PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ ALTINDA SINIF MÜCADELESİ
Kapitalist toplumdan sınıfsız komünist topluma geçiş, zikzaklarla, geçici yenilgilerle dolu uzun bir tarihi dönemi kapsar. Proletaryanın hegomanyası altında sınıfsız topluma geçişin çeşitli aşamaları, doğaldır ki, içinden çıktığı kapitalist toplumun ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal, hukuksal, ideolojik vb. etkilerini giderek azalarak da olsa bağrında taşıyacaktır. Bu dönem içinde burjuvazinin çeşitli tipleriyle, burjuva dünya görüşünün çeşitli görünümleriyle proletarya arasındaki mücadele ulusal ve uluslararası planda durmaksızın sürecektir. Siyasi iktidarın proletaryanın eline geçmesi ile sınıf mücadelesi durmaz, yeni bir biçimde, proletarya diktatörlüğü altında daha da şiddetlenerek sürer. Proletarya, sınıfsız topluma sürekli başarılar kazanarak, düz bir hat izleyerek varamaz. Yeni bir toplum biçimi, yeni, şimdiye dek karşılaşılmamış çeşitli nitelikteki sorunlarla doludur. Lenin, proletarya diktatörlüğünün karşılaşacağı zorluklara değinirken, çeşitli olasılıklar üzerinde durmuş ve proletaryayı muhtemel bir geriye dönüş tehlikesine karşı uyarmıştır.
Proletarya, karşılaştığı yeni sorunları çözerken, kaçınılmaz yanlışlıklara da, yenilgilere de düşecektir. Zaman zaman geriye de çekilecektir. Hatta, örneklerini gördüğümüz gibi, iktidardan da düşecektir. Ama o, Marksizm-Leninizme bağlı kaldığı sürece, Marksizm-Leninizmin ilkelerini yeni koşullara yaratıcı biçimde uyguladığı sürece, yenemeyeceği hiçbir zorluk, aşamayacağı hiçbir engel olamaz. Yenilgisi geçici, zaferi mutlaktır.
1917 Ekim Devrimi’yle açılan proleter sosyalist yolda ilerleyen Sovyet proletaryası, Stalin’in ölümünden sonra devrimi sürdüremedi, tökezledi; Parti’nin Kruşçev revizyonist kliği tarafından gaspına yol açan yozlaşma, bazılarının dediği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle de Stalin’in ölümünden sonra ortaya çıkan bir olay değildir. Bize göre Sovyet modern revizyonizminin kökleri ve ekonomik-toplumsal dayanakları derinlerde aranmalıdır. Kruşçev revizyonist kliğinin iktidarı bir sonuçtur. SBKP (B) tarihi incelendiği zaman görülecektir ki, bir yönüyle parti tarihi revizyonizmle Marksizm-Leninizm arasında süren mücadelenin tarihidir. Bu mücadele, iki çizgi arasındaki, burjuvaziyle proletarya, kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadeledir.
Devrim için yola çıkan her ülke proletaryası, Yugoslav deneyiyle başlayan, fakat asıl yıkıcı etkilerini Sovyetler’de gösteren ve Arnavutluk dışında, bütün Balkan ve Doğu Avrupa halk demokrasilerini saran, giderek Vietnam, Kore, Küba ve Çin’i de kapsamına alan modern revizyonist yozlaşmayı, ekonomik, toplumsal, ideolojik, siyasi, felsefi yönleriyle incelemelidirler; bu yenilgilerden, proletaryanın yeniden zaferi için gerekli dersleri çıkartmalıdırlar. Ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde, “devrim” adına yola çıkan siyasi hareketlerin çoğu, daha ilk adımlarında revizyonist bataklığa saplanmışlardır. Birçoğu revizyonizmin kucağında doğmuştur ve revizyonizm tarafından emzirilmiştir, eğitilmiştir. Yenilginin ve yozlaşmanın deneyimlerini gereği gibi, çok yönlü incelemeyen, proleter devrim için zorunlu yasaları, yeni koşullara uygun biçimde kavrayamayan devrim hareketleri, sağa ve “sol”a yalpalamaktan, eklektizme düşmekten kendini kurtaramaz ve giderek yozlaşır, yenilir ve devrimin önüne bir engel olarak dikilir.
