SÖMÜRGE VE BAĞIMLI ÜLKELERDE FARKI DEVRİM TİPLERİ
Çeşitli siyasi gruplarca öne sürülen ülkemize özgü devrim tipleri, ülkenin toplumsal-ekonomik yapısını ve ulusal bileşimini dikkate almamaktadır. Nesnel bir tahlilden yola çıkılmadığı için, devrimin niteliği, devrimin izleyeceği mücadele yolu, devrimin itici ve temel güçleri, ittifakları, devrimin görevleri konusunda yapılan tesbitler de gerçeğe cevap veremiyor; devrim yapmış ülke deneylerinin, özellikle de Çin devriminin basmakalıp kopyacılığı ve Rus devriminin genel ayaklanma stratejisi, Marksizm-Leninizmin sığ kavranışı ile “montaj” anlayışı ile ele alınınca, eklektizmin yansımaları olmaktan kurtulamıyorlar. Yarı sömürge, yarı feodal tesbiti yapan siyasetler de, yarı sömürge geri kapitalist tesbiti yapan siyasetler de, devrimin karakterini belirlerken, mücadele biçimlerini saptarken benzer şeyler söyleyebiliyorlar ve birçok konuda birleşebiliyorlar. Örnek vermek gerekirse, HK (Halkın Kurtuluşu) ile HB, (Halkın Birliği) toplumsal-ekonomik yapı tesbitinde iki farklı tesbit yapmaktalar; fakat devrimin karakterinde ve mücadele biçiminde birleşmekteler. HK “Ulusal Demokratik Halk Devrimi” diyor; HB ise, ayrılığı kelimelendirmelerde de sürdürmek gayretiyle, “Milli Demokratik Halk Devrimi” diyor. Her ikisi de “genel ayaklanma”da karar kılıyorlar. Bu bir çelişmedir. Yine, P (Partizan) ile DY, (Dev Yol) iki farklı toplumsal-ekonomik yapı tespitinden yola çıktıkları halde, devrimin karakterinde ve temel mücadele biçiminde aynı şeyleri söylemektedirler. Devrimin karekteri “Demokratik Halk Devrimi”, temel mücadele biçimi “Halk Savaşı”… P’nin “Halk Savaşı” stratejisi ile “yarı sömürge, yarı feodal” yapı tesbiti arasında bir tutarlık varken DY, bundan yoksundur. Halk Savaşı, özü itibariyle bir köylü savaşıdır, küçük köylü mülkiyeti için bir savaştır. Bu anlamda demokratik devrimin özü toprak devrimidir. Devrimin uzun süreli bir savaşı içeriyor olması, halktan insanların katılımı, halk savaşını belirleyen bir ölçü değildir. Esas belirleyici olan, köylülüğün ezici çoğunluğunun, toprak ve özgürlük için mücadelesidir. Proletaryanın böylesi bir savaşta önderliği, işçi köylü ittifakının, emperyalizme ve feodalizme karşı yürüttüğü mücadelenin, toprak ve özgürlük mücadelesinin garantisidir. Emperyalizme bağımlı da olsa kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu, feodalizmin esas itibariyle çözüldüğü, kalıntılarının ayakta durduğu bir ülkede ise demokratik devrimin özü toprak devrimi değildir. Esas mücadele alanı kırlar değildir, şehirler olmalıdır. Esas güç köylülük değil, işçi sınıfıdır. DY de, demokratik devrimin “esas olarak bir toprak devrimi olmaktan çıktığını” söyler. Lenin, demokratik devrimin, “iktisadi ve toplumsal özü bakımından burjuva nitelik taşıdığını”, bunun için de, “tüm burjuva toplumunun istemlerini dile getirmeden” edemeyeceğini söyler.
Bir ülke devriminin niteliği, görevleri, hedefleri, mücadele biçimi, itici ve temel güçleri, gelişim doğrultusu, o ülkenin ekonomik-toplumsal ve siyasi yapısına, uluslararası emperyalizm ile ilişkilerinin niteliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Somut olguların açıklanması olmayan kavram ve tesbitler, kafa bulandırmaktan, gruplar ve kişiler arasında yapma ayrılık nedenleri oluşturmaktan başka bir şeye yaramazlar.
1928’de kabul edilen Komintern programı, başlıca devrim tiplerini belirlerken, ülkelerin somut, ortak özelliklerinden hareket ederek, başlıca üç devrim tipi öne sürer.
Der ki: “Kapitalizmin emperyalizm aşamasında daha da belirginleşen eşit olmayan gelişmesi, olgunluk derecesi çeşitli ülkelere göre değişen çok çeşitli kapitalizm tiplerinin ve her ülke için farklı olan çok çeşitli devrim süreci koşullarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak, proletaryanın çeşitli biçimlerde ve farklı sürelerde iktidarı ele geçirmesi ve birçok ülkede proletarya diktatörlüğünden önce bir geçiş döneminin zorunlu olması tarihi bir zorunluluktur. Gene bunun sonucu olarak, sosyalizmin inşası farklı ülkelerde farklı biçimlere bürünür.”(20)
Anlaşılan şudur: Eşit olmayan gelişme yasası sonucu, çeşitli ülkelerde, olgunluk derecesi farklı, çeşitli kapitalizm tipleri ortaya çıkmıştır. Bu olgu, çeşitli devrim süreci koşullarının temel nedenidir. Proletarya, çeşitli biçimlerde ve farklı süreleri içeren mücadeleler sonucu iktidarı ele geçirecektir. Proletarya diktatörlüğünden önce bir geçiş dönemi tarihi zorunluluktur. İşte bizim programımızın siyasi talebi olan, toplumsal-demokratik halk diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğünün, geçiş dönemine özgü bir biçimidir.
Komintern, “farklı ülkelerde proletarya diktatörlüğüne geçişin farklı koşulları ve biçimleri”ni biçimsel olarak üç tipte ele alır:
“Güçlü üretici güçlere, yüksek bir düzeyde merkezileşmiş üretime, nispeten önemsiz küçük çapta işletmelere, eski ve yerleşik bir burjuva-demokratik siyasi sisteme sahip olan çok gelişmiş kapitalist ülkelerde (ABD, Almanya, İngiltere vb.) programın başlıca siyasi talebi proletarya diktatörlüğüne doğrudan doğruya geçiştir. Ekonomi alanında temel talepler, bütün büyük işletmelere el konulması, çok sayıda Sovyet devlet çiftliğinin kurulması, toprağın sadece nispeten küçük bir bölümünün köylülere verilmesi, kendiliğinden pazar ilişkilerinin işlemesine nispeten daha az olanak tanınması, genel olarak hızlı bir sosyalist gelişme ve köylü işletmelerinin çok hızlı bir şekilde kolektifleştirilmesidir.
“Yarı-feodal ilişkilerin tarımda büyük ölçüde varlığını sürdürdüğü, ancak buna rağmen sosyalizmin inşası için gerekli maddi ön koşulların belli ölçülerde varolduğu, burjuva-demokratik devrimin tamamlanmadığı, kapitalizmin gelişmesinin orta düzeyde olduğu ülkeler (İspanya, Portekiz, Polonya, Macaristan, Balkanlar vb.): Bu ülkelerden bazılarında burjuva-demokratik devrim oldukça hızlı bir şekilde gelişerek sosyalist devrime dönüşebilir, diğerlerinde ise burjuva-demokratik devrim görevlerinden birçoğunu yerine getirmek zorunda olan proletarya devrimi tiplerine gerek duyulacaktır. Birinci gruptaki ülkelerde proletarya diktatörlüğünün hemen değil, ancak proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünden proletaryanın sosyalist diktatörlüğüne geçiş döneminde kurulması mümkündür. Devrimin doğrudan doğruya proletarya devrimi olarak geliştiği ikinci gruptaki ülkelerde ise proletaryanın önderliğinde geniş bir toprak ve köylü hareketi gereklidir; toprak devrimi son derece büyük rol, hatta bazan belirleyici bir rol oynar. Büyük topraklara el konulmasından sonra, el konulan toprakların büyük bir bölümü köylülere verilir; pazar ilişkileri proletaryanın zaferinden sonra da geniş bir bölgede varlığını sürdürür; köylülüğü kooperatiflerde ve büyük üretim birimlerinde örgütleme görevi, sosyalist inşanın birçok görevi içinde en önemlilerinden biridir. Sosyalist inşanın hızı nispeten yavaştır.
