını, İngiliz proletaryasının nasıl da titizlikle koruduğunu göstermesi bakımında ibret vericidir.
Lenin de bu konuya değinir: “… bir avuç çok zengin ülkeye çok yüksek tekel kârları sağlamak demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakalarına ekonomik bakımdan rüşvet verme olanağı yaratmıştır; bu yolla oportünizmi besler, ona vücut verir ve güçlendirir.”(10)
Özellikle dünya kapitalizminin bunalım dönemleri, uluslararası sosyal demokrasisinin, burjuva diktatörlüklerinin temel toplumsal dayanaklarından biri olduğunu açıkça göstermiştir. Emperyalist ülkelerin proletaryası ve halkları, emperyalizmin yarattığı acıları, kendi bünyelerinde, en açık, dayanılmaz biçimiyle, ancak derin bunalım dönemlerinde, savaş anlarında tadabilmişlerdir. Ne yazık ki, bu acılardan köklü kurtuluşun, bu acıların temel kaynağı olan kendi burjuvalarına karşı, devrim savaşında olduğunu oportünist çıkarları gözlerini kararttığı için henüz kavramamışlardır; ve kavrayamadıkları için de, kendilerini de kurtuluşa götürecek olan sömürge, yarı sömürge ülkelerdeki kurtuluş savaşlarına gereken desteği sağlamaktan uzaktırlar.Ve hâlâ, birçok emperyalist ülke proletaryası, dünyanın ezilen çeşitli ülkelerinden gelen proleterlerin, kendi ülkelerinde yaşadıkları insanlık dışı koşullara seyircidirler… O ülkelerde iki sınıf proletarya vardır; ezen emperyalist ülkelerin proletaryası ve ezilen ülkelerin proletaryası.
Esas hedefi dünya egemenliği olan, fakat bu amacını gerçekleştirmeye hiçbir zaman fırsat bulamayacak olan emperyalizm, “dünya kapitalizminin üretici güçlerini çok yüksek bir düzeye ulaştırmıştır. Toplumun sosyalist örgütlenmesi için gerekli olan bütün maddi ön koşulları yaratmıştır. Emperyalist savaşlar, dünya ekonomisinin üretici güçlerinin emperyalist devletin sınırlarını aştığını ve ekonomisinin, bütün dünyayı kucaklayacak şekilde uluslararası çapta örgütlenmesi gerektiğini göstermektedir. Emperyalizm, bütün dünya ekonomisini örgütleyecek, birleşmiş devlet kapitalizmine dayanan tek bir dünya tröstünün yolunu kan ve ateşle açarak bu çalışmayı çözmeye çalışıyor. Sosyal demokrat ideologlar bu kanlı ütopyayı yeni ve ‘örgütlü’ kapitalizmin barışçı bir yöntemi olarak göklere çıkarmaktadırlar. Gerçekte ise bu ütopya öylesine büyük, aşılmaz, nesnel engellere çarpmaktadır ki, kapitalizm artık kendi içinde taşıdığı çelişmelerin ağırlığı altında kaçınılmaz bir şekilde çökmek zorundadır. Kapitalizmin, emperyalist aşamada kendini daha da şiddetli bir şekilde hissettiren eşit olmayan gelişme yasası, emperyalist devletlerin uluslararası alanda, sürekli ve sağlam bir birlik kurmalarını olanaksız hale getirmektedir. Diğer yandan, dünya savaşlarına dönüşen ve sermayenin merkezileşmesinin tek bir dünya tröstü hedefine ulaşmak için seçtiği yol olan emperyalist savaşlar, o kadar çok yıkıma yol açmakta, işçi sınıfının ve sömürgelerdeki milyonlarca proleter ve köylünün omuzlarına öylesine ağır yükler bindirmektedir ki, kapitalizm bu hedefe ulaşamadan proletarya devriminin darbeleri altında çökmeye mahkumdur.”(11)
Komintern’in uzak görüşlülüğünün bir belgesi olan bu tesbitler, emperyalizmin, ikinci paylaşım savaşından, çok sayıda sömürge ve yarı sömürgesini kaybederek çıkışıyla, bir dizi ülkede halk demokrasilerinin kurulmasıyla doğrulanmıştır. Yine bu tesbitlerin, yeni koşullarda bir ifadesi ve doğruları olarak, emperyalizmin kaderini belirleyecek ve onları kendi ülkelerinin proletaryası ve halklarıyla son hesaplaşma sınırına getirecek olan toplumsal güçler, sömürge, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde bulunmaktadır. Çünkü emperyalist baskı ve sömürünün asıl acılarını ve kapitalizmin genel bunalımlarının ağır yüklerini çekenler bu tip ülkelerin emekçi halklarıdır. Aynı zamanda emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalizmin yarattığı çelişmeler onları eğitmekte, devrimcileştirmektedir. “Emperyalizm, bu ülkeleri sömürürken, buralarda demiryolları, fabrikalar ve yapımevleri, sanayi ve ticaret merkezleri kurmak zorundadır. Bu ‘politika’nın kaçınılmaz sonuçları, bir proletarya sınıfının ortaya çıkması, yerli aydınların yetişmesi, ulusal bilincin uyanması, kurtuluş hareketinin güçlenmesidir. İstisnasız ve bütün sömürgelerde ve bütün bağımlı ülkelerde devrimci hareketin güçlenmesi, bu gelişmenin belirgin bir kanıtıdır. Sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri, emperyalizmin yedek gücü olmaktan çıkartıp, proletarya devriminin yedek gücü haline getirerek, kapitalizmin mevzilerini temelden yıkmak, proletarya için önemlidir.”(12) Ve bu görevleri başarmak için, proleter devriminin ön koşullarını bizzat emperyalizmin sömürüsü yaratır.
