NE İÇİN SAVAŞIYORUZ?
Yurtsever Devrimci Demokratlar, bu yazıda ortaya koyduğumuz görüşleri, özenle ve cesaretle aralarında tartışmalı, eleştiri ve önerilerini en kısa zamanda bağlı bulundukları bölge sorumlularına bildirmelidirler. Bazı arkadaşlarımızın eleştiri ve önerilerini bize iletme olanakları henüz yoktur. Onlarla en kısa zamanda bağlarımızı ve haberleşme olanaklarımızı yaratacağız.
Hiçbir yazımız, düşünce ve görüşlerimizin tamamlanmış, son noktası konulmuş ve değişmez ifadesi değildir; birçok konuyu, bizler de araştırma sırasında derinleştirme ve köklü kavrama olanağını bulabiliyoruz. Daha önce hiç düşünmediğimiz, düşünemediğimiz bir yığın sorun, pratik çalışmaların ve zorunlukların dayatması sonucu karşımıza çıkmaktadır. Lenin “Marksizmin, kitlelerin pratiği okulunda öğrenim yaptığı söylenebilir” der.(39) Mücadele, yazıların sınırları içinde kalamaz; gelişmeye açık her nokta, her ipucu, özüne bağlı kalınarak, kavrayışımız temeline bağlı kalınarak geliştirilmeli, geliştirilerek değiştirilmelidir. Kimi konularda, merkezi yapının yetmezliği, yerel çalışmaları olumsuz yönden etkiliyebilir. Her şeyi merkezden beklemek, merkezin her zaman doğru düşüneceğini ve merkezin her yere ulaşabileceğini varsaymak kimi zaman olumsuzluklar doğurabilir. Bu, merkeze güvenmeyin, her şeyi siz bildiğiniz gibi yapın demek değildir. Bu, merkezin bütün alt örgütlenmeler tarafından bilimsel temelde denetlenmesi, körü körüne, bürokrat bir anlayışla kafa sallanmaması için bir uyarıdır. Merkezde değişiklikler olabilir, merkez revizyonizmin eline geçebilir, kimi zaman sağ ve “sol” oportünist egemenlik kurulabilir. Böyle dönemler mutlaka yaşanacaktır demiyoruz; ancak tabanın siyasi uyanıklığı, Marksizm-Leninizmin ilkelerine bağlılığı, ilkeli mücadele anlayışı, merkezden meydana gelecek olumsuzluklara ve yetmezliklere gereken müdahaleyi gösterebilir. En tehlikeli devrimci tipi, “sallabaş” devrimci tipidir. Sallabaşlık bürokratizm belirtisinin bir biçimidir. Her konuda farklı görüşler, farklı düşünceler olabilir. Bütün unsurların her konuyu aynı biçimde, aynı açıdan tornadan çıkmışçasına kavraması beklenemez. Özü aynı, biçimi ve ifade edilişi farklı görüşler, görüşmeler yoluyla tartışılarak dil ve ifade birliğine kavuşturulabilir. Esas olan özdür. Esas olan pratiğe yansıyıştır, bu da irade birliğini zorunlu kılar. Tartışmalar sonucu alınan karar belirleyicidir. Biçimsel farklılıklar giderilebilinir. Farklı görüşler öze ilişkinse, bu görüşler ilke ayrılıklarından kaynaklanıyorsa, ilke ayrılıkları örtbas edilemezler. Bu konular, gizlilik ilkeleri dikkate alınarak, açıkça yaygınlaştırılmadan, ilkeli bir biçimde, görüşmeler yoluyla, sorumlu arkadaşlarla tartışılmalıdır.
Ancak tartışmalar yazı kurulu ile tartışmayı gerektirecek noktaya gelmişse, yazı kurulu ile karşılıklı tartışmalar sonucu da taraflar ikna edilememişse, ayrılık noktaları aynı çatı altında bulunmayı engelleyecek denli önemli sorunları içeriyorsa, pratik çalışmalarımıza zarar veriyorsa, bir hizip ve gruplaşma (olumsuz yönde) temeli yaratacaksa, gecikmeden, hiç zaman kaybetmeden sorunun köklü çözümüne gidilmelidir. Yurtsever Devrimci Demokratlar, kendi aralarında en geniş demokrasi kurallarını uygulayarak bilimsel tartışmalar yoluyla, ideolojik mücadele yoluyla sorunlarını çözemiyorlarsa, iş ayıklamayı gerektiriyorsa, bu konuda kararsız olunmamalıdır. Bedeni kurtarmak için kolumuzu bile kesmek gerekiyorsa, o kol, acısı göze alınarak, eksikliği göze alınarak, getireceği zararlar göze alınarak kesilmelidir. Yalnız başına ideolojik mücadele ile oportünizm yenilemez. Farklı iki sınıf ideolojisi, farklı iki sınıf siyaseti, örgütlenme anlayışı, bir çatı altında sistemleşmiş haliyle barınamaz, barındırılmamalıdır da. Ancak farklı sınıf görüşleri, sistemleşmemiş bile olsa, bir çatı altında yaşar demek de istemiyoruz. Burjuvazi varoldukça, onun siyaseti ve ideolojisi, kültürü ve düşünce biçimi şu ya da bu oranda bizleri etkileyebilir. Etkilenmemek diyalektiğin yasalarına aykırıdır. Bu yasanın bilincinde olmak, her türden burjuva revizyonist görüşlerin etkisine karşı, hangi kılıkta ortaya çıkarlarsa çıksınlar, uyanık olmamızın önkoşuludur. Fakat her farklı kavrayış ve ifade biçimini de en kestirme ve en kolaycı bir anlayışla “burjuva görüş, revizyonist görüş” olarak tanımlamak ve kişisel sürtüşmeleri bile bu açıdan ele almak yanlış olacaktır. Kişisel sürtüşme gibi görünen, özünde ise sınıfsal sürtüşme olan sürtüşmeler de vardır. Fakat Yurtsever Devrimci Demokratlar, hiçbir kılıfın, kılıfı olduğu şeyden daha uzun ömürlü olmayacağını bilirler.