“Sömürge ve yarı sömürge ülkeler (Çin, Hindistan vb.) ve bağımsız ülkeler (Arjantin, Brezilya vb.)… Bu ülkelerden bazılarında sanayi henüz emekleme aşamasındadır, diğerlerinde ise oldukça gelişmiş olmakla birlikte, çoğunlukla bağımsız sosyalist inşa için gerekli temeli oluşturmaktan uzaktır. Hem ekonomide hem de siyasi üst yapıda ortaçağın feodal ilişkileri ya da ‘Asya Tipi Üretim Tarzı’ varlığını sürdürmektedir. Kilit sanayiler, hakim durumdaki ticaret, bankacılık ve ulaşım işletmeleri ve plantasyonlar vb. yabancı emperyalist grupların ellerinde toplanmıştır. Bu ülkelerde feodalizm ve kapitalizm öncesi sömürü biçimlerine karşı mücadele verilmesi, sürekli olarak köylü toprak devriminin gerçekleştirilmeye çalışılması ve yabancı emperyalizme karşı ve milli bağımsızlık için mücadele edilmesi belirleyici bir önem taşır. Kural olarak bu ülkelerde proletarya diktatörlüğüne geçiş, ancak bir dizi hazırlık aşamasından geçmekle, ancak burjuva-demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştüğü bütün bir dönemin sonucu olarak mümkündür.”(21)
Görüleceği gibi, ülkemiz devrimi, Komintern’in biçimsel olarak belirlediği devrim tiplerinin hiçbirine tam tamına uymamaktadır; çünkü içerdiği ekonomik-toplumsal koşullar farklıdır, ulusal bileşimi kendine özgü bir yapıya sahiptir. Emperyalizm ile ilişkileri farklı düzeydedir. Bu farklılıklar, farklı bir devrim tipini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye, “güçlü üretici güçlere, yüksek bir düzeyde merkezileşmiş üretime” henüz sahip değildir. Küçük çapta varlıklarını sürdüren işletmeler ve küçük köylü ekonomisi oldukça yaygın ve önmeli bir yer tutmaktadır. Burjuva-demokrasisi, tarihinin hiçbir döneminde esas itibariyle işletilmemiştir. Feodal kalıntılar tasfiye edilmemiştir. Ulusal sorun çözülmemiştir. Üretim güçlerinin gelişim düzeyi, belli bir oranda sosyalizmin önkoşullarını hazırlamakla birlikte, “programının başlıca siyasi talebi proletarya diktatörlüğüne doğrudan doğruya” geçiş olabilecek bir devrime, toplumsal devrime uygun olgunlukta değildir. Böylesi bir devrim, Komintern’in de belirttiği gibi, ancak ABD, Almanya, İngiltere vb. gibi gelişmiş kapitalist ülkelere özgüdür. Toplumsal devrimin gerçekleşmesi, üretim güçlerinin olgunluğuna, sosyalizmin ön koşullarının olgunluğuna bağlıdır. Türkiye’de, toplumsal devrimin gerçekleşmesi, üretim güçlerinin gelişimini engelleyen engellerin devrimci bir biçimde kaldırılmasını gerekli kılmaktadır; bu engellerin (emperyalizmin, işbirlikçi kapitalizmin ve feodal kalıntıların) kaldırılması da ancak proletarya önderliğinde bir devrimin zaferine bağlıdır. Bu engellerin kaldırılmasını hedefleyen devrim, toplumsal devrime geçişin koşullarını hazırlayacaktır. Bu devrim, toplumsal demokratik halk devrimi olacaktır.
Toplumsal demokratik halk devrimi, özü itibariyle burjuva demokratik bir devrim değil, burjuva-demokratik devrim görevlerini de üstlenmiş bir proleter devrimidir. Devrimin demokratik yönü, esas itibariyle küçük burjuva karekterdedir. Toplumsal devrim ile demokratik devrim, nitelikleri bakımından olsun, savaşan toplumsal güçlerin bileşimi açısından olsun, birbirinden farklıdır. Toplumsal devrimin amaçları ve koşulları ile demokratik devrimin amaçları ve koşulları farklıdır, birbirine karıştırmamak gerekir. Kır ve şehir küçük burjuvazisi sosyalizm için değil, demokratik devrim için mücadele eder. Sosyalizm için mücadele eden tek güç proletaryadır. “Küçük burjuavazinin tam bir demokratik devrim uğruna mücadelesini proletaryanın sosyalist devrim uğruna mücadelesiyle birbirine karıştırmak sosyalistler için siyasi iflas tehlikesi doğurur.”(22) Aynı zamanda, ezilen ulus ve halkların, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesi ile, proletaryanın toplumsal kurtuluş mücadelesi de birbirine karıştırılmamalıdır. Ulusal kurtuluş hareketleri, demokratik devrim hareketleri, proleter sosyalist devrim sürecinin birer parçası olmakla birlikte, proleter sosyalist devrimin amaç ve koşulları ile karıştırılmamalıdır. İçinde yaşadığımız ülke koşullarında, emperyalizme, işbirlikçi kapitalizme ve feodal kalıntılara karşı verilen mücadele, (farklı ideolojik ve siyasi kavrayışlara bakmaksızın) dıştan bakıldığında, ulusal ve toplumsal güçleri bir yumruk halinde birleştirmiş görünebilir. Bu görünüme aldanmamak gerekir. Bu güçleri bir araya getiren siyasi, toplumsal ve ekonomik amaçlar, içerikleri bakımından farklıdır; proletarya, farklı amaçları olan toplumsal güçlerin, belli tarihi koşullarda, geçici de olsa, bir anlık da olsa, “irade birliği” yapabileceklerini kabul eder.
İşte toplumsal demokratik halk devrimi, bu anlamda, çeşitli milliyetlerden proletaryanın, köylülüğün, şehir küçük burjuvazisinin ve ulusal burjuvazinin, anti emperyalist, (aynı zamanda işbirlikçi kapitalizme de karşı) anti faşist, anti feodal mücadelede, koşullara bağlı irade birliğinin sonucu gerçekleşecektir. Lenin, “irade birliği” konusunda şöyle der:
“İrade, belirli bir ilişki içinde, bir şey olabilir; başka bir ilişki içinde başka bir şey olabilir. Sosyalizm ve sosyalizm uğruna mücadele meselelerinde birliğin olmaması, demokrasi ve cumhuriyet uğruna mücadele ile ilgili meselelerde irade birliğinin olmayacağının kanıtı değildir. Bunu unutmak, demokratik devrim ile sosyalist devrim arasındaki mantıki farkı unutmak olur. Bunu unutmak, demokratik devrimin bütün halkın devrimi olduğunu unutmak olur; eğer bu devrim, ‘bütün halkın’ devrimi ise, o halde devrimin halkın tümünün ihtiyaç ve isteklerine karşılık vermesi ölçüsünde ‘irade birliği’ni de ifade etmesi gerekir.”(23)
Türkiye Kürdistan Yurtsever Devrimci Demokratları, bütün siyasal ve toplumsal sorunlara, uluslararası devrimci proletaryanın çıkarları açısından bakarlar ve çözümlerinin, dünya proleter sosyalist devrimine hizmetini amaçlarlar. Bu anlamda onlar, çeşitli milliyetlerden proletaryanın irade birliğinin çekirdeğini temsil ederler. Gerek Kürt, gerekse Türk ve diğer milliyetlerden Türkiye proletaryasını tek bir irade birliği altında birleştirecek olan temel etken proleter sınıf kardeşliğidir. Toplumsal demokratik halk devrimi sürecinde, Kürt proletaryası, bütün milliyetlerden proletaryanın birliği ve Türkiye Kürdistan Birleşik Halk Sosyalist Cumhuriyeti için mücadele ederken, Türk proletaryası da, Kürt ulusu üzerindeki her türden ulusal ve sınıfsal baskıya karşı durmalı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kararlılıkla savunmalı ve Türkiye Kürdistan Halk Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşuna hizmet edecek gönüllü birliğin koşullarının yaratılmasına çalışmalıdırlar. Türkiye Kürdistan Halk Sosyalist Cumhuriyeti, Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan’ın kurulmasının ve giderek merkezinde Kürdistan’ın olacağı Ön Asya Halk Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin oluşturulmasının temel taşı olacaktır. Çoğu için bu tespitler birer “fantezi”dir.