Gelişmeler göstermektedir ki, emperyalizme karşı ezilen dünya halklarının ortak mücadelesi, dünya proleter sosyalist devriminin bir parçasıdır ve tek tek ülkelerin emperyalist boyunduruktan kurtulmalarıyla güçlenmektedir. Tek tek sömürge ve yarı sömürgelerin kurtuluşu, emperyalizmin sömürü alanlarının daralmasına, gerek darlaşan alanlarda, gerekse kendi ulusal sınırları içerisinde sömürüsünün yoğunlaşmasına, derinleşmesine, iç dış toplumsal çelişmelerin keskinleşmesine yol açacaktır.
Görüşümüz o ki, dünya devrimi, aşağıdan yukarıya doğru yani sömürge ülkelerdeki devrimci ulusal kurtuluş, yarı sömürgelerde, ulusal-demokratik, toplumsal-demokratik kurtuluş hareketlerinin gelişmesiyle, metropolleri kuşatan, onların can damarlarını kesen bir seyir izleyecektir.* Bu gelişmeler, muhtemeldir ki, emperyalist ülkeleri daha da azgınlaştırsın, bağımsızlığını kazanmış ülkeleri, yeniden silahlı işgallere kadar götürsün. Sovyetlerin Afganistan’ı faşist işgalini, bakışımızı doğrulayan bir olgu olarak görüyoruz. Bu nedenle, her devrim kendisini pekiştirecek bir yol izlemelidir; kesintisiz gelişimini sağlayamayan bir devrim kendisini koruyamaz, dünya gericiliğine karşı koyamaz. Bunun garantisi ise, devrimci proletaryanın öncülüğü, Marksizm-Leninizmin ölümsüz ilkelerinin hayata geçirilmesi zorunluluğudur. Özellikle, sömürge, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerin devrimci proletaryası ve devrimci halkları, dünya gericiliğinin her biçimine karşı, daha etkin yepyeni mücadele ve dayanışma biçimleri bulmak ve hayata geçirmek görevleriyle yükümlüdürler. Her yenilgide yeni deneyler edinen emperyalist gericilik, darbeler yedikçe, çıkarlarından oldukça, daha da azgınlaşacak, bir yandan da dünya halklarını aldatma ve bölmenin yeni, en ince, şimdiye kadar denenmemiş biçimlerini bulacaktır. Tek tek ülkelerin işbirlikçi egemenlerini içine düştükleri bunalımlarda boğacak güce sahip değilsek, onlar her bunalımdan daha da güçlenerek, yeni deneyler edinerek çıkacaklardır. Devrimi hep burnumuzun ucunda görme hastalığı, Marx da içinde olmak üzere, Lenin’in Stalin’in, bütün devrimcilerin, kendilerini kurtaramadıkları bir hastalıktır. Dünyanın bütün ülkelerinin devrimci proletaryası, dünya devriminin görevlerini yerine getirebilmek için kendisini daha da devrimcileştirmek, burjuvaziyle iç içe, yan yana yaşıyor olmaktan gelen gizli burjuvalaşmaya karşı savaşmak, kendisini burjuva, küçük burjuva önyargılarının etkisinden ve aynı zamanda sağ ve “sol” hastalıkların mikroplarından silkelemek zorundadır. Bunun için de, dünya komünist hareketinin tarihi, tek tek ülkelerin zengin deneyimleri en radikal biçimde eleştirel bir gözle yeniden incelenmeli, bu temelde emperyalizmi, burjuvaziyi, gericiliği ve kendi ülkelerinin özgü yapısını en titiz bir biçimde yeniden gözden geçirmeli ve zaafları ele alınmalıdır.