Yazılarımız incelenirken, sürekli bir biçimde, esas olarak Marx, Engels ve Lenin’e danışmak temel yöntemimiz olmalıdır. Marksizm-Leninizmin ustalarının çeşitli yazıları, düşünceleri, tarihi ve siyasi koşullara bağlı olarak değerlendirilmeli, ne yazdığından, ne söylediğinden çok, içinde bulundukları koşuları nasıl değerlendirdikleri ve buna bağlı olarak nasıl düşündükleri, nasıl bir mantık izledikleri dikkate alınmalıdır. Sorunlara böyle bakmazsak bilincimiz eskici dükkanına döner… Marksizm-Leninizmin temel ilkelerinden biri şudur: Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerini, ülkenin somut devrimci pratiğine yaratıcı bir biçimde uygulamak. Bu ilkeyi gerektiği gibi hayata geçirmezsek devrim yapamayız. Türkiye-Kürdistan’ın özgül konumu kendine özgü bir devrimi gündemine almıştır. Bu devrimin izleyeceği yol, Türkiye-Kürdistan gerçeği ve bu gerçeğin siyasal alana yansımasının bir ifadesi olan Yurtsever Devrimci Demokratların hayatın her alanında sürdürecekleri çabalar tarafından belirlenecektir. Tarihi, toplumsal, ekonomik anlamlarda, farklı koşullara sahip ülkelerde, farklı devrim süreçlerinin oluşturacağı bilinen bir gerçektir. Ülkemiz devrimcileri bu evrensel gerçeği dillerinden düşürmemekle birlikte, gösterdikleri pratik bu gerçeğin hayata uygulanışı değildir. Latin Amerika devrimci mücadelesinin örneklerinden, Çin Halk Devrimi’ne kadar, ne denli devrim örneği varsa, şu ya da bu gruplarca, biçimsel anlamda kopya edilmeye çalışılmıştır. Bir ağacın gölgesinde bir başka ağaç yetişmez, bir ırmakta iki kez yıkanılmaz, bir çiçek bir kez meyve verir… Sorun, dünya devrimci pratiğinin çeşitli örneklerini kopya etmek değildir; sorun başarıya ulaşmış devrimlerin izlediği yolun, bütün yönleriyle özünden kavranmasıdır; yenilmiş devrimlerin yenilgi nedenlerinin özünden kavranmasıdır. Sorun, bugüne kadar Türkiye-Kürdistan devriminin neden başarılamadığı sorunudur.
Geçen sayımızın sonunda, Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi’nin koşullarını ve içeriğini daha iyi anlatabilmek için, 1917 Şubat Devrimi sonrasını ve Ekim Devrimi koşullarını incelememiz gerektiğini söylemiştik. Ancak pratik çalışmalarımızın acil kıldığı bir başka sorunu ön plana almak zorunda kaldık. Olanaklarımızın (kağıt, baskı vs.) kısıtlılığı yüzünden, bu görevi gelecek sayımıza bırakıyoruz. Arkadaşlarımızın içinde bulunduğumuz koşullarda, karşı karşıya olduğumuz maddi zorlukları ve bunlardan kaynaklanan sınırlamaları anlayacaklarını umuyoruz.
Bir Sarsıntı Dönemi ve Devrimin Örgütlenmesi Görevi
Nicel anlamda ne denli cılız olursak olalım, önümüze amaç olarak koyduğumuz devrim görevleri karşısında ne denli çaresiz kalırsak kalalım, ideolojik-siyasi kavrayışımız doğruysa, doğru bir örgütlenme anlayışına sahipsek, zorlukları yenmede kararlıysak, sabrımız tükenmezse, her konuda varolan eksiklerimizi gidermenin ve kendimizi ve de kitleleri yeniden ve yeniden örgütlemenin yollarını mutlaka bulabiliriz. Kendimizi ve kitleleri değişen koşullara göre seferber edebiliriz. Kendimizi örgütlemek ile kitleleri örgütlemek, hem birbirine bağlı, hem de birbirinden ayrı iki iştir; amaç ve koşuları bakımından birbirinden farklıdır. Kitleleri örgütlemek isteyenler, öncelikle kendilerini yenilemek ve örgütlemek zorundadırlar; kendisini ve kendilerini örgütleyemeyenler kitleleri örgütleyemezler. Aynı zamanda, kitlelerin örgütlenmesi ihtiyacını duymayanlar, kendilerini de örgütleyemezler. Devrim örgütlenmeleri, kendilerini gerekliliğe göre yeniler ve örgütlerken, gerekliliğin sürekli hareket ve değişim içinde olduğunu, eski mücadele yöntem ve biçimlerinde direnmenin ve yetinmenin hayatla çelişeceğini ve gelişmenin gerisinde kalınacağını bilmelidirler; geride kalmak, anında toparlanılmazsa, çiğnenmenin ilk adımıdır. Açık yürekle itiraf etmeliyiz ki, ülkenin toplumsal siyasal çalkantılarına neden olan maddi koşullarından kaynaklanan değişik nitelikli birçok olay bizim dışımızda oluştu. Açık söylemek gerekirse biz, olayların kuyruğuna bile takılamadık. Olayların kuyruğuna takılacak kadar bile örgütlü gücümüz yoktu. Çeşitli siyasal toplumsal olaylar karşısında sessiz kalındı. Revizyonist, oportünist vs. diye nitelediğimiz birçok siyasi hareket bizden daha cesur adımlar attı. Doğru, yanlış, görüşlerini açıkladılar, kitlelere seslendiler… Bütün bunlar, teorik olarak ne dersek diyelim, doğru bildiğimiz siyasal ideolojik tesbitlerimizi maddi güç haline getirebilecek ciddi bir örgütlenmeyi ve örgütlü çalışmayı hayata geçirememiş olmamızın sonucudur. Teorik olarak ne denli “doğrulara” sahip olursak olalım, pratik örgütlenme görevini yerine getiremiyorsak, siyasi-ideolojik kavrayışımızın kitlelere ulaştırılamayacağını bilmeli ve örgütlenme konusundaki anlayışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.