Onlar için, komünist bir dünya hayal etmek de aslında bir “fantezi” olduğu için komünist bir dünyaya hizmet edecek ara aşamalar da “fantezi” olacaktır. Doğaldır ki, Türk ve Kürt şehir küçük burjuvazisi ve köylülüğü ve ulusal burjuvazisi, dar ulusal görüşler taşımalarından ötürü, biçim olarak farklı, fakat öz olarak aynı olan, ezen ve ezilen ulus milliyetçiliğinin özelliklerini yansıtacaklardır. Türk şovenleri, “Ne demek Türkiye-Kürdistantan? Bu, Kürt milliyetçiliğine ödün vermektir. Kürt milliyetçiliğiyle uzlaşmaktır!” diyeceklerdir. Bilinçli bir Türk YDD’si, Türk milliyetçiliğine ödün vermektense, Kürt milliyetçiliğine ödün vermenin daha devrimci bir tutum olduğu gerçeğini bir yana bırakarak, bunun bir “ödün” değil, “uzlaşma” değil, proleter enternasyonalizminin gereği olduğunu savunacaktır. Kürt YDD’leri de, Türkiye-Kürdistan kavramının, Kürdistan’ın yeni tipte bir sömürge olacağı gerçeğini maskelemeye hizmet ettiğini söyleyeceklere ve Kürt YDD’lerini “Türk soluna teslim olmakla” suçlayacaklara karşı, onların saldırılarına karşı hazırlıklı olmalıdırlar. Kürt ulusal burjuvazisi ve küçük burjuvazisi, birleşik bir cumhuriyetten çok, bağımsız bir Kürt devletinden yana çaba göstereceklerdir… Her türden revizyonist, oportünist ve sosyal faşist siyasetler, böyle bir çabanın candan destekçileri olacaklardır. Kürt burjuvazisinin çabaları, asıl niyetlerini bir kıyıya bırakırsak, Kürdistan’ın sömürge koşullarında, anti emperyalist, anti sömürgeci, anti feodal mücadele sürecinde, ilerici bir çaba olarak değerlendirilirken, Türkiye Kürdistan Birleşik Halk Sosyalist Cumhuriyeti, toplumsal Demokratik Halk Devrimi olanak ve koşullarında, gerici olacaktır. Her şeye karşın, Kürt ve Türk YDD’leri, Kürt burjuvazisinin, köylülüğünün ve şehir küçük burjuvazisinin, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık için verdiği mücadeleyi, demokratik içeriğinden ötürü desteklerken, sınıfsal yaklaşımı elden bırakmayacaktır. Onlar, proletaryanın bağımsız örgütlenmesi görevlerini ve toplumsal devrim amaçlarını hiçbir koşul altında unutmayacaklardır. Onlar, sabırlı, inatçı çabalarını, emekçi kitleleri Türk ve Kürt burjuvazisinin etkilerinden kurtarmak için, aksatmadan sürdürecekler ve Bolşeviklerin, otokrasiye karşı mücadele deneyimlerini ve derslerini kendilerine eylem kılavuzu edineceklerdir.
Lenin, otokrasiye karşı ayaklanan halk için şöyle diyordu: “Ama bugün, otokrasiye karşı çıkmış tek bir bütün gibi gözüken bizzat bu toplum, emek ile sermayeyi ayıran uçurumla geri dönüşü olmayan bir şekilde bölünmüştür. Otokrasiye karşı ayaklanan halk, tek bir halk değildir. Mülk sahibi ve ücretliler; önemsiz sayıda (on bin ayrıcalıklı) varlıklı bir azınlık ile on milyonlarca malsız mülksüzler ve emekçiler, ileriyi gören bir İngiliz’in daha 19. yüzyılın ilk yarısında dediği gibi, gerçekte ‘iki ulus’ meydana getirmektedir.
“(…) Çağdaş Rusya’da, devrime içeriğini veren, savaş halinde iki güç değildir ama ayrı cinsten ve farklı iki toplumsal savaştır. Birinci savaş, bugünkü otokratik düzenin bağrında verilmektedir ve köleliğe dayanır; öteki ise gözlerimiz önünde doğan, geleceğin burjuva demokratik düzeninin içinde yer alan savaştır. Biri, özgürlük için (burjuva toplumunun özgürlüğü için), demokrasi için, yani halkın mutlak egemenliği için bütün halkın verdiği savaştır, öteki, toplumun sosyalist örgütlenmesi için, proletaryanın burjuvaziye karşı giriştiği sınıf mücadelesidir.
“Şu halde, sosyalistlere, nitelikleriyle, amaçlarıyla ve kavgada kesin bir tutum almaya yetenekli toplumsal güçlerin bileşimi bakımından, tamamen farklı iki savaşı aynı zamanda yürütmek gibi zor ve ağır basan bir görev düşüyor.”(24)
YDD’ler için bu görevleri yerine getirmek oldukça zordur, fakat olanaksız değildir. Uluslararası komünist hareketin içine düştüğü bunalım, revizyonizmin (Rus, Çin, Avrupa vb.) oldukça örgütlü ve etkin bir güç olarak devrimin karşısına dikilmesi, ülkenin bir küçük burjuvalar ülkesi olmasından ötürü küçük burjuva ideoloji ve siyasetin daha kolaylıkla emekçi kitleleri etki altında tutması, Kürt milliyetçiliğinin ve Türk şovenizminin çeşitli milliyetlerden proletaryanın birliğine ve Marksist-Leninist mücadele çizgisine verdiği zararlar, Marksizm-Leninizmin küçük burjuva sınıfsal temelde yorumlanışının yol açtığı bölünmeler (bu da bir çeşit revizyonizmdir), grupçuluk, kariyerizm, sığlık, maceracılık, rekabet, sağcılık, “sol”culuk vb…
Faşist, gerici, reformist burjuvazinin kitleler üzerindeki etkinliği, baskıları, yalan ve aldatmacaları, şu bu… koşullarında, farklı amaçlarla hareket eden toplumsal güçlerin, zamana, koşula bağlı geçici irade birliğini sağlamak, çeşitli sapmalara karşı savaşmak, teorik olarak ne söylersek söyleyelim, pratikte boyumuzu aşan bir görevdir. Devrimin bize yüklediği birçok görevde de yetersiz kalmaktayız. Bu yetersizlik, karşılaştığımız her sorunda kendini duyurmaktadır; siyasi kavrayışımızda, kitle bağlarımızda, örgüt yapımızda, her şeyde… Ancak, büyük hedeflere, önümüze koyduğumuz küçük hedefleri başarıyla aşarak varabileceğimizi biliyoruz; farklı amaçlarla hareket eden toplumsal güçlere, hayatın her alanında irade birliğini, küçük birimlerde, özgül koşullar temelinde gerçekleştirebiliriz. Basitten karmaşığa, birden ikiye, azdan çoğa, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya bir hat izleyerek… İşte birbirinden farklı, fakat bir sürecin birbirine bağlı üç halkası olarak önümüzde duran üç müdahale görevini içeren, toplumsal-demokratik halk devrimi savaşında da YDD’ler bu yolu izleyeceklerdir.