Proleter hareketin yenilgisinin iki ana biçimi vardır: Birincisi, proleter hareket, emperyalizmin ve gergici ortaklarının maddi gücü karşısında, siyasi çizgisi genel hatlarıyla doğru olduğu halde, maddi güç olarak yetersiz kalır; siyasi düzeyi, örgütsel yapısı, kitle ilişkileri, mücadele deneyimleri yetersizdir; yenilir… ve hatta ezilir. Böyle bir durumda, Marksizm-Leninizme radikal bir biçimde sarılan, hatalarının üzerine cesaretle giden, hatalarından dersler çıkartan ve siyasi çizgisinin genel hatlarıyla doğruluğunu, hayatın bütün ilişkilerinde de, özel durumlarda da, doğru hale getiren proleter hareket, eksiklerini, yetmezliklerini kavrayabilir ve bir süreç içerisinde giderebilir; yenilgiyi zafere çevirebilir.
İkincisi, başlangıçta proleter olan bir hareket, emperyalizme ve gerici ortaklarına karşı mücadelede, kendi içinde başkalaşıma uğrar, Marksist-Leninist bir hareket iken, revizyonist bir hareket haline dönüşür. Sorun, bu dönüşümünün temel nedenlerini ve sonuçlarını doğru kavramak ve dersler çıkartmaktır. Revizyonist yozlaşma, siyasi iktidarı ele geçirme sürecinde olabileceği gibi, proletarya diktatörlüğünü sürdürürken de ortaya çıkabilir. İkinci Enternasyonal partilerinin çoğu, iktidarı ele geçirmeye fırsat bulamadan yozlaşan, yozlaştıkları için de iktidarı ele geçiremeyen partilere örnek verilebilir. İkinci tip yozlaşmanın ilk örneği Yugoslav partisidir. Onu takip eden SBKP (B)’dir. Bu tip yozlaşmaların son örneği Çin Komünist Partisi’dir.
Köleci toplum kendi bağrında feodal toplumun ön koşullarını yarattı; yine aynı biçimde, feodal toplum da, kapitalist toplumun ön koşullarını kendi bağrında oluşturdu. Kapitalist toplum da üretimi alabildiğine toplumsallaştırarak, üretim düzeyini dev boyutlara ulaştırarak, üretim güçlerini geliştirerek, güçlü bir proletarya yaratarak, sosyalizmin ön koşullarını hazırladı. Diyalektik gelişme yasası sonucu, sosyalist toplum tarih sahnesine çıktı.
Sosyalist Toplumda Sınıf Mücadelesi
ve Bürokratik Yozlaşma
Proletarya diktatörlüğü, komünist toplumun birinci aşaması olan sosyalist toplumda, amaç olarak tüm toplum üyelerinin tam refahını ve her yönlü özgür gelişimini sağlamak için, toplumun proletarya partisi önderliğinde, toplum tarafından her alanda sosyalist örgütlenmesi görevini önüne koyar. Toplumu vareden bireylerin her alanda sosyalist siyasi eğitimi, proletarya diktatörlüğünün, sınıfsız topluma ulaşabilmek için, ekonomik, toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel, bilimsel, teknik vb. her alanda önüne koyduğu görevlerin üstesinden gelebilmesinin temel koşuludur. Siyasi çalışma, bütün çalışmaların can damarıdır. Sosyalist çok yönlü eğitimi gereği gibi göremeyen, görse de gereği gibi özümleyemeyen emekçi kitleler, emeğin nihai kurtuluşu için gerekli maddi ve kültürel zenginlikleri yaratamazlar; kendilerini Marksizm-Leninizmin parlak sözleri ardına gizleyen hainleri açığa çıkartamazlar; sömürü düzeninin kalıntılarına karşı gerektiği gibi çok yönlü savaşamazlar. Sınıf mücadelesinin ekonomik, siyasi ve ideolojik alanları arasındaki bağı gereği gibi kavrayamazlar. Sosyalizmin çok yönlü kuruluş ve derinleşme görevlerini, sosyalizmin üretici güçlerinin gelişimini başarıyla gerçekleştiremezler. Ne yazık ki. Sovyetler Birliği’nde, sosyalizmin çok yönlü kuruluşu, kitlelerin çok yönlü sosyalist eğitimi, ideolojik-siyasi-kültürel ve felsefi eğitimi, Marksizm-Leninizmin ilkelerine bağlı kalınarak derinlemesine ve en yaygın biçimde gerçekleştirilemediği için, kitlelerin devlet ve parti bürokrasisini denetleme görevleri layıkiyle yerine getirilemediği için, emekçi kitlelerin devlet yönetimine layıkiyle katılımı sağlanamadığı için, sosyalist toplumda, kapitalizmin yeniden kuruluşunun maddi ön koşulları filizlendi… parti ve devlet bürokrasisi, sanayi ve tarım işletmeleri yöneticileri, aydınlar ve sanatçılar arasından ayrıcalıklı bir tabaka doğdu.