Emperyalizmin Krizi ve Savaş
Dünyanın esas olarak iki ana kampa ayrıldığını, bir kampın başında uluslararası emperyalist burjuvazinin, diğer kampın başında da, uluslararası devrimci proletaryanın bulunduğunu belirtmiştik.
Dünya gericiliği, kendi içinde de iki ana kutba ayrılır. Kutbun birinin başında ABD emperyalizmi, diğerinin başında da Rus sosyal emperyalizmi bulunmaktadır. Anti emperyalist görevlerle de yükümlü olan devrimimiz, emperyalist dünya gericiliğini, kutuplarının özgül yapısını, uluslararası ilişkilerini ve iç çelişkilerin toplumsal temellerini iyi tanımak zorundadır. Çünkü biçimi ne olursa olsun, emperyalizm ve her türden gericilik, emekçi insanlığın mutlaka yok etmek, kökünü kurutmak zorunda olduğu düşmanlarıdır.
1870’lerde belirgin hale gelen kapitalizmin tekelleşme eğilimi, üretimde ve sermayede meydana gelen yoğunlaşma ve merkezileşme sonucu, 20. yüzyılın başlarında, dünya ekonomisine egemen oldu. Birinci derecede önem kazanan sermaye ihracı, kapitalist dünya ekonomisinin çeşitli parçaları arasındaki birliği pekiştirirken, aynı zamanda da uluslararası planda, dünya halklarının sömürülmesini derinleştirdi; gittiği her yere, emperyalizmin gerici ve yıkıcı özeliklerini de beraberinde götürdü; kapitalist gelişmenin en yüksek aşaması olan tekelci kapitalizm, yani emperyalizm, kapitalizmin tabiatında varolan eşit olmayan gelişme yasasını, hem ekonomide, hem de siyaset alanında, en belirgin biçimiyle gözler önüne serdi. Dünyanın çehresini değiştirecek olan çelişmeleri, burjuvaziyle proletarya, emperyalizm ile dünya halkları, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişmeleri, ulusal ve uluslararası planda alabildiğine keskinleştirdi ve gelişmeler sonucu, emperyalistler arası çelişmeyi, diğer çelişmelerin varlığını ve gelişmelerini belirleyecek düzeye yükseltti. Çünkü en gelişmiş kapitalist ülkelerde büyük çapta yoğunlaşan üretim, yeni dış pazarları ve hammadde ve enerji kaynaklarını gerektirmekteydi. “Daha önceleri özgür olan bütün sömürgelerin artık paylaşılmış bulunduğu bu dönemde sömürgelerin ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması konusundaki çatışmalar giderek daha fazla silahlı mücadele niteliği kazandı.”(13)
Emperyalist dünya ekonomik sisteminin, kendi bağrında geliştirdiği çelişmelerin doğal sonucu olarak patlak veren ekonomik buhran, en büyük emperyalist devletleri ve taraftarlarını iki kutup halinde birinci paylaşım savaşında karşı karşıya getirdi. 1914-1918 yıllarını kapsayan ve bütün dünyayı ekonomik, siyasi, toplumsal ve ideolojik alanlarda, devrimci bir biçimde etkileyen ve sarsan savaş, emperyalist dünya sistemini içine düştüğü buhrandan kurtarmak bir yana, kapitalizmin genel buhranı dönemini başlattı; aynı zamanda dünyaya egemen tek ekonomik sistem olma niteliğini de parçaladı; dünyanın ekonomik ve toplumsal yüzünü bir daha eski halini alamayacak bir biçimde değiştirdi. Genel olarak kapitalist dünya gelişmesinin, özel olarak da onun emperyalist aşamasının ürünü olan ilk proleter sosyalist devrim, dünya emperyalist zincirinin en zayıf halkasını oluşturan askeri-feodal emperyalist Çarlık Rusyası’nı, 1917 Ekim Devrimi’yle, emperyalist dünya ekonomisinden koparttı ve ilk olarak, dünya sosyalist ekonomi sisteminin temellerini attı. Eskiden bir tek dünya ekonomisi varken, şimdi iki karşıt sistem, uzlaşmaz niteliklere sahip iki karşıt sistem vardı; sosyalizm ve kapitalizm.
Dünyanın uzlaşmaz nitelikte iki temel kampa bölünmesi ve yeni bir çağın, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının başlaması; dünya emperyalizmini oldukça zor durumda bıraktı; tarih, uluslararası planda varlıklarını sürdüren, emperyalistlerle dünya halkları arasındaki, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişmeye ek olarak, yeni bir çelişmeyi gündemine alıyordu; kapitalist sistemle sosyalist sistem arasındaki çelişme.