Devrimimizin neden doğrudan bir toplumsal devrim olmayacağını yukarıda açıkladık. Şimdi de Komintern’in örneğini verdiği sömürge ve yarı sömürgelere özgü milli ve demokratik devrim tipinin neden ülkemize uygun olmadığını açıklamaya çalışalım:
1916’da Lenin, dünya ülkelerinin çoğunluğu kapitalist gelişme aşamasına ulaşmadığı ya da daha yeni yeni kapitalist gelişme aşamasının başlangıcında bulundukları için sosyalist devrimin bütün ülkelerin proleterlerinin birleşik eylemi olamayacağını belirtir… “Yalnızca Batı’nın ve Kuzey Amerika’nın gelişmiş ülkeleri sosyalizm için olgunlaşmıştır.”(25) der. Çünkü; “Bu ileri ülkelerde (İngiltere, Fransa, Almanya vb.) ulusal sorun çoktan çözülmüştür; ulusal birlik amacını çoktan tamamlamıştır; nesnel olarak, yerine getirilecek ‘genel ulusal görevler’ yoktur. Bundan dolayı bugün ulusal birliği ‘havaya uçurmak’ ve sınıf birliğini kurmak ancak bu ülkelerde olanaklıdır…
“Gelişmemiş ülkelerde durum farklıdır… yani bütün Doğu Avrupa’da ve bütün sömürge ve yarı sömürgelerde. Bu alanlarda, genellikle, hâlâ ezilen ve kapitalist olarak gelişmemiş uluslar varlıklarını sürdürmektedir. Nesnel olarak, bu ulusların hâlâ yerine getirilecek genel ulusal görevleri, yani demokratik görevleri, yabancı baskıyı yıkma görevleri vardır… Muzaffer proletarya zafer kazandığı ülkeleri yeniden düzenleyecektir… Bu bir anda yapılamaz, burjuvazi de bir anda ‘alt edilemez’.”(26)
Yine Lenin, Doğu halkları ve Doğu’lu komünistlerin görevleri için şöyle der:
“… Doğu halklarının çoğunluğu emekçi halkın tipik temsilcileridirler: Kapitalist fabrikalar okulundan geçmiş işçiler değil, orta çağ zulmünün kurbanı, sömürülen emekçi köylü yığınlarının tipik temsilcileri. (…) Bu bakımdan, dünya komünistlerinin bundan önce karşılaşmadıkları bir görevle karşı karşıyayız: komünizmin genel teori ve pratiğine dayanarak kendinizi Avrupa ülkelerinde mevcut olmayan özgül koşullara uydurmak zorundasınız, o teori ve pratiği uygulayacağınız koşullarda nüfusun ezici çoğunluğu köylülerdir; ve görev kapitalizme karşı değil, ortaçağ kalıntılarına karşı mücadele etmektir.”(27)
Yarı sömürge, yarı feodal ülkeler için Komintern programı da şöyle der:
“Bu ülkelerde, feodalizme ve kapitalizm öncesi sömürü biçimlerine karşı mücadele verilmesi, sürekli olarak köylü toprak devriminin gerçekleştirilmeye çalışılması ve yabancı emperyalizme karşı ve milli bağımsızlık için mücadele edilmesi belirleyici bir önem taşır. Kural olarak bu ülkelerde proletarya diktatörlüğüne geçiş, ancak bir dizi hazırlık aşamalarından geçmekle, ancak burjuva demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştüğü bütün bir dönemin sonucu olarak mümkündür.”(28)
Sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal ülkelere özgü bir devrim olan ulusal ve demokratik devrim tipinin en belirgin ve en başarılı örneği olan Çin Halk Devrimi’ni kaba hatlarıyla ele alırsak, Türkiye devriminin yolunu çizmeye çalışan birçok siyasetin, ideolojilerini esas olarak Mao Zedung’un teorik çalışmaları üzerine oturmaya çalıştıklarını görürüz. Bu yaklaşım biçimi, dünya devrimci pratiğini, kendi özgül koşulları içinde inceleyen, bu temelden dersler çıkartan yaratıcı anlayışı değil, hazır formüllerle yetinme anlayışını, hazır formüllerin “ithal” anlayışını ifade eder. Bu anlayış, kendi hastasını temel alan, tedaviyi ve reçeteyi buna göre hazırlayan devrimci anlayış değildir… hastasını hazır bir reçeteye uydurma oportünist anlayışıdır. Bugün Mao Zedung’u “anti marksist” ilan eden dünün Mao Zedung düşüncesi takipçileri, böyle bir anlayışın temsilcileri olarak bugün de, yeni keşfettikleri başka bir reçeteye göre hastalarına hazır reçeteler uydurma çabalarını sürdürmektedirler. Onlar, “kelimeler” üzerinde bile Mao’nun etkilerinden “arınmaya” çalışadursunlar, özleri değişmediği için, bu kez de aynı takipçi ruh ve kölece bağlılıkla başka bir reçeteye göre hareket etmektedirler. Marksizmin en temel kurallarından biri, somut durumların somut tahlilinden yola çıkmak gerektiği gerçeğidir. Mao Zedung’u Marksist-Leninist olarak nitelememizin nedenlerinden biri budur; O, bazı hatalarına karşın, Çin devriminin bütün sorunlarında, somut olgulardan hareket etmiştir; gerçeği olgularda aramıştır. Ve Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerini Çin’in özgül koşullarına uygulamaya çalışmıştır… Çin Halk Devrimi’nin zaferi, bu çabaya sıkı sıkıya bağlıdır.
Mao Zedung, Çin devriminin tarihi özelliğini, devrimin iki aşamaya bölünmüş olmasıyla açıklar. Birinci olarak demokratik devrim, ikinci olarak sosyalist devrim. Bu iki devrim, nitelikleri gereği, iki ayrı devrimci süreci oluştururlar ve birbirlerine karıştırılmamaları gerekir. Çin toplumunun sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal nitelikte oluşu, bu özelliğin belirleyici etkenidir. Devrimin birinci adımı, sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal toplum biçimini, bağımsız, demokratik bir toplum haline getirmektir. Devrimin ikinci adımı ise devrimi ilerletmek ve sosyalist bir toplum inşa etmek olacaktır. Bu aşamaya, uzun süren bir demokratik devrim sürecinden geçilerek varılacaktır. Bunun için Çin devrimi, ilk adımında, emperyalizmi ve feodalizmi karşısına alır. Çünkü emperyalizm Çin halkının en büyük düşmanıdır ve sömürüsünü sürdürmek için esas olarak feodal toprak ağalığına dayanır. Feodal toprak ağalığı emperyalizmin suç ortağıdır.
Mao, Çin toplumunun özelliklerini sayarken, feodal sömürünün egemen karekterini şöyle anlatır:
“Feodal zamanların kendine yeterli doğal ekonomisinin temelleri yıkılmıştır; fakat feodal sömürü sisteminin temeli olan, köylülerin toprak ağası sınıfı tarafından sömürülmesi, hem olduğu gibi korunmuş, hem de bu sömürü, komprador ve tefeci sermayenin sömürüsüne de sıkı sıkıya bağlı olduğundan, Çin’in toplumsal ve ekonomik hayatını açıkça hakimiyeti altında tutmaya devam etmiştir.”(29)
Görüleceği gibi, Çin’in ekonomik ve toplumsal hayatını egemenliği altında bulunduran esas güç feodalizmdir ve emperyalizmle işbirliği içindedir.
Çin üzerinde emperyalist sömürünün biçimi ise şöyledir:
Emperyalistler, eşit olmayan anlaşmalarla, “Çin’deki bütün önemli ticaret limanlarını denetimleri altına” almışlardı. “Bu limanların çoğunda bazı yerleri kendi doğrudan yönetimleri altındaki ayrıcalıklı bölgeler haline” getirmişlerdi. “Ayrıca Çin’in gümrüğünü, dış ticaretini ve ulaşımını (deniz, kara, ırmak, göl ve hava) denetimleri altına” almışlardı. “Böylece, mallarını Çin’e yığma, onu kendi sanayi ürünleri için bir pazar haline getirme ve aynı zamanda Çin tarımını kendi emperyalist ihtiyaçlarına göre yönlendirme olanağını ellerine” geçirmişlerdi.
“Emperyalist devletler Çin’in hammaddelerinden ve emeğinden yararlanmak amacıyla Çin’de pek çok ağır ve hafif sanayi girişimini işletmekte ve böylelikle, Çin’in milli sanayisi üzerinde iktisadi baskı yaparak üretici güçlerin gelişmesini” önlemekteydiler.
“Emperyalist devletler, Çin hükümetini borçlandırarak ve Çin’de bankalar kurarak Çin’in bankacılığını ve maliyesini tekelleri altına” almışlardı. “Böylece sadece meta rekabeti alanında Çin’in milli kapitalizmini ezmekle” kalmamışlar, “aynı zamanda bankacılığını ve maliyesini de denetimlerine” almışlardı.
“Emperyalist devletler, ticaret limanlarından en ücra iç bölgelere varıncaya kadar, Çin’in bir ucundan diğer ucuna, bir komprador ve tefeci tüccar sömürü ağı” kurmuşlardı. “Çin köylü kitleleri ve halkın diğer kesimleri üzerindeki sömürülerini kolaylaştırmak için kendilerine hizmet eden bir komprador ve tefeci-tüccar sınıfı” yaratmışlardı.”(30)
“Emperyalizm, sadece Çin’in canalıcı önem taşıyan mali ve iktisadi can damarlarını değil, aynı zamanda siyasi ve askeri gücünü de denetimi altında bulundurmaktadır. İşgal altındaki bölgelerde Japon emperyalizmi her şeyi elinde tutmaktadır.”(31)
Mao Zedung şöyle der: “Bugünkü aşamada Çin devriminin niteliği nedir? Burjuva demokratik mi yoksa proleter sosyalist bir devrim midir? Açıktır ki, ikincisi değil, birincisidir.