Hiçbir siyasi örgütlenme, en olgun biçimiyle hayata atılmamıştır, atılamaz da. Ancak diyalektik materyalizmi gerçek anlamda kendilerine kılavuz edinenler, sınıf mücadelesinin siyasi ideolojik ve örgütsel gerekliliklerini pratik çalışma içinde esas hatlarıyla kavrayabilenler, ne denli hatalara düşerlerse düşsünler, hataları ve yetmezlikleri karşısında cesur ve bilime dayalı bir hat izlemeyi başarabilirler; eksiklerini sabırla, fedakârca giderebilirler ve gelişmelerini sağlayabilirler; devrim görevlerini yerine getirebilirler. Hiçbir siyasi hareket, hata yaptığı için mahvolmaz; hatalarının farkına ve bilincine varamayanlar, varsalar bile üstüne üstüne gidemeyenler, gitseler bile hatanın kaynaklarını doğru tesbit edemeyenler ve gerekli adımları atamayanlar mahvolurlar; üstelik bu mahvoluş kendi sınırları dışındakileri de etkiler. Hayatın verdiği yenilgi cezasını hazmedemeyenler, devrimin önüne “devrim” maskeli bir engel olarak dikilirler.
Hareketimiz, hem kendisini doğuran, hem de kendisi tarafından kazanılan ve biçimlendirilmeye çalışılan bir avuç arkadaştan oluşuyor. Bu arkadaşlar, hareketimizi hem geliştirecek, hem de olumsuz yönde etkileyecek yönleri bağırlarında taşımaktadırlar. Her birim, olumlu yönleriyle, çalışkan, kararlı, fedakâr yönleriyle, devrime duydukları inancı siyasi bilinçleriyle dokuyarak daha da pekiştirirken, kitlelere olumlu örnekler olurken, olumsuz yönleriyle de hareketimizin gelişmesinin engelleri olurlar… Olumlu ve olumsuz yönlerimizi birlikte almak, olumlu yönlerimize dayanarak, olumsuz yönlerimizi yenmek zorundayız. Bütün yönlerimizle yeterli olmamız, burjuva-feodal etkilerden kısa zamanda sıyırılabilmemiz, irademize bağlı bir şey değildir. Bolşevik disiplin ve ahlak, ancak Bolşevik yapıya sahip bir örgütlenme içinde kazanılabilir; öyle bir örgütlenme yapısı oluşturmalıyız ki, kendisine uymayanları kaldırıp atabilsin. Kaba hatlarıyla bile olsa, yüzeysel de olsa, Bolşevik anlayışa ve ruha sahip olunmadan da Bolşevik örgütlenme yaratılamaz. Sözlerimiz çelişkili gibi görünebilirse de, çelişkili değildir; birey-örgüt, örgüt-birey karşılıklı etkileme ve koşullandırma süreci, örgütsel yapıyı ve örgütlü bireyi geliştirecek, çelikleştirecektir. Doğru bir ideoloji ve siyasete dayanmadan, sağlıklı bir örgütlenme oluşturulamaz; sağlıklı bir örgüt yapısı olmadan, sağlıklı kadrolar yetiştirilemez; doğru bir ideoloji-siyaset temelinde kurulmuş bir örgütlenme ve örgütlenme içinde pekiştirilmiş, çelikleştirilmiş kadrolar devrimin başarısı için önkoşuludur… Ancak son çözümlemede belirleyici oran kitlelerdir. Kitleler içinde erime yeteneği kazanmamış kadrolar devrimci mücadele süreci içerisinde kitlelere önderlik edemezler. Hareketimiz bu yetenekteki kadroları yetiştirecek düzeye henüz ulaşamamıştır.
Bazı arkadaşlar, hareket ayrı, kendileri ayrı bir hava içindedirler. Bazıları da kendilerini hareketin yerine koyuyorlar. Bunlar yanlıştır. Bireylerimiz toplamı hareketimizin nicel gücünü meydana getirir. Hareketimizin toplamı örgütlümüzün hareketini yaratır. Maddi manevi güçlerimiz toplamı, hareketimizin maddi manevi gücünü meydana getirir. Bizler, bir canlıyı vareden bütün iç dış organları gözönüne alarak, kendimizi bu organlardan birisi yerine koymalıyız. Yani bizler, tek tek, tek başımıza bir bütün değil, bütünü meydana getiren parçalardan biriyiz. İnsanın iç organlarını ele alalım. Herhangi bir organın görevini yerine getirebilmesi, nasıl ki diğer organların çalışmalarını olumsuz yönde etkilerse, örgütsel yapı içerisinde de buna benzer sonuçlar kaçınılmazdır. Bu açıdan baktığımız zaman ne denli aksaklıklar içinde olduğumuz görülecektir. Ancak, hareketimiz kendisini sürekli yenileyecek, aşabilecek bir öze sahiptir.
Devrimci hareketin yükseldiği ya da yenilgilerin devrimci hareketleri sarstığı dönemler ya da devrimin yeni koşullarla karşı karşıya geldiği dönemler, siyasi hareketlerin çalkalanma, bölünme, yeniden toparlanma, sarsıntı dönemleridir. Böylesi dönemlerde, hareketlerde sağcılık, “sol”culuk ve doğru çizgiye en yakın sayabileceğimiz ortacılık görünür. Ortacılar, hem sağa, hem de “sol”a karşı mücadele yürütmek zorundadırlar. Onlar sağa yaslanarak “sol”a, ya da “sol”a yaslanarak sağa karşı mücadele yolun seçemezler. İşte içinde bulunduğumuz durum, genel devrimci hareketin kabuk değiştirmek zorunda olduğu, sağcılık, “sol”culuk ve ortacılığın en açık biçimiyle kendisini gösterdiği bir durumdur. Ve kendimizi yeni durumun görevleri karşısında uyanık tutmak zorundayız. Hiçbir siyasi hareket, sağ ve “sol” kabuğunu dökmeden gelişemez… Biz de bu süreçten zorunlu olarak geçeceğiz, geçmekteyiz de.