Daha önce, dünya çapında baş çelişme durumunda olan ve ancak silahları aracılığıyla çözülebilen emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişme, yerini yeni bir çelişmeye bırakmıştı. Birbirleriyle ölüm kalım savaşına girmiş olan emperyalistler, kendilerini yeni duruma göre ayarladılar ve çeşitli cephelerden, dünya proletaryasının anavatanına saldırdılar. İç savaş üç yıl sürdü. Emperyalistlerin her açıdan destekledikleri burjuva ve feodal iç gericilik, maddi olarak yenildi fakat burjuvazinin eski cennetini ele geçirme hayalleri, emperyalizmin proletarya diktatörlüğünü yıkma, sosyalist ekonomiyi yıkma ve kapitalizmi Rusya’da yeniden kurma umutları ve hayalleri yenilemedi.
Bugün, dünya gericiliğinin iki ana merkezinden birisini oluşturan ABD emperyalizmi, birinci paylaşım savaşından güçlenerek çıktı. O güne kadar en güçlü emperyalist devlet olarak bilinen İngiltere, savaştan galip çıkmış olmasına karşın savaş sonrası gelişmeler, Avustralya, Kanada, Güney Afrika, Çin, Hindistan vb. ülkelerdeki ayaklanmalar ve merkezden kopma eğilimleri, onu oldukça sarstı. Emperyalist büyük devletlerden biri olan Fransa da, benzer durumlarla karşılaştı. Kapitalizmin genel bunalımı, tarih sahnesine yeni bir sistemin adım atmış olması, bütün dünyada devrimci bir altüst oluşun nesnel koşullarını olgunlaştırdı. Dünya ekonomisinin birliği, devrimin uluslararası niteliğini belirlerken, farklı parçalarının eşitsiz gelişmesi devrimin farklı biçimlerde ortaya çıkmasına neden oldu. Devrim darbeleri en çok Almanya’yı sarstı. “1918 Kasımı’nda, Avusturya’da ve Almanya’da, yarı feodal krallıkları yıkan devrimler; 1919 Nisanı’nda Bavyera’da Sovyet hükümeti; 1921 Martı’nda, Almanya’da proletarya öncüsünün ayaklanması; 1923 Sonbaharında Almanya’da devrimci buhran”(14); onu, diğer emperyalist devletlerin karşısında, yeni kurulan Sosyalist Sovyetler Birliği karşısında, eski sömürge ve yarı sömürgeleri karşısında ve kendi ülkesinin devrimci proletaryası karşısında güçsüz bıraktı.
Önemle vurgulanmalıdır ki, Alman emperyalizmini diğer emperyalist devletlere karşı, Sosyalist Sovyetler Birliği’ne karşı, kendi ülkesindeki Yahudilere karşı ve kendi proletaryasına ve emekçilerine karşı, diğer emperyalistlerden farklı, o güne kadar denenmemiş bir mücadele biçimi ve organları aramaya iten nedenler; onu, Amerikan, İngiliz, Fransız vb. emperyalistlerden daha gerici, daha saldırgan, daha şoven ve milliyetçi yapan nedenler; birinci paylaşım savaşından yenik çıkmasında, ekonomisinin içinde bulunduğu farklı bunalım koşullarında aranmalıdır. Alman emperyalistlerini, İtalyan, Japon emperyalistleri ile benzeştiren şeyler, bu ülkelerin ekonomik koşullarındaki, toplumsal gelişmelerdeki ve aynı savaştan yenik çıkmalarının benzeşmelerinden gelmektedir. Genel olarak bütün emperyalistlerin, özel olarak da Alman, İtalyan ve Japon emperyalistlerinin, esas hedef olarak Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırma amaçları, burjuvazinin asıl düşmanına, genel olarak bütün dünya proletaryasına ve ezilen halklarına, özel olarak da proletarya diktatörlüğünün Rusyası’na duydukları sınıf kininin, birinci paylaşım savaşının köklerini attığı intikam duygularının bir ifadesiydi. İşte bunun doğal sonucu olarak gerek içte, gerekse dışta asıl amacı proleter öncüyü ezmek olan faşist diktatörlük, yeni bir dünya savaşının en etkili hazırlık organı olarak tarih sahnesine çıkmış oldu.