“Çin toplumu sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal olduğuna göre, Çin devriminin başlıca düşmanları emperyalizm ve feodalizm olduğuna göre; Çin devrimi, büyük burjuvazi devrime ihanet ederek düşman haline gelse bile, genel olarak kapitalizmi ve kapitalist özel mülkiyeti değil, emperyalizmi ve feodalizmi hedef almaktadır. Bütün bunlar doğru olduğuna göre, bugünkü dönemde Çin devriminin niteliği proleter sosyalist değil, burjuva demokratiktir.”(32)
“Sömürge ve yarı sömürge bir ülkede böyle bir devrim, birinci aşaması ya da birinci adımı sırasında, toplumsal niteliği bakımından temelde hâlâ burjuva demokratik olduğu ve nesnel hedefi kapitalizmin gelişmesi için yolu açmak olduğu halde, artık burjuvazinin diktatörlüğü altında kapitalist bir devlet kurmak amacıyla burjuvazinin önderlik ettiği eski tipte bir devrim değildir. Bu devrim, birinci aşamada, yeni demokratik bir toplum ve bütün devrimci sınıfların ortak diktatörlüğü altında bir devlet kurmak amacıyla proletaryanın önderlik ettiği yeni tipte bir devrimdir. Böylece bu devrim, gerçekte, sosyalizmin gelişmesi için daha da geniş bir yol açma görevini yerine getirir.”(33)
Sömürge ve yarı sömürge ülke devrimleri, tabiatları gereği anti emperyalist bir temele dayanan ulusal devrimlerdir. Bir ülke ekonomisi emperyalizme bağımlıysa, o ülkenin siyasi bağımsızlığı biçimseldir. Siyasi yönetimin ipleri emperyalistlerin elindedir. Bu tip ülkelerde proletarya, emperyalizme karşı, emperyalizmden zarar gören bütün sınıf ve tabakaları yönlendirmek, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı kazanmak için, onlara önderlik etmek ve ulusal bir devrim yapmak görevleriyle yükümlüdür. Ulusal devrimi gündeme getiren ve zorunlu kılan, ülkenin emperyalizme bağımlı oluşudur.
Emperyalizmin açık işgal koşullarında ya da ekonominin candamarını doğrudan doğruya elinde bulundurduğu sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal ülkelerde devrim, esas olarak emperyalist baskı ve sömürüye karşı ayaklanırken, onların işbirlikçileri olan feodal toprak ağalarını ve komprador kapitalizmini de karşısına alır. Geniş köylü kitlelerinin, toprak ve özgürlük isteği ile proletaryanın yanında yer almasının nedeni feodal sömürü ve zulümdür. Öne çıkan devrim görevleri ulusal ve demokratik karakterdedir. Sosyalist devrim, ancak ulusal demokratik devrimin zaferinden sonra söz konusudur. Sosyalizmin maddi önkoşullarının bulunmadığı böylesi koşullarda sosyalist devrimin sözünü etmek “sol” oportünizm olur. Lenin, İki Taktik adlı eserinde, proleter sosyalist devrimden önce burjuva demokratik bir devrimin zorunluluğu konusunda şöyle der: “Rusya’nın ulaşmış olduğu iktisadi gelişme (objektif şartlar) ve geniş proletarya yığınlarının ulaşmış oldukları bilinç ve örgütlenme derecesi (objektif şartlarla kopmaz bağları olan subjektif şartlar) işçi sınıfının şu anda ve tam olarak kurtuluşunu imkansız kılmaktadır. Ancak en kalın kafalılar, şu anda gelişmekte olan demokratik devrimin burjuva köklerini inkâr edebilirler; ancak en saf iyimserler, işçi yığınlarının sosyalizmin amaçları hakkında ve bu amaçlara ulaşmak için tutulacak yol hakkında henüz pek az şey bildiklerini unutabilirler. Ve hepimiz inanıyoruz ki, işçilerin kurtuluşu, işçilerin kendilerinin eseri olacaktır; yığınların bilinci ve örgütlenmesi olmadan, yığınları burjuvazinin tümüne karşı açık sınıf mücadelesi yoluyla hazırlamadan ve eğitmeden, bir sosyalist devrim söz konusu olamaz.”(34)
Leninist ilkeleri Çin koşullarına uygulayan Mao da şöyle der: “… henüz sosyalizmi kurmaya girişmenin zamanı değildir. Çin’deki devrimin şimdiki görevi emperyalizme ve feodalizme karşı savaşmaktır ve bu görev yerine getirilmedikçe sosyalizm söz konusu değildir. Çin devrimi bu iki adımı, önce yeni demokrasi, sonra da sosyalizm adımlarını atmak zorundadır.”(35)
Birbirinden farklı iki devrimi, ulusal demokratik ve sosyalist devrimi ve bu devrimlerin koşul ve görevlerini birbirine karıştıranları Mao uyarır. Der ki:
“Ama hiçbir kötü niyetleri olmaksızın, ‘tek devrim teorisi’ ve ‘hem siyasi devrimi, hem de toplumsal devrimi bir darbede gerçekleştirme’ hayalci anlayışı ile yola sürüklenen kimseler de vardır. Bunlar, devrimimizin iki aşamaya bölündüğünü, bir sonraki devrim aşamasına ancak birinci aşamayı tamamladıktan sonra varabileceğimizi ve ‘her ikisini de tek bir darbede gerçekleştirmek’ diye bir şey olmadığını anlamıyorlar. Onların anlayışı da çok zararlıdır, çünkü bu anlayış devrimde atılacak adımları birbirine karıştırmakta ve bugünkü görevin gerçekleştirilmesine yönelik çabaları zayıflatmaktadır. İki devrim aşamasından birincisinin, ikincisinin koşullarını sağladığını ve arada bir burjuva diktatörlüğü aşaması olmasına izin verilmeksizin bu iki aşamanın birbirini izlemesi gerektiğini söylemek Marksist devrimci gelişme teorisine uygundur ve doğrudur. Öte yandan demokratik devrimin kendine özgü bir görevi ve dönemi olmadığını ve başka bir görevle, yani ancak başka bir dönemde gerçekleştirilebilecek olan sosyalist görevler birleştirilip aynı anda gerçekleşebileceğini söylemek, gerçek devrimcilerin reddettiği bir görüştür; onların ‘bir darbede her ikisini birden gerçekleştirmak’ dedikleri şey budur.”(36)
Görüleceği gibi, Çin devriminin karakteri, anti emperyalist ve anti feodaldir. Amacı bağımsız ve demokratik bir toplum kurmaktır. Yeni Demokratik Toplum diye adlandırılan bu toplumun siyaseti, özünde köylülerin haklarını verme siyasetidir. Bu anlamda Çin devriminin, özünde bir köylü devrimi olduğunu söyleyebiliriz.
Mao Zedung’un söyledikleri, Çin için doğrudur… Ama Çin için doğru olanı, farklı koşullara sahip ülkemiz için de kabul etmek yanlış olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir ülke devriminin niteliğini ve görevlerini belirleyen, o ülkenin toplumsal ve ekenomik yapısı ve bu yapı üzerinde yükselen siyasal üstyapının niteliğidir.