Gerek sağcılık, gerekse “sol”culuk, gerçek yüzüyle ortaya çıkmaz. Kendisini çeşitli kılıklarda gösterir. Ve hatta öyle dönemler olur ki, sağ ya da “sol”, yukarda açıkladığımız anlamda kendisini “ortacı” kılığında da gösterebilir. Ve bugün, bu anlamda, hareketimizin pratik çalışmalarına egemen olan “ortacı” kılığındaki sağcılıktır. Fakat, “sol” anlayışın sağcılığın ikiz kardeşi olduğunu, kimi zaman sağcılığın örtüsü biçiminde kendini gösterdiğini unutmamak zorundayız.
1980 başlarıyla, şu an içinde bulunduğumuz durumu kıyaslarsak, bugün çok daha ileri ve gelişmeye açık bir düzeyde olduğumuz yadsınamaz. Gazetemizin yayın hayatına atılması, yetersiz ve sınırlı dağıtım olanaklarımıza, dağıtımdaki yanlışlık ve deneysizliklerimize karşın, görüş ve düşüncelerimizin maddi bir güç haline gelmesinin ilk birikimlerini yaratmada yararlı olmuştur. Fakat yine de oldukça yetersiz olduğumuzu kabul ediyoruz. Bu yetersizliği mutlak bir biçimde gidermek mümkün değildir. Her zaman içinde bulunduğumiuz koşullara bağlı olarak yetersiz kalacağız. Yetersizliğimizin bilincine varmamız, gelişmemizin öznel anlamda itici gücü olacaktır.
İçinde bulunduğumuz durum ve görevlerimiz:
Kapitalist toplumun temel çelişmesi, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişmedir. Bu, aynı zamanda özel işletmelerin örgütlü nitelikleri ile üretimin ülke çapındaki örgütsüz niteliği arasındaki çelişmenin, üretim anarşisini doğuran çelişmenin de kaynağıdır. Büyük üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde bulunduran sınıflar, özel işletmelerinde nasıl örgütlü bir yapıya sahiplerse, siyasi alanda da, mali ve askeri alanlarda da güçlü örgütlenmelere sahiptirler. Devlet iktidarı ve organları, kitle iletişim araçları bunların elindedir. Öte yanda geniş halk kitleleri, siyasi yetersizliklerden, siyasi sınıf bilinçlerinin eksikliğinden, kendi örgütlenmelerini kuramadıkları gibi büyük bir kesimi, egemen sınıfların siyasi örgütlenmeleri içinde yer almaktadırlar ve onların siyasi iktidarlarının kitlesel dayanaklarını oluşturmaktadırlar.
Halk kitlelerinin bir kesimi de, güçsüz, küçük, birbirinden kopuk örgütlenmeler içerisinde oyalanmakta, enerjilerini çarçur etmektedirler. Halk kitlelerinin örgütlenmesini sağlamadan, onları kendilerini kurtaracak örgütlenme içinde eğitmeden, devrimin başarısından söz edemeyeceğimiz bilinen bir gerçektir.
Sorunu iki açıdan incelememiz gerekiyor. Birincisi, egemen sınıfların örgütlü yapıları ile geniş halk kitlelerinin esas olarak örgütsüz yapıları ve bu durumun doğurduğu siyasi sonuçlar.
İkincisi, ise, revizyonist olsun, oportünist olsun, devrimci olsun, halk kitleleri içinde siyasi çalışma sürdüren bütün siyasi hareketlerin, dar kapsamlı da olsa kendi içlerinde oluşturdukları örgütlü yapı ile geniş halk kitlelerinin örgütsüzlüğü sorunudur. Her iki sorunun çözümü, özünde birbirine bağlıdır.
Egemen sınıfların örgütlü niteliği ile geniş emekçi kitlelerin örgütsüz niteliği arasındaki çelişme, geniş halk kitlelerinin, egemen sınıfların siyasi-askeri örgütlü gücünü yenebilecek nitelikte siyasi-askeri bir örgütlenmeye kavuşturulması ile çözülebilir. Bu çelişmenin tam anlamıyla çözümü, siyasi iktidarın halkın eline geçmesini zorunlu kılar.