Sovyetler Birliği’nde, kapitalizme geriye dönüş, sosyalizmin yadsınması sonucu değildir; yani modern revizyonistlerin, “sosyalizmin bir üst aşaması, komünist topluma geçişin ön aşaması” biçiminde yutturmaya çalıştıkları yeni tipteki kapitalizm, sosyalist üretim güçlerinin gelişmesi sonucu varılan bir üst aşama değildir; tersine, sosyalist kuruluş görevlerinin, ekonomik, toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel vb. alanlarda, komünist topluma geçişin Marksizm-Leninizm yasalarına uygun olarak yerine getirilememesi, proletaryanın, yeni doğan bir sınıf olan bürokrat burjuvaziye yenilmesinin sonucudur.
Lenin 1918’de demişti ki: “Ülkemizdeki burjuvazi yenilgiye uğratılmıştır; ama henüz kökü kazınmamış, henüz yokedilmemiş, hatta tam olarak altedilmemiştir. Burjuvaziye karşı yeni ve daha yüksek bir mücadele biçiminin; kapitalistlerin daha da fazla mülksüzleştirilmesi gibi çok basit bir görevden, burjuvazinin varolmasının ya da yeniden doğmasının mümkün olamayacağı şartların yaratılması gibi çok daha karmaşık ve çetin bir göreve geçişin gündemde olmasının nedeni de budur. Bu görevin çok daha önemli olduğu açıktır ve bu görev tamamlanmadığı sürece sosyalizm diye bir şey yoktur.”(15)
Lenin açıkça belirtiyor: “… burjuvazinin varolmasının ya da yeniden doğmasının mümkün olamayacağı şartların yaratılması görev(leri) tamamlanma(dan) sosyalizm diye bir şey yoktur.”
Geriye dönüş sorununda, esas olarak kavranacak nokta budur: burjuvazinin yeniden doğmasının mümkün olamayacağı şartların yaratılması…
Lenin, proletarya diktatörlüğünün temellerini doğru dürüst atmaya fırsat ve olanak bulamadan öldü. Lenin’in ölümüne yolaçan küçük burjuva suikastçılığı, proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığının özel bir biçimi olan, proletarya ile küçük burjuva uzlaşmaz sınıf karşıtlığının bir ifadesi ve sonucu, küçük burjuvazinin proletarya diktatörlüğüne saldırısının bir ifadesi ve sonucu olarak değerlendirilmelidir. Troçki, Zinoviev ve Buharin’in karşı devrimci girişimleri ile Lenin suikastçıları arasında özde bağlılık vardır. Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra, parti ve devlet iktidarını gaspeden revizyonist bürokrat burjuvazi, özleri bakımından Lenin suikastçılarının ve Zinoviev-Buharin karşı devrimcilerinin bir devamıdır. İktidarlarının daha ilk adımında, hedef olarak seçtikleri Stalin, Lenin’in öğrettiklerine ve ilkelerine içtenlikle bağlı kalarak, (bütün hatalarına karşın) proletarya diktatörlüğü altında Lenin’in eserini devam ettirmeye çalıştı, bunun için saldırılara uğradı. Lenin’e yapılan suikast ile Stalin’e yapılan revizyonist saldırılar, öz bakımından aynı namlulardan çıkmadır.