Sorunların yüzeysel, ezberci bir biçimde ele alınışı, emperyalizmin sömürü biçimindeki farklılıkları, ülkenin toplumsal-ekonomik yapısının özgünlüğünü, ulusal bileşimindeki özellikleri dikkate almaz ve hazır formüllerle yetinir. Bu anlayışla devrim sorunları çözülmez. Biz, Marksizm-Leninizmin genel teori ve pratiğine dayanarak ne Avrupa ülkelerinde ne de Asya ülkelerinde örneği varolmayan, ülkemize özgü bir devrim göreviyle karşı karşıyayız. Ülkemiz koşularına baktığımız zaman, koşulların dayatması sonucu, ulusal, demokratik ve sosyalist görevlerin iç içe geçtiğini görürüz. Nasıl ki ulusal demokratik devrimlerde, ulusal ve demokratik görevler iç içe geçmişse, bir zincirin birbirine bağlı iki halkasını oluşturuyorlarsa, Toplumsal Demokratik Halk Devrimimizde de ulusal, demokratik ve sosyalist görevler iç içe geçmiştir. Her üç görev, hem birbirlerinden farklı içeriklere ve koşullara sahiptirler, hem de bir sürecin zorunlu kıldığı, birlikte ele alınması ve çözümlenmesi gereken görevlerdir. Emperyalist baskı ve sömürüyü yok etmek için ulusal devrim, feodal kalıntıların yarattığı ayakbağlarını temizlemek için demokratik devrim görevlerini omuzlayan çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan proletaryası, ulusal ve demokratik devrim görevlerinin orta yerine sosyalist görevleri koyabilecek nesnel koşullara sahiptir.
Özetlersek: Çin devriminin ulusal ve demokratik karaterlerini belirleyen toplumsal-ekonomik ve siyasal Çin koşullarıyla, ülkemiz koşulları farklı içeriklere sahiptir. Farklı koşulara sahip ülkelerin farklı devrim süreçleri izleyecekleri doğaldır.
Emperyalizmin sömürü mekanizması değişik ülkelerde farklı biçimlere bürünür; ülkenin ekonomik-toplumsal yapısına göre, farklı sınıflarla işbirliğine girişir. Ülkemizde emperyalizmin sömürü biçimi, emperyalizmin işbirlikçilerinin sınıfsal niteliği, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesinin niteliği, emekçi kitlelerinin sahip oldukları demokratik, ekonomik, siyasi hak ve özgürlüklerin düzeyi, feodal kalıntıların düzeyi, köylü mülkiyetinin biçimi, sosyalizmin önkoşullarının ulaştığı düzey, Çin koşullarından tamamen farklıdır. Biçimsel benzerlikler olmakla birlikte, devrimimizi sadece ulusal ve demokratik görevlerle sınırlamak, devrimin sosyalist görevlerini daha sonraki bir aşama içinde düşünmek sağ oportünizme teslim olmak demektir.
Çin’de emperyalizm, ekonominin kilit noktalarını, ülke hayatının can damarlarını doğrudan doğruya elinde bulundurmaktaydı. 1931’den 1945’e kadar da, Japon emperyalizmi Çin’in büyük bir kısmını açık işgali altında tutmaktaydı. Çin, Türkiye’de olduğu gibi, başarısını sürdürmemiş de olsa ulusal bir devrim sürecinden (Kemalist devrim) geçmemişti. Emperyalizmin toplumsal dayanağını, esas olarak feodal toprak ağalığı oluşturmaktaydı. Ortaçağ karanlığı ülkeyi egemenliği altında tutmaktaydı. Bu koşullarda devrim, dışta emperyalizme, içte de feodalizme karşı, ulusal ve demokratik görevlerle yükümlüdür. Çözmesi gereken temel çelişme, emperyalizm ile Çin ulusu arasındaki çelişme ve feodalizmle geniş halk kitleleri arasındaki çelişmedir. Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme süreci belirleyecek bir niteliğe sahip değildir.* Siyasal iktidar, yani devlet iktidarı, esas olarak emperyalizmin işbirlikçisi olan feodal toprak ağalığının elindedir. Bu süreç içerisinde sosyalist devrim görevlerinin gündeme alınması söz konusu değildir. Genel nüfusunun yüzde seksenini köylülüğün, köylü nüfusunun da yüzde yetmişini topraksız ve yoksul köylülüğün, yüzde yirmisini de orta köylülüğün oluşturduğu, sanayi proletaryasının genel nüfusun binde beşini oluşturduğu, sanayisi cılız, ulusal kapitalizmi emekleme halinde, sosyalizmin önkoşulları yok denecek kadar az olan sömürge, yarı sömürge ve yarı feodal bir ülke devrimi, elbette proleter sosyalist devrim ya da bizim düşündüğümüz gibi Toplumsal Demokratik Halk Devrimi olamazdı. Bu ülkede devrim, ulusal bağımsızlık ve demokratik devrim görevlerini yerine getirecek, kapitalizmin gelişmesinin yolunu açacak ve sosyalizmin önkoşullarını uzun bir sürede hazırlayacak olan demokratik halk devrimi olacaktır ve doğal olarak da demokratik devrimin özü toprak devrimi olacaktır.
Türkiye-Kürdistan proletaryasının ve emekçi halk kitlelerinin, emperyalizme, sömürgeciliğe ve feodal kalıntılarına karşı ulusal ve demokratik devrim mücadelesi ve bu mücadelenin zorunlu kıldığı siyasal, ekonomik görevler tartışma konusu edilmediği için, bu konulara değinmeyeceğiz. Bizim için söz konusu olan, burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadele ve bu mücadeleye bağlı olarak sosyalist devrim görevlerinin neden Türkiye-Kürdistan devriminin odak noktası olduğudur. Neden siyasi hedefimiz sadece demokratik halk diktatörlüğü değil de, proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü olan Toplumsal Demokratik Halk Diktatörlüğüdür? Bu diktatörlük, proletaryanın sosyalist diktatörlüğü değildir; fakat Çin’de olduğu gibi yeni demokratik diktatörlük de değildir… bu diktatörlük, proletarya hegomanyasında, işçi köylü ittifakının, yarı sosyalist karakterli siyasal üstyapısıdır. Yarı sömürge bir ülkede, yarı feodal ilişkiler büyük ölçülerde varlığını sürdürebilir, burjuva-demokratik devrim tamamlanmamış olabilir, ulusal sorun çözümlenmemiş olabilir, siyasi özgürlükler son derece kısıtlı olabilir; fakat böyle bir ülkede kapitalizmin gelişme düzeyi, sosyalizmin inşası için gerekli maddi ön koşulları beli ölçülerde olgunlaştırmış ise proletaryanın görevleri böyle bir ülkede, Çin örneğinde olduğu gibi, demokratik ve ulusal devrimle sınırlandırılamaz. Bu noktada, Komintern programına yeniden başvurmamız yerinde olacaktır.
“Yarı feodal ilişkilerin tarımda büyük ölçüde varlığını sürdürdüğü, ancak buna rağmen sosyalizmin inşası için gerekli maddi ön koşulların belli ölçülerde varolduğu, burjuva-demokratik devrimin tamamlanmadığı, kapitalizmin gelişmesinin, orta düzeyde olduğu ülkeler (İspanya, Portekiz, Polonya, Macaristan, Balkanlar vb.): Bu ülkelerden bazılarında burjuva-demokratik devrim oldukça hızlı bir şekilde gelişerek sosyalist devrime dönüşebilir, diğerlerinde ise burjuva-demokratik devrimin görevlerinden birçoğunu yerine getirmek zorunda olan proletarya devrimi tiplerine gerek duyulacaktır.”(37)
Odak Noktasında Sosyalist Görevlerin
Yüklü Olduğu Bir Devrim
İşte üzerinde düşündüğümüz nokta burada yatmaktadır: “Burjuva-demokratik devrimin görevlerinden birçoğunu yerine getirmek zorunda olan proletarya devrimi…”
Sosyalizmin inşası için gerekli maddi ön koşulların tam anlamıyla olmasa da, belli ölçülerde varolduğu, proletarya önderliğinde geniş bir köylü hareketinin koşullarının bulunduğu, orta sınıfların hızla eridiği ülkelerde, burjuva-demokratik devrim görevlerinin birçoğunu yerine getirmek zorunda olan proletarya devriminin özgül biçimleri düşünülmelidir. Odak noktasında sosyalist görevler yüklü olan Toplumsal Demokratik Halk Devrimimiz, bu tip bir devrim olacaktır; bu devrim, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, geri kapitalist yarı sömürge ülkelere özgü bir devrim tipidir… Böyle bir devrimin başarısı, çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan proletaryasının, devrimin nesnel koşullarına bağlı olarak öznel koşuları hazırlamasına bağlıdır. Türkiye-Kürdistan proletaryasının örgütlenmesi, geniş emekçi kitlelerle bağların kurulması, özellikle Kürt ulusal hareketinin devrimci dinamizminin devrimimize doğru biçimde kanalize edilmesi görevleri, YDD’lerin omuzlarında bulunmaktadır.