Esas nitelikleri ne olursa olsun, kendisini devrim saflarında sayan siyasetlerin, tek tek ele alındıklarında, az çok örgütlü nitelikleri ile bütün olarak ele alındığında, devrimci mücadele süreci içerisinde, siyasi gruplaşmaların birbirinden kopukluğu arasındaki çelişme, siyasal anarşinin bir kanadının kaynağını oluşturmaktadır. Bu anarşiye son vermek, ancak devrim önderliğinin merkezileştirilmesiyle mümkündür. Faraklı ideolojik-siyasi tesbitler temelinde varlıklarını sürdüren örgütlenmeler, doğaldır ki bütün eylemlerini birbirlerinden habersiz (ve hatta rekabet duygularının ve birbirlerine güvensizliğin etkisiyle), birbirinden kopuk sürdüreceklerdir. Devrim saflarında varolan güvensizlik, devrimcilerin birbirlerine güvensizliği, halk kitlelerinin büyük bir kesiminin devrimcilere duyduğu güvensizlik, bir anlamda bu karmaşadan kaynaklanmaktadır. Hangi örgütlenmenin ne zaman ne yapacağı belli değildir… olamaz da! Devrim enerjisi, ayrı ayrı merkezlerde boşa harcanmaktadır… enerjilerin toplamı bir güce dönüştürülememektedir. Açıkça görülecektir ki, bu durum ile devrim enerjisinin tek merkezde toplanması dileği birbiriyle çelişir. Devrimcilerin birliğinin özünü siyasi anlamda kavrayamayan birçok iyi niyetli devrim sempatizanı, grupların çokluğundan, “sol hareketin bölünmüşlüğünden” yakınmaktadırlar. Bu arkadaşların “birlik” isteyen yanları, devrim için gerekli olan bir şeydir ve bilimsel açıdan değerlendirilmelidir. Grupların tek merkezde toplanmasını istemek, elma, armut, portakal vs.’nin bir toplam içinde toplanmasını istemek kadar mümkün olmayan bir şeydir. Bu, iyi niyetli ham bir hayalden başka bir şey değildir. Devrim enerjisinin tek merkezde toplanması, ancak devrimi gerçekleştirecek siyasi-ideolojik temelde varedilmiş örgütsel yapıda toplanmak demektir. Böyle bir örgütlenme, ancak her türden devrim düşmanı ve devrim zararlısına karşı uzun mücadele sürecinde, kan ve ateş deryası içerisinde, devrimin gerekli kıldığı bütün mücadele biçimleri içerisinde kendisini kanıtlayabilir ve kitleleri devrim hedeflerine doğru seferber edebilir ve zafer kazanabilir. Bu nedenle devrim örgütlenmesi için mücadele esastır; birlik, anlaşma talidir; devrim saflarında görülen farklı siyasetlerle hesaplaşmadan karşı devrimle hesaplaşmak mümkün değildir. Revizyonizmi ve oportünizmi yenmeden, kararsızlıkları yenmeden karşı devrimi yenemeyiz… Gerek içimizde, gerekse dışımızda, her türlü ayrılık noktalarını, sınıfsal temelleri üzerine oturtmalıyız. Yanlış bulduğumuz her tesbit, tahlil, anlayış, tutumla mücadele etmek hedefimiz olmalıdır. Ancak böylesi bir mücadele sürecinde çeşitli gruplar içerisinde varolan en dürüst, en kararlı, en bilinçli, en fedakâr unsurlar, daha önce içinde hareket ettikleri örgütsel yapıyla, gelişmelerinin belli bir noktasında çelişmeye düşecekler ve kopacaklardır. Hiçbir siyasi hareket, dıştan darbelerle yıkılmaz. Ancak dıştan vurulan ideolojik, siyasi darbeler, o siyasi hareketin iç yapısını, iç çelişmelerini etkileyebilir. Bir siyasi hareketi çökerten esas etkenler kendi içindedir. İşte bizim görevimiz, devrim düşmanı ve devrim zararlısı örgütlenmeleri temellerinden sarsmak için herbirinin özgül durumlarına göre mücadele yürütmektir. Bizim görevimiz, siyasal anarşiye son verecek, devrim önderliğini yürütebilecek nitelikte merkezi bir örgütlenmeyi yaratmaktır. Şimdilik mücadelemizin hedefi budur: Devrim örgütlenmesi…
Sonuç olarak yinelersek: Tek tek siyasi grupların, kendi içlerinde örgütlü karekterleri ile, genel olarak devrimci mücadelenin örgütsüz karekteri arasındaki çelişme, nesnel koşullara bağlı olarak, ülkemizede varolan siyasal anarşinin, devrime güvensizliğin, devrim güçlerinin zayıflığının başlıca nedenlerinden biridir. Bu duruma son verebilmek kısa bir zamanda altından kalkılabilecek bir iş değildir. Uzun süreli, sabırlı, fedakâr bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu süreç içerisinde, devrim düşmanlarına karşı yürütülen mücadele, devrim zararlısı gruplara karşı yürütülen mücadele ile sıkı sıkıya birleştirilmelidir. Maddi bir güç olunmadan maddi güçleri yenmek mümkün değildir.
Düşünce ve görüşlerimizi, Marksizm-Leninizmi kavrayışımız temelinde benimseyen, kişilikleri devrim davasının yükünü taşımaya elverişli bireyler, devrim davamızın militanları olarak, öncelikle kendilerini örgütlemeli ve örgütlü mücadele içinde kendilerini yeniden ve yeniden aşmalıdırlar ki, devrim enerjisinin merkezileşmesinde kendilerine düşen görevleri yerine getirebilsinler. YDD’leri, çok zor, insanüstü bir çaba isteyen görevler bekliyor. Onlar, kendilerini saran revizyonist, oportünist, reformist kuşatmayı yırtmak istiyorlarsa, Marksizm-Leninizmin iki ağızlı kılıcıyla, hem karşı devrimin çeşitli kılıktaki düşmanlarına, hem de “devrim” maskeli zararlılara karşı savaşmalıdırlar.
Bazı koşulları kapsamamakla birlikte, YDD’lerin mücadele platformu sayabileceğimiz görüşlerimizi, giderek derinleştirmek koşuluyla yayınlıyoruz. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi hiçbir görüşümüz tamamlanmış, son noktası konmuş değildir. Bu görüşler, görüşlerimizin temel taşları olarak kabul edilmelidir.
Türkiye-Kürdistan Proletaryası Önderliğinde
Toplumsal Demokratik Halk Devrimi
Proleter sosyalist devrimini gerçekleştirmemiş ülkelerin devrimcileri için en başta gelen enternasyonalist görev kendi ülkelerinde devrim yapmaktır. Biz de enternasyonalist görevimizi yerine getirebilmek için, dünya proleter sosyalist devriminin bir parçası olabilecek, ard arda yozlaşarak yenilen devrimlerin yarattığı umutsuzluğu yerle bir edebilecek bir devrim için yola çıkıyoruz. Siyasi anlamda, karşı devrim güçleri oldukça güçlü, devrim güçleri oldukça zayıftır. Dünya devrimci pratiğinin olumlu-olumsuz dersleri öğretmenimizdir; Marksizm-Leninzmin evrensel gerçeği yolumuzu aydınlatacaktır; Marx, Engles ve Lenin’in sadık öğrencileri olmaya çalışan YDD’ler Stalin ve Mao’dan, eleştirel bakışı elden bırakmadan dersler çıkartacaklardır. Türkiye-Kürdistan proletaryası önderliğindeki Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi zafere ulaşacaktır. Bağımsız, demokratik birleşik Türkiye-Kürdistan, Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan davasının, Önasya Halk Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin temel taşı olacaktır.