Burjuvazi proletaryaya karşı, her zaman iki ağızlı kılıçla saldırmıştır; onu hem dıştan, hem de içten vurmaya çalışmıştır. Lenin, revizyonizmi, işçi sınıfı hareketi içinde boyveren burjuva ideolojisi olarak tanımlar ve revizyonistleri de burjuva ajanları olarak niteler. Oysa günümüzde revizyonizmin konumunda köklü değişiklikler olmuştur; eski revizyonizm silahlarını yeni koşullarda geliştiren modern revizyonizm, artık iktidar sahibi bir sınıfın, tekelci bürokrat burjuvazinin ideolojisi haline gelmiştir. Bu durumda, modern revizyonistleri, genel anlamda burjuva ajanları olarak tanımlamak gerçeği ifade etmez. İktidarda bulundukları ülkelerde, modern revizyonistler burjuvazinin ajanları değil, dünyaya egemen olmak isteyen yeni tekelci burjuvazinin bizzat kendisidir. Sömürge, yarı sömürge ve gelişmiş kapitalist ülkelerde ise modern revizyonistler, Sovyet sosyal emperyalizminin işbirlikçileridirler; onları, eski tip revizyonistlerden ayırmak gerekir.
Devrim, düşmanlarını iyi tanımak zorundadır. Hangi kılıkta olurlarsa olsunlar, devrim, onları sergilemek ve gerçek yüzleriyle emekçi kitlelere göstermek zorundadır.
“Proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü teorileri Marksizm-Leninizmin özüdür. Devrimi istemek ya da devrime karşı çıkmak, proletarya diktatörlüğünü savunmak ya da proletarya diktatörlüğünü reddetmek, her zaman Marksizm-Leninizm ile her türden revizyonizm arasındaki mücadelenin odak noktası” olmuştur. “Revizyonist Kruşçev kliği SBKP’nin 22. Kongresi’nde revizyonizmini bütünüyle sistemleştirdi. Karşı devrimci “barış içinde birlikte yaşama”, “barış içinde birlikte yarışma”, “iktidarı barışçı yoldan ele geçirme” teorilerini biçimlendirdi. Sovyet Rusya’da artık proletarya diktatörlüğüne gerek kalmadığını ilan etti ve “bütün halkın devleti”, “bütün halkın partisi” gibi(16) teorileri ileri sürdü. Bu teoriler, burjuvaziyle proletarya arasındaki, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişmelerin uzlaşmaz karakterlerinin reddini ifade ediyordu. Aynı zamanda, Marksist-Leninist sınıf mücadelesi, devlet ve devrim teorilerinin de reddi demekti. Marksizm-Leninizmin alfabesini bilen herkes, SBKP’nin Marksizm-Leninizm yolundan ayrıldığını açıkça görebilirdi. 1963’te Çin’li komünistler şöyle diyordu:
“… onlarca yıldır sosyalizmi inşa yolunda ilerleyen Sovyetler Birliği’nde, kapitalizmin yeniden ihyası tehlikesi vardır. Bu, Çin dahil bütün sosyalist ülkelere, ÇKP dahil bütün işçi ve komünist partilerine tehlike işareti olmalıdır.”(17) Bu uyarıdan ondört yıl sonra, Çin’de revizyonizmin açıkça iktidara gelişi ve kapitalizmin yeniden kuruluşu, Çin’li komünistlerin Sovyet deneyinden gerekli dersleri çıkartmadıklarını gösteriyor.
Proletarya diktatörlüğünün reddi ve onun yerine “bütün halkın devleti”nin geçirilmesi, kitleleri aldatmaktan başka bir anlam taşımaz; sınıflı bir toplumda hele hele Sovyetler Birliği’ndeki gibi “parti ve devlet örgütlerinin, işletmelerin, kolhozların yönetici kadroları arasındaki yoz unsurlardan ve burjuva aydınlardan”(18) meydana gelen ayrıcalıklı tabakanın, bürokrat tekelci burjuvazinin egemen sınıf haline geldiği bir toplumda, devletin sınıf karakterini gözardı etmeye çalışmak, devlete sınıflarüstü bir görünüm sağlamaya çalışmak, burjuva demagojisidir… Aynı zamanda bu durum, kitlelerin ne denli Marksist-Leninist siyasi eğitimden yoksun olduğunun da, ne denli edilgen hale getirildiğinin de göstergesidir. Devlet, varolduğu ve varolacağı süre, her zaman bir sınıfın devleti olmuştur ve olmaya devam edecektir; devlet, bir sınıfın diğer sınıf ve tabakalar üzerindeki baskı aracıdır. Sınıflar varoldukça da varlığını korur.