Önce, sosyalizmin maddi ön koşullarından ne anladığımızı açıklayalım.
1. Üretim araçlarının yoğunlaşması.
2. Emeğin dev boyutlarda toplumsallaşması.
3. İşçi örgütlerinin güçlenmesi.
Bu koşulların varolması ve gelişmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin varlığına ve gelişmesine bağlıdır. Kapitalist üretim ilişkileri, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve ücretli emeğin sömürülmesine dayanır. Bu ilişkilerin topluma egemen olması demek, üretimin esas olarak pazar için yapılıyor olması demektir; o toplumda üretim araçlarının egemen mülkiyet biçiminin kapitalist özel mülkiyet biçiminde olması ve esas sömürünün ücretlilerin sırtından sağlanması demektir. Yani ücretli emeğin egemen durumda olması demektir. Ülkemiz, feodal kalıntıları bağrında taşımakla birlikte, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkileri egemen durumdadır. Bu konunun ayrıntıları ile açıklanması ayrı bir yazı konusudur ve ilerki yazılarımızda sunacağız.
Biliyoruz ki, uluslararası proleter sosyalist devrim genel olarak kapitalist gelişmenin koşullarından, özel olarak da onun emperyalist aşamasından doğar. Amacı, burjuva toplumunun mülkiyet ilişkilerini zor yoluyla yıkmaktır, sömürücü sınıfları mülksüzleştirmektir. Toplumun ekonomik temelini köklü bir biçimde yeniden kurmaktır. Bunun için siyasi iktidarın proletaryanın eline geçmesi gereklidir. Bu anlamda, siyasi iktidarın proletaryanın eline geçmesi proletarya devrimidir. Toplumsal Demokratik Halk Devrimi, proletarya devriminin bir biçimi, fakat tamamen kendisi değildir; onun ülkemize özgü ön aşamasıdır. Böyle bir devrimin gerçekleşebilmesi için sosyalizmin maddi önkoşullarının belli oranlarda varolması ve gelişmesi gerekmektedir. Bu da, ülkemizdeki kapitalist gelişme koşullarına bağlıdır.
Emperyalizmin baskı ve sömürüsü altında bulunan ülkelerde, kapitalizm, emperyalizme bağımlı da olsa, sonuçları bakımından emperyalist ülkelerin kapitalist gelişmelerine hizmet de etse, o ülkede, sosyalizmin maddi önkoşullarının belli oranlarda yaratılmasına yol açar. Dev boyutlara ulaşmasa da emeği toplumsallaştırır, üretim araçlarını yoğunlaştırarak merkezileşmesine yol açar, işçi örgütlerinin güçlenmesinin koşullarını yaratır. Hele bizimki gibi, emperyalizmin feodalizmle değil de, burjuvaziyle işbirliği halinde bulunduğu ülkelerde, kapitalist gelişme daha hızlı bir seyir izler. Yarı sömürgelerde emperyalizmin kapitalizmi geliştirmediği söylenir; bu, o ülkenin ulusal kapitalizmi anlamında doğrudur ama genel anlamda yanlıştır. Emperyalizme bağımlı kapitalizm, emperyalist ülkelerdeki kapitalizmin bir parçasıdır ve onun gelişmesinin ve çökmesinin koşullarına yardımcı olur. Üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişme, emperyalizme bağımlı geri kapitalist ülkelerde de gündemdedir. Bu çelişmenin sınıfsal plana yansıması burjuvazi-proletarya çelişmesidir ve yarı sömürgeler için değişik bir özeliğe sahiptir. Emperyalist ülkelerde bu çelişme, emperyalist ülkenin proletaryası ile burjuvazisi arasında iken, yarı sömürgelerde, yarı sömürge ülkelerin proletaryası ile burjuvazisi ve o ülkeleri sömüren emperyalist ülkelerin burjuvazisi arasındadır… çünkü, üretim araçlarının özel mülkiyeti, bir bütün olarak, tek başına yarı sömürge ülkelerin burjuvalarına ait değildir. Gerek yatırımlar, gerekse sermaye ihracı ile emperyalist burjuvaziye bağlı olan işbirlikçi burjuvazi, tek başına proletaryanın karşısında değildir. Suç ortakları olan emperyalistler ve feodal kalıntılarla birlikte proletaryanın karşısındadır.
Demokratik ve ulusal devrim görevlerinin orta yerine sosyalist görevlerin yerleşmesinin nedeni, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişmenin, belirleyici bir düzeye yükselmesidir. Toplumsal Demokratik Halk Devrimi, emperyalizmle Türkiye-Kürdistan halkları arasındaki çelişmeyi, feodal kalıntılarla geniş halk kitleleri arasındaki çelişmeyi, ancak işbirlikçi burjuvazi ile çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan proletaryası arasındaki çelişmeyi temel alarak çözebilir.
Daha önce de belirtiğimiz gibi, İkinci Paylaşım Savaşı, ABD emperyalizmini, dünya kapitalizminin belkemiği durumuna yükseltecek ekonomik, askeri ve siyasi koşulları doğurdu. Dünyanın yeniden paylaşılması için verilen emperyalist yağma savaşı bitmiş, fakat paylaşım henüz bitmemişti; yeni yöntemlerle, yeni sömürgecilik yöntemleriyle sürmekteydi. Savaş öncesi, İngiliz, Fransız, Alman, Japon vb. emperyalistlere bağımlı bulunan birçok ülke efendi değiştiriyordu. Türkiye de efendi değiştiren ülkelerden biriydi. Özellikle Marshal Yardımı ile başlayan Amerikan “yardımı”, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de ürünlerini vermeye başladı. Ekonomik bağımlılık, askeri ve siyasi bağımlılığı da beraberinde getirdi. ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun siyasi bir iktidar oluştu. ABD emperyalizminin dış siyaseti neyi emrediyorsa, Bayar-Menderes diktatörlüğü onu uyguladı. Kore Devrimi’ni bastırmak, Kore’li işçilere ve köylülere karşı savaşmak için Kore’ye asker gönderildi. O zamanlar sosyalist olan Sovyetler Birliği’ni kuşatmak için ABD’ye bütün olanaklar sağlandı; ülke topraklarında Amerikan üsleri kuruldu. İkili anlaşmalarla, köleliğin gerektirdiği askeri ve siyasal bütün adımlar atıldı. 1950’ler, aynı zamanda yarı feodal ekonominin temellerinin çatırdadığı yıllardır. Bu yıllar, karayollarının yapımının hızlandığı, sanayi için altyapı kurumlarının oluşturulmaya çalışıldığı, tarım ürünlerinin daha geniş pazarlara ulaştığı, pazar ekonomisinin geliştiği, şehirlere akınların yoğunlaştığı, proleterleşmenin hızlandığı yıllardır. Emperyalizme bağımlı kapitalist gelişme, toplumsal farklılıkları alabildiğine belirginleştiriyordu…
Modern üretim araçları, tarıma da giriyor, toplumsal uyanışı hızlandırıyordu. Türkiye, ABD’nin bir yarı sömürgesiydi artık. Ancak 1960’lardan sonra, diğer empeyalist ülkelerle, özellikle de Batı Almanya ile ilişkiler yoğunlaşmış ve Türkiye 1980’lere gelindiğinde genel olarak emperyalizmin, özel olarak ABD ve Batı Alman emperyalizminin yarı sömürgesi haline gelmiştir. Türkiye’nin yeniden yarı sömürge olma süreci, aynı zamanda Türkiye-Kürdistan devriminin koşullarının olgunlaşması sürecidir de. Dışa bağımlı da olsa, sanayide ve tarımda meydana gelen kapitalist gelişmeler, sonuçları bakımından üretim araçlarının oldukça yoğunlaşmasına, üretimin toplumsallaşmasının büyük boyutlara ulaşmasına ve güçlü bir işçi sınıfının yaratılmasına yol açmıştır.
Ülke ekonomisine, buna bağlı olarak da toplumsal-siyasal-kültürel vb. yaşama damgasını vuran esas güç, işbirlikçi kapitalizmidir. Bu kapitalizmin niteliğini belirleyen şey, daha önce de belirttiğimiz gibi, emperyalizme bağımlılığıdır. İşleyişi, gelişme yönü emperyalistlerin çıkarlarına göre biçimlenmektedir. Ülke içinde gelişen kapitalizm emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu anlamda ülke ekonomisine egemen olan, ona yön veren esas güç emperyalizmdir. Yine bu anlamda, siyasal yaşama damgasını vuran, siyasal yaşamı yönlendiren esas güç, ABD ve Batı Alman emperyalizmidir.