Birinci paylaşım savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu çöktü. İngiliz, Fransız emperyalistleri ile uzlaşan Kemalist burjuvazi, yeni sınırlar üzerinde, “Türkiye” sınırları üzerinde bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre, Kürdistan’ın bir bölümü de, bu “mili” sınırlar içerisine sokuldu. Biz bu gerçeğin bilincinde olarak, emperyalistlerle uzlaşma sonucu çizilen “milli” sınırlar içerisinde bulunan ve resmi dilde ve uluslararası anlaşmalara göre “Türkiye” olarak tanımlanan ülkenin, doğru biçimde adlandırmasının “Türkiye-Kürdistan” olduğunu söylüyoruz. Yalnız başına ve her anlam için “Türkiye” adlandırmasını kullanmak, resmi ideolojiyi, resmi görüşü kabul anlamına gelir ve ezen ulus burjuvazisinin açısından bakmak olur.
Yazılarımızda, kimi yerde “ülkemiz”, kimi yerde “Türkiye” sözcüklerini kullanırken, “Türkiye-Kürdistan” anlamında kullandığımızı belitmek isteriz… Devlet, Türk devletidir. Türkiye-Kürdistan tanımı, kimi zaman anlatmak istediklerimizi ifade etmede yanlış anlamlara götürebilir. Bu bakımdan soruna nasıl baktığımızı biraz açmak gerekir.
Kuzeybatı Kürdistan’ın zor yoluyla Türk devletinin sınırları içinde tutulması ve Kürdistan topraklarının da Türkiye toprakları olarak gösterilmesi, sömürgeci anlayışın ifadesidir. Bu anlamda “Türkiye” tanımı bizim için kullanılamaz. Doğru tanım, Türkiye-Kürdistan’dır. Türkiye-Kürdistan, bu topraklar üzerinde yaşayan bütün emekçilerin çeşitli milliyetlerden bütün emekçilerin yurdudur. Bu anlayışa bağlı olarak da “ülkemiz” deyimini kullanıyoruz. Ancak, devrim sonrası, Kürt ulusunun ayrılma hakkını kullanması, bağımsız siyasi devletini kurması halinde, “ülkemiz” tanımının anlamı değişir.
Kürt ulusunun, bağımsız, ekonomik, siyasi, kültürel vb. örgütlenme hakkı tanınmamaktadır ve bu hak, Türk burjuvazisinin baskı ve zoru altındadır. Türk burjuvazisi, ezen ulus burjuvazisi olarak devlet iktidarını elinde tutmaktadır.* Bu nedenle, Türkiye-Kürdistan’ın ekonomik, siyasi yapısından değil, “Türkiye”nin ekonomik, siyasi yapısından söz edebiliriz. Yani Türk devletinin siyasi örgütlenmesinin özünden ve biçiminden, Türk burjuvazisinin ekonomik örgütlenmesinden söz edebiliriz. Türkiye-Kürdistan, bu anlamda bağımsız değil, bağımlıdır. Ancak devrimden sonra, çeşitli milliyetlerden emekçilerin özgür iradelerinin ifadesi olan birleşik bir cumhuriyetin, Türkiye-Kürdistan Halk Cumhuriyeti’nin kesinleşmesinden sonra, Türkiye-Kürdistan’ın ekonomik, siyasi yapısından bir bütün olarak söz edebiliriz.
“Türkiye”, “Türkiye-Kürdistan”, “Ülkemiz” deyimlerini kimi zaman yanlış biçimde de kullandığımız yerler olabilir. Belli bir zaman böylesi yanılgılara düşebiliriz. Böylesi yanılgılarımızı abartacaklar çıkacaktır. Düzeltilmesi mümkün olan yanılgılar bizi ürkütmemelidir. Biz, düzeltilmesi mümkün olmayan yangılgılara düşmekten korkmalı ve uyanık olmalıyız.
Türkiye’nin,
1— Ekonomik yapısı: Türkiye, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, emperyalizme bağımlı geri kapitalist (az gelişmiş), yarı sömürge bir ülkedir. Aynı zamanda, bağrında bir sömürge barındırmaktadır.
2— Siyasi yapısı: Devletin siyasi yönetim biçimi, faşist diktatörlüktür.(*1) Faşist diktatörlük bir hükümet biçimi değil, devletin biçimidir.
3— Toplumsal yapısı: Ekonomik ve siyasal üstünlüğü elinde bulunduran işbirlikçi büyük burjuvazi, egemen sınıfları oluşturan burjuvazi ve toprak ağaları sınıfına da egemen durumdadır. İşbirlikçi burjuvazi, emperyalist sömürü ve talanın ülke genelinde esas toplumsal dayanağıdır.
Kürt, Türk ve diğer milliyetlerden proletarya, kır ve şehir yarı proleterleri, şehir küçük burjuvazisi, ezilen sınıf ve tabakaları oluşturmaktadırlar. Ulusal burjuvazi (zengin köylülük de kırların ulusal burjuvazisidir) ve ekonomik durumları bu ölçülere yakın asker sivil bürokratlar, serbest meslek sahipleri vb. hem ezilmekte hem de belli oranlarda ezme işlemlerine katılmaktadırlar.
4— Ulusal sorun: Ülkemiz, çeşitli din ve mezheplere sahip çeşitli milliyetleri bağrında taşıyan çok uluslu bir ülkedir. Ana din islamdır; alevilik ve sünnilik iki ana mezhebi oluşturmaktadır. İki ana ulus, Kürt ve Türk ulusudur… Kürdistan’ın bir bölümü (kuzeybatı Kürdistan) Türk devletinin sömürgesidir. Kürdistan’ın diğer üç parçası, İran, Irak ve Suriye tarafından paylaşılmıştır, sömürgedir.* Kıbrıs’ın bir bölümü işgal altındadır ve burada Türk burjuvazisinin emrinde kukla bir yönetim oluşturulmuştur.