1929 genel bunalımı, ikinci bir paylaşım savaşının en belirgin habercisiydi. Emperyalizmin eşitsiz gelişme yasaları işliyor, Almanya, Japonya, İtalya, dünyanın yeniden paylaşılması talepleriyle ortaya çıkıyorlar, Lenin’in emperyalizm varoldukça emperyalist savaşların kaçınılmazlığı teorisi, kendisini bir kez daha doğrulamaya hazırlanıyordu. Emperyalistler arası çelişme, silahlı çatışmaya dönüştü.
İkinci paylaşım savaşı, emperyalistlerin kendi aralarında hesaplaşmalarının yanı sıra esas hedef olarak, proleter sosyalist Rusya’nın ve devrimin şahlandığı Çin’in paylaşılmasını ele alıyordu; ilk proleter devlet yenilmeli ve sosyalist ekonominin yerine yeniden kapitalist ekonomi kurulmalıydı. Özellikle İngiltere’nin hesapları, hem Hitler Almanyası’nın, hem de Sovyetler Birliği’nin çökeceği, kendisinin de eski gücüne ulaşabileceği varsayımlarına dayanıyordu. Fakat emperyalistlerin açık hesapları tutmadı; proleter Rusya’yı dize getiremediler, Çin’i paylaşamadılar. Üstelik Asya’da, Avrupa’da bir dizi halk demokrasilerinin ortaya çıkışını, bir dizi ülkede de ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşlarının zaferini önleyemediler. İkinci Dünya Savaşı, dünyanın yüzünü ve özünü büsbütün değiştirdi, devrimci altüst oluş, dünya ülkelerinin temellerini dibinden sarstı. Dünya emepryalizmi, dünya proletaryasının ve ezilen halklarının darbeleriyle bir kez daha sarsıldı. Uluslararası planda, burjuvaziyle proletarya arasındaki, emperyalizmle ezilen dünya halkları arasındaki uzlaşmaz kavganın ikinci raundu da, proletaryanın ve ezilen halkların üstünlüğü ile sona erdi.
İkinci paylaşım savaşının en önemli sonuçlarından biri de, kuşkusuz, ABD emperyalizminin konumunda meydana gelen değişiklikti.
Alman, Japon, İtalyan emperyalistleri, savaştan yine yenik, sömürge ve yarı sömürgelerini kaybederek, parçalanarak, yıkıntı içinde çıktılar. İngiliz, Fransız emperyalistleri, savaştan yine galip çıkmışlardı, fakat onlar da, bir dizi sömürge ve yarı sömürgelerdeki eski egemenliklerini yitirmişler, ekonomileri temellerinden sarsılmış, eski sömürgecilik sistemleri yıkılmıştı. ABD ise savaştan askeri-ekonomik-siyasi, her açıdan güçlenerek çıktı. Yüksek bir prestij kazanarak, dünya imparatorluğunun yolunu açtı. Diğer emperyalistlerin içine düştükleri yıkıntı, ABD’yi gerçekten kısa zamanda yeni sömürgeciliğin imparatorluğuna yükseltti. “Hür Dünya”nın kovboyu Amerika, güçlü bir dünya sistemi haline gelmiş bulunan sosyalizmin ve yaklaşık dünya nüfusunun üçte birini oluşturan sosyalist ülkelerin oluşturduğu blok karşısında, güçlü müttekfiklere muhtaçtı. Bütün diğer emperyalist ülkeleri himaye etmek, kapitalist dünya ekonomisini canlandırmak, başında Sovyetler Birliği’nin bulunduğu dünya sosyalizmini, dünya proletaryasını ve ezilen dünya halklarını kuşatmak için harekete geçti. ABD, tartışmasız biçimde, dünya kapitalizminin, ekonomik, askeri, siyasi ve ideolojik önderi ve yönlendiricisi idi. Düşman kardeşler, bir kez daha işbirlikçilerinin de katılımıyla, dünya proletaryasına ve ezilen dünya halklarına ve sosyalizmin ülkelerine karşı, askeri ve ekonomik örgütlenmelere giriştiler… Bu girişimler, ezilen dünya halkları ve devrimci dünya proletaryası, Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da, insan emeğine göz dikenlerin, ne denli silahlı olursa olsunlar, ne denli birbirlerine yaslanırsa yaslansınlar, halkların yenilmez gücü karşısında dize gelmeyecek hiçbir gücün olmayacağını kanıtladılar. Fakat öte yanda, dişinden tırnağına kadar silahlı faşizmi yenen, dünya tarihine destanlar yazan, dünyanın en güçlü orduları karşısında yiğitçe direnen, olağanüstü fedakârlıklar gösteren şanlı Sovyet proletaryası, kendi içinde çıkan revizyonist hainlere yenildi… ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek gelişmeler karşısında sessiz kaldı.