Dünya genelinde egemen olan ekonomi, siyaset, ideoloji ve kültür, dünya genelinde egemenliğini sürdüren emperyalist burjuvazinin damgasını taşır. Sömürge ve yarı sömürgelerde varlığını sürdüren emperyalizme bağımlı kapitalizm, sömürge, yarı sömürge halklarının vahşice sömürülmesi, ezilmesi pahasına, dünya çapında üretimin yoğunlaşmasına, sermayenin merkezileşmesine hizmet eder. Türkiye-Kürdistan’da görülen o ki, üretime ve sermayeye, emperyalistlerle işbirliği yaparak egemen olan bir avuç tekel işbirlikçisi burjuva, sermayenin emperyalist metropollerde merkezileşmesine hizmet etmektedirler. Bu açıdan baktığımız zaman, ülkemizde esas olarak işbirlikçileri aracılığı ile iktidara egemen olan emperyalizmi, özellikle de ABD ve Batı Alman emperyalizmini görürüz. Bu nedenledir ki, anti emperyalist ulusal devrim, sosyalist devrim görevleriyle birlik içinde olmanın koşullarına sahiptir.
İşbirlikçi büyük burjuvaziyi, İkinci Dünya Savaşı öncesinden ve sırasında bazı ülkelerde olduğu gibi, kendi içinde etiketlerken, şu ya da bu emperyalist devlete şu ya da bu oranda bağımlılıkları tartışılarak, aralarına kesin bir çizgi çekmek mümkün değildir. Yani saf ABD işbirlikçisi, saf Batı Alman işbirlikçisi, saf İngiliz, Fransız, İtalyan vb. işbirlikçisi burjuvazi gibi ayırımlar yapmamızı gerektirecek ayrıcalıkları yoktur. Böylesi kesin bir ayrım, ancak emperyalist işbirlikçileri ile sosyal emperyalizmin işbirlikçileri arasında yapılabilir. Bütün emperyalistler gibi, her türden emperyalist işbirlikçiler de devrimimizin düşmanlarıdır. Bu nedenledir ki, emperyalizme karşı mücadele ile, işbirlikçi kapitalizme karşı mücadele, ulusal ve sosyalist devrim görevleri iç içedir.
Türkiye, yarı sömürge, yarı feodal değil, yarı sömürge geri kapitalist bir ülkedir. Feodal kalıntılar, ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel hayatımızda küçük oranda da olsa bir etkinliğe sahip olmakla birlikte, “yarı sömürge, yarı feodal” tesbitine haklılık kazandıracak bir ağırlığa sahip değildir. Feodal sömürü sisteminin temeli olan, köylülüğün toprak ağaları sınıfı tarafından sömürülmesi, 1950’lerden bu yana, yerini esas olarak kapitalist sömürü biçimine bırakmıştır. 1980’lerde, işlenen toprağın yüzde altmışına yakın bölümünde ücretli emek kullanılmaktadır ve modern üretim araçlarıyla tarım yapılmaktadır. Yüzde kırk kadarında ise, küçük ve orta köylü işletmeleri bulunmaktadır. Ki bunlar da, esas olarak pazar için üretim yapmaktadırlar… Bu tarımda varlıklarını sürdüren toprak ağalığı ekonomisi, esas olarak Kürdistan’da görülmektedir ve bunlar da iç başkalaşmaları sonucu, hem feodalizmin, hem de işbirlikçi kapitalizmin özelliklerini kendi bünyelerinde birleştirmişlerdir.
Bu özelliklerdir ki, köylülerin feodal kalıntılara karşı mücadelesi ile işçilerin işbirlikçi kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadeleleri iç içe geçmiştir. Köylü hareketi, tabiatı gereği sosyalist değil, demokratik bir harekettir. Sosyalist mücadele ile demokratik mücadele, amaç ve koşulları bakımından birbirinden farklı olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz koşullar, bu iki ayrı mücadeleyi aynı zamanda sürdürmemizi emretmektedir. Bu konuda YDD’ler, Rusya Sosyal Demokratlarının mücadelelerini kendilerine örnek almalıdırlar.
Lenin şöyle der: “Sınıf bilinçli bir işçi, sosyalist mücadele uğruna demokratik mücadeleyi ya da demokratik mücadele uğruna sosyalist mücadeleyi unutabilir mi? Hayır, sınıf bilinçli bir işçi kendisine sosyal demokrat adını verir, çünkü bu iki mücadele arasındaki ilişkiyi kavrar. Demokrasi yolunda, siyasal özgürlükler yolundan vazgeçmeksizin sosyalizme giden bir yol olmadığını bilir. Bu nedenle, nihai amaç olan sosyalizme ulaşabilmek için tam ve tutarlı bir biçimde demokrataşmayı elde etmek için çabalar. Demkoratik mücadele ile sosyalist mücadelenin koşulları niçin aynı değildir? Çünkü işçilerin elbette bütün mücadelesinin her birinde, farklı yandaşları olacaktır. İşçiler, demokratik mücadeleyi, burjuvazinin bir kesimi, özellikle küçük burjuvazi ile birlikte yürütecektir. Öte yanda, sosyalist mücadeleyi ise burjuvazinin tümüne karşı yürütecektir. Bürokrata ve toprak beyine karşı verilen mücadele, bütün köylülerle birlikte hatta hali vakti yerinde köylülerle ve orta köyülerle birlikte yürütülebilir ve yürütülmektedir. Öte yandan, burjuvaziye karşı mücadele, ancak kır proletaryası ile birlikte ve bundan dolayı da hali vakti yerinde olan köylülere karşı tutarlı bir biçimde yürütülebilir.”(38)
Türkiye-Kürdistan’da, işçilerin, köylülerin ve şehir küçük burjuvazisinin içinde bulunduğu koşulların farklılığı, onların farklı mücadele amaçlarına sahip olmalarına yol açmaktadır. Farklı amaçları içeren mücadeleleri birbirine karıştırmak, YDD’lerin siyasi iflaslarına yol açar.
Bu sınıfların mücadele hedefleri ayrı ayrı olmakla birlikte, düşmanların biçimsel ayrılıklarına karşın öz olarak aynılığı, geçici de olsa, onları bir araya getirebilir. Sonunda ayrılık kaçınılmaz olmakla birlikte, belli bir noktaya kadar yol arkadaşlığı yapılabilir. Bu noktada YDD’ler farklı sınıfların farklı istek ve amaçlarını en berrak bir biçimde kavramalı ve bunları birbirine karıştırmadan, mücadelelerini toplumsal devrim mücadelemizin gelişmesine yararlı kılmalıdırlar.
Sonuç Olarak
Toplumsal Demoratik Halk Devrimi, çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan proletaryasının şehir küçük burjuvazisinin ve köylülüğün, emperyalizme, işbirlikçi kapitalizme ve feodal kalıntılara karşı, ulusal, demokratik ve sosyalist görevlerle yüklü devrimidir. Proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilecek olan bu görevlerden herhangi birinin ihmali ya da başka bir aşamaya bırakılması düşünülemez. Ekonomik talebi, gerek özel, gerekse devlet mülkiyetinde görünsün, bütün kapitalist büyük işletmelere, büyük üretim araçlarına, bankalara, madenlere, dış ticarete ve büyük iç ticarete, büyük topraklara derhal tazminatsız el koymaktır. Kamu mülkiyeti ve kolektif mülkiyet egemen mükiyet biçimi olacak, küçük ve orta çaplı mülkiyete denetim altında, belli bir süre izin verilecektir. Bu anlamda, sosyalist uygulamalar devrimin ağırlık noktasını oluşturacaktır. Bu nedenledir ki, devrimimiz, bir köylü devrimi olan Çin Halk Devrimi’nden farklıdır ve yarı sosyalist karakterlidir. Toplumsal Demokratik Halk Devrimimizin koşullarını ve içeriğini daha iyi anlatabilmek için, 1917 Şubat Devrimi sonrasını ve 1917 Ekim Devrimi’nin koşullarını incelememiz gerekmektedir. Önümüzdeki yazılarda bu görevi yerine getireceğiz.