5— Coğrafi konum açısından önemi: Türk devletinin, Karadeniz ile diğer denizleri birbirine bağlayan boğazları elinde bulundurması, Balkanlar ve Ortadoğu’yu, Asya’yı birbirine bağlayan kara yollarını elinde tutması, dünya egemenliği peşinde koşan ABD ve SSCB’nin özel ilgisini çekmektedir. Ülkenin, Asya, Avrupa ve Afrika açısından merkezi bir öneme sahip olması, ekonomik-siyasal önemi yanısı sıra, coğrafi açıdan da, stratejik anlamda önemsenmektedir. Bir ülkenin coğrafi açıdan stratejik önemi, esas olarak ekonomiye ve siyasete bağlıdır. Bu açıdan, anti emperyalist (anti sosyal emperyalist) bir devrim, hem ABD için, hem de SSCB için hoş karşılanmayacak ve müdahale görecektir. Müdahalenin biçimi, devrimin gelişme süreci ve niteliği tarafından belirlenecektir.
6— Türkiye-Kürdistan devriminin niteliği: Faşist diktatörlük ile çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan halkı arasındaki çelişme, baş çelişmedir. Ve bu çelişme, emperyalizm ve sosyal emperyalizm arasındaki çelişmenin, emperyalizm ve sosyal emperyalizm ile ezilen dünya halkları arasındaki çelişmenin, içinde bulunduğumuz dünya koşullarında, Türkiye-Kürdistan özgülüne uygun düşen biçimidir.
Baş çelişme olarak tesbit ettiğimiz, faşist diktatörlük ile Türkiye-Kürdistan halkı arasındaki çelişmenin çözülmesi, her koşulda toplumsal-demokratik devrimin gerçekleşmesi anlamına gelmez. Faşist diktatörlük, toplumsal bir devrimle yıkılabileceği gibi, devletin burjuva özü değiştirilmeden de, devletin siyasi biçimi değiştirilerek de yıkılabilir; faşist diktatörlük yerine, burjuvazinin bir başka diktatörlük biçimi kurulabilir. Emperyalizme bağımlılık yok edilmemiştir, iktidar yine işbirlikçilerin elindedir, halkın mücadelesi, siyasi iktidarı ele geçirememiştir ama burjuvaziyi alabildiğine geriletmiştir, önemli mevziler ele geçirilmiştir. Portekiz ve Yunanistan örneklerinde olduğu gibi, kısmi siyasi özgürlükler ve demokratik halklar kazanılmıştır. Bu siyasi bir devrimdir. Faşist diktatörlük yıkılmış, fakat faşizm tehlikesi ve sömürgecilik yok edilememiştir. Bu dönem, toplumsal-demokratik halk devrimi için soluklanma, siyasi güç toplama, kitleleri eğitme ve birleştirme, yeni atılımlara hazırlanma, tek kelimeyle toplumsal-demokratik devrime sıçrama için hazırlık aşamasıdır. Böylesi bir dönemde, varolan siyasi özgürlükleri gereği gibi kullanmamak, sosyalizm ve demokrasi mücadelesini ihmal etmek olacaktır.
Yukarda belirttiğimiz duruma, Kürt ulusal hareketinin yükselen mücadelesi de vesile olabilir; Angola ve Mozambik örneklerinde olduğu gibi… Ancak feodal kalıntıları bağrında taşıyan, emperyalizme bağımlı geri kapitalist, yarı sömürge yapı, emperyalizme, işbirlikçi kapitalizme, feodal kalıntılara karşı, proletarya önderliğinde, işçi köylü ittifakı temeline dayalı, uzun süreli bir silahlı mücadele sonucu değiştirilebilinir. Faşist diktatörlüğün yıkılmasının temel koşulu budur. Biz faşist diktatörlüğü yıkma temel amacı için savaşmıyoruz; biz toplumsal devrim amacı için savaşıyoruz. Toplumsal devrim savaşı, önüne dikilen bütün barikatları bir bir aşacaktır.
Devrimimizin birinci aşaması, Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi olacaktır. Toplumsal Demokratik Halk Devrimi, feodalizmin artıkları ile topraksız köylülük, yoksul köylülük ve en geniş halk kitleleri arasındaki çelişmeyi, işbirlikçi kapitalizm ile başta proletarya olmak üzere, en geniş halk kitleleri arasındaki çelişmeyi, emperyalizm ile çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan halkı arasındaki çelişmeyi, proletarya önderliğinde, en geniş emekçi halk kitlelerinin katılımı ve silahlı devrim ile çözecektir. Ancak bu yolla, ekonomik, toplumsal ve siyasal anlamda köklü değişiklikler yapılabilir; ulusal baskıların maddi temeli yok edilebilir; ulusların kaderlerini tayin hakkı hayata geçirilebilinir.
Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmede, üretim güçlerinin önündeki engeller olan emperyalizm, işbirlikçi kapitalizm, feodal kalıntılar, maddi olarak ülke çapında tasviye edilebilir. Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi, emek ile sermaye arasındaki çelişmenin bir ifadesi olan burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişmeyi köklü bir biçimde çözemez… çözümü doğrultusunda önemli adımlar atar, fakat bu çelişmeyi çözecek olan toplumsal devrimin önkoşullarını hızla tamamlamaya yönelir… Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme, sosyalist toplumda da uzun bir süre varlığını korur.
Devrimimiz, anti emperyalist, anti sosyal emperyalist bir karektere sahiptir; Kürt-Türk ve ezilen halkların birleşik ulusal devrimidir. Devrimimizin anti sömürgeci karakteri, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı olmanın zaten içindedir.
Devrimimiz, anti faşist, anti feodal, anti revizyonist bir karaktere sahiptir; Kürt-Türk ve ezilen halkların demokratik devrimidir.