Marx, Engels ve Lenin, proletarya diktatörlüğünün, sınıfsız topluma dek, biçimi değişse de, özü bakımından geçiş döneminin tek devlet biçimi olduğunu önemle vurgulamışlardır. Hem Marksizm-Leninizm adına sığınmak hem de onun temel teorilerini revize etmek her zaman proletaryanın sınıf düşmanlarının başvurdukları yöntemdir. Proletarya diktatörlüğünün reddi, proletaryayı sınıf düşmanları karşısında silahsız bırakmak demektir.
“Proletarya diktatörlüğü, sosyalizmin pekiştirilmesinin ve geliştirilmesinin tek teminatıdır. Proletarya diktatörlüğü, iki yol arasındaki mücadelede proletaryanın burjuvaziyi yenmesini, sosyalizmi zafere ulaştırmasını sağlar.
“Proletaryanın kurtuluşu, tüm insanlığın kurtuluşuna bağlıdır. Proletarya diktatörlüğünün tarihi görevi iki yönlüdür. İç yön ve uluslararası yön. Birinci yönü ile ele alındığında, proletarya diktatörlüğünün temel tarihi görevi şudur: Bütün sömürücü sınıfları mezara gömmek, sosyalist ekonomiyi en üst düzeyde geliştirmek, kitlelerdeki komünist bilinci yükseltmek, halkın mülkiyetiyle kollektif mülkiyet arasındaki, işçilerle köylüler arasındaki, kentle köy arasındaki, kol işi ile kafa işi arasındaki farklılıkları tasfiye etmek, sınıfların yeniden oluşmasını ve kapitalizme geri dönüşü sağlayacak bütün olanakları ortadan kaldırmak.
“Böylece, komünizmin tam anlamıyla, ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ ilkesine uygun olarak gerçekleşmesini sağlayacak koşullar yaratılır. Uluslararası yönü ile ele alındığında ise proletarya diktatörlüğünün temel tarihi görevi şudur:
“Uluslararası emperyalizmin (silahlı müdahale ve barışçıl yollarla bölüp, parçalama dahil) her saldırısına karşı koymak; halklar, emperyalizmi, kapitalizmi ve sömürü sistemini tarih sahnesinden silene kadar dünya devrimini desteklemek.
“Bu iki yönlü tarihi görev kesin zafere ulaştırılmadan ve komünist topluma bütünüyle ulaşılmadan, proletarya diktatörlüğünden vazgeçilemez.
“Günümüzü iyi değerlendirirsek görürüz ki, sosyalist ülkelerde proletarya diktatörlüğünün görevi henüz sona ermemiştir. Bütün sosyalist ülkelerde hâlâ sınıflar ve sınıf mücadeleleri vardır. Sosyalist yolla kapitalist yol arasındaki mücadele hâlâ sürüyor. Sosyalist devrimi sonuna kadar götürmek ve kapitalizme geri dönüşü önlemek zorundayız. Hiçbir sosyalist ülkede henüz ne bütün halkın mülkiyetiyle kollektif mülkiyet arasındaki, ne işçilerle köylüler arasındaki; ne kentle köy arasındaki, ne de kol işiyle kafa işi arasındaki farklılıklar tasfiye edilmiştir. Hiçbir sosyalist ülkede henüz sınıflar ve sınıf farklılıkları yok olmamıştır. Bütün sosyalist ülkelerin, ilkesi ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ olan komünist topluma geçebilmeleri için daha çok yol almaları gerekiyor. İşte bu nedenle, bugün hiçbir sosyalist ülkede proletarya diktatörlüğünden vazgeçilemez.”(19)
Proletarya diktatörlüğünün yıkılması, onun yerine tekelci bürokrat burjuvazinin “bütün halkın devleti” adıyla maskelenen diktatörlüğünün geçirilmesi, içte proletaryaya ve emekçi kitlelere, dışta da, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşlarına, toplumsal kurtuluş hareketlerine indirilmiş en büyük darbe idi. Yeni Sovyet emperyalist burjuvazisinin eski emperyalist burjuvazi ile barış içinde bir arada yaşama isteği, dünya proletaryasının ve ezilen halklarının devrim isteğiyle taban tabana zıttır. Yeni Sovyet burjuvazisi, Lenin’i öylesine unutmuştur ki, sadece sosyalizm ile kapitalizm arasındaki değil, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin bile uzlaşmaz nitelikte olduğunu, barış içinde yaşamanın ya da savaşmanın istek ve iradeyle değil, maddi koşullara, nesnel koşullara bağlı olduğunu anımsamıyorlar.
Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır; çağa niteliğini veren çelişme, kaynağını emek ile sermaye arasındaki çelişmeden alan sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişmedir. Dünya proletaryası, bu çelişmeyi devrimci bir biçimde çözmeye, yani kapitalizmi ortadan kaldırmaya ve kendisini de söndürmeye kararlıdır. Dünya proletaryası, Sovyet sosyal emperyalistlerinin, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişmede, kapitalizm yönünde saf tutuklarını hiçbir bulanıklığa yer vermeyecek biçimde kavramak ve kavratmak zorundadır. Gerek ulusal, gerek ulusal demokratik, gerekse de toplumsal devrim için yola çıkan uluslar, ezilen halklar ve sınıflar, Sovyetler Birliği’nin niteliğini doğru kavrayamazlarsa, uluslarına, halklarına ve sınıflarına ihanet ederler. Lenin’in, Stalin’in proleter sosyalist Rusya’sı ile Kruşçev-Brejnev revizyonistlerinin sosyal emperyalist Rusya’sı birbirinden ayrılmalıdır. Kruşçev revizyonizmi, proletarya diktatörlüğünün yerine, “bütün halkın devleti” adı altında yeni Sovyet burjuvazisinin sosyal faşist diktatörlüğünü, proletaryanın devrimci partisinin yerine, “bütün halkın partisi” adı altında sosyal faşist burjuva partisini geçirirken, amacı proletaryayı ve emekçi kitleleri baskı altına almak, kapitalizmi iyice yerleştirmek, her türden devrimci muhalefeti ezmek ve egemenliği için savaşa hazırlanmaktı.
Yeni Sovyet burjuvazisinin, dünya emperyalistleriyle “barış içinde bir arada yaşama”sı ve “barış içinde yarışması” için devrimden vazgeçmekten başka hibir şeye hizmet etmeyen “iktidarı barışçı yoldan ele geçirme” anti Marksist-Leninist teorisi, bugün yerini iktidarın darbeyle, komployla ele geçirilmesi teorisine bırakmıştır. Marksizm-Leninizm, emperyalistlerin uzun bir süre barış içinde yaşayamayacaklarını barış içinde yarışmayacaklarını öğretir. Emperyalistler arası barış, emperyalistler arası savaş için hazırlık dönemidir. ABD ile SSCB arasında, dünyanın yeniden paylaşılması için verilen mücadelenin keskinleşmesi, Marksizm-Leninizmin yanılmazlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Afganistan’ın faşist işgali, ABD’nin Vietnam deneyinin bir başka örneğidir. Aynı zamanda Sovyet revizyonistlerinin kardan teorilerinin erimesinin ve iflasının da bir göstergesidir.
Dünya gericiliğinin iki ana merkezinden, dünya halklarının baş düşmalarından biri SSCB, dünya egemenliği için, ekonomik, siyasi, ideolojik, askeri, bütün cephelerde savaşıyor. Dünya devrimi ve Türkiye-Kürdistan devrimi için, onlarla her cephede savaşmak bizim için de vazgeçilmez devrimci görevdir. Onlar, yeni koşullara denk düşecek yeni teoriler geliştireceklerdir. Bu teoriler, genel anlamıyla, daha da sinsi, revizyonizmlerini daha da gizlemeye hizmet amacı taşıyacaktır. Sovyet kökenli bütün teorilerin, sözleri ve biçimi ne olursa olsun, Sovyet burjuvazisinin stratejisine hizmet edeceği unutulamaz. Bir teorinin gerçekten devrimci olup olmadığı, o teorinin gerçek anlamıyla hangi sınıfa hizmet ettiğine bakılarak anlaşılır. Siyasi bilinç düzeyleri düşük emekçi kitleleri, devrim sempatizanlarını, revizyonizmin sınıf içeriğini kavrayamayan milyonları, bu teorilerin tuzağına düşmekten kurtarma görevleri, devrimimizin temel görevleri arasındadır. Türkiye-Kürdistan proletaryası ve emekçi halk kitleleri, Yurtsever Devrimci Demokratları, emperyalizme karşı iki ağızlı kılıcı ellerinden bırakmayacaklardır. Kılıcın bir ağzı emperyalizme, bir ağzı sosyal emperyalizme karşı bilenecektir. Yoksa, bir emperyalistin kucağından kalkıp diğerinin kucağına oturmak kaçınılmazdır.