Devrimimiz, toplumsal devrimin ilk adımıdır; özü bakımından kapitalizme karşıdır… Fakat içinde bulunduğumuz özgül koşullar nedeniyle, biçim olarak, yalnızca işbirlikçi kapitalizmi (tekelci devlet kapitalizmi de işbirlikçiliğin bir biçimidir) karşısına almaktadır. Ulusal kapitalizm, üretici güçlerin gelişmesi önünde bir engel haline geldiği zaman, tasfiye sırası ona gelecektir. Emperyalizme bağımlı kapitalizmin maddi koşullarını yarattığı ölçüde sosyalist uygulamalar ve önlemler alınacaktır. Bu anlamda devrimimiz, yarı sosyalist bir karakter göstermektedir.
Birleşik ulusal, demokratik ve sosyalist görevleri, maddi koşulları temelinde birbirine bağlı biçimde içerecek olan Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi, daha önce meydana gelen demokratik ve toplumsal devrimlerden, biçim bakımından farklı olacaktır. Çünkü Türkiye-Kürdistan’ın ekonomik-toplumsal yapısı, ulusal sorunun yapısı, emperyalizmle olan ilişkilerinin farklılığı, kendine özgü bir devrimi zorunlu kılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Türkiye-Kürdistan devrimi, Çin Halk Devrimi’ne, Vietnam Devrimi’ne, Doğu Avrupa Halk devrimlerine benzemeyecektir… İzleyeceği yolun özü aynı, biçimi farklı olmakla birlikte, 1917 Ekim Devrimi, devrimimizin örnek alacağı en yakın devrim tipidir.
Önemle vurgulamalıyız ki, bizim tek başına “Türk Devrim”i ya da “Kürt Devrim”i diye bir sorunumuz yoktur. Kürdistan’da sürdürülen ulusal ve toplumsal devrim mücadelesi, bizim irademiz dışında gelişirse (ki gelişebilir), biçim olarak ayrı bir hat izlese bile, er ya da geç, Türkiye-Kürdistan birleşik devrimine yol açacaktır; ve giderek bu devrim, bağımsız, birleşik, demokratik Kürdistan hedefine ve oradan da (ya da bağlı olarak) Ön Asya Halk Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne ulaşacaktır. Ön Asya Halk Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Dünya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne gidecek yolda bir adımdır… Bu konuda Komintern şöyle der: “Yeni kurulan proletarya cumhuriyetleri, önceden beri varolanlarla ittifak kuracak ve bunların oluşturduğu fedarasyonlar, emperyalizmin boyunduruğunu kıran sömürgeleri de yanlarına alarak durmadan çoğalacaklar ve sonunda bütün insanlığı bir devlet olarak örgütlenmiş uluslararası proletaryanın hegomanyası altında birleştiren Dünya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği haline gelecektir.”(40)
7— Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi’nin Düşmanları:
a. Dışta:
Emperyalizm, sosyal emperyalizm, Çin revizyonizmi ve bütün ülkelerin karşı devrimci toplumsal güçleri; proleter sosyalist dünya devriminin, halk demokrasilerinin düşmanlarıdırlar. Bu güçler, proleter sosyalist devrimimizin ön aşaması olarak kabul ettiğimiz Toplumsal-Demokratik Halk Devrimimizin de düşmanları sayılmalıdırlar.
Dünya ölçeğinde, emperyalizm ve sosyal emperyalizm ile dünya halkları arasındaki çelişme, başlıca çelişmelerden biridir. Bu çelişmenin özel bir biçimi olan, emperyalizm ve sosyal emperyalizm ile ezilen dünya halkları arasındaki çelişme, baş çelişmedir. Ve en açık ifadesini, iki süper devlet olan ABD ve SSCB ile ezilen dünya halkları arasındaki çelişmede bulur.
Dünya gericiliğinin iki ana yönlendiricisi ABD ve SSCB, dünya halklarının olduğu gibi halkımızın da baş düşmanlarıdır. İçinde bulunduğumuz özgül koşullar nedeniyle Rus sosyal emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele temelinde, ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri ön plana alınmalıdır. Bu, Rus sosyal emperyalizmini ve işbirlikçilerini belli bir oranda bile olsa kayırmak anlamına gelmez. Öte yanda, ABD emperyalizmine karşı verilecek mücadele, başta Batı Alman, İngiliz, Fransız, Japon emperyalistleri olmak üzere, diğer emperyalistlerin de devrim düşmanı niteliğini unutmamalı ve ABD ile olan ilişkileri gözardı etmemelidir. ABD’ye karşı mücadele, diğer emperyalistleri de kapsamına almalıdır derken, bu düşünceyi ifade etmek istiyoruz. Yine ABD emperyalizmine karşı mücadelede, Çin revizyonizmine karşı mücadeleye özel bir önem vermelidir. Çin revizyonizmi, sosyal emperyalistlerin süt kardeşi, emperyalistlerin de kan kardeşidir.
b. İçte:
Emperyalizmin doğrudan işbirlikçileri olan büyük burjuvazi, toprak ağaları, büyük toprak kapitalistleri, varlıklarının devamını bunların iktidarında gören spekülatörler, vurguncular, asker sivil bürokratlar, saflarını emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yanında belirlemiş işçi aristokrasisi, kalemlerini ve toplumsal ilişkilerini bilinçli olarak sömürücü hain azınlık emrine vermiş bulunan yazarlar, sanatçılar, burjuva aydınları… (İlk bakışta ulusal burjuva sayılabilecek, fakat ilişkileri irdelendiği zaman, dolaylı yollarla emperyalizmin işbirlikçileri durumunda olan burjuvalar da, bu kategori içinde ele alınmalıdır.)
Sosyal emperyalizmin işbirlikçileri olan sosyal faşist parti yöneticileri, Sovyet revizyonizminin içeriğini bilinçli olarak gözlerden gizlemeye çalışan işçi aristokrasisi ve bürokrasisi, geleceklerini sosyal faşist bir diktatörlükte gören, halen devlet kademelerinde görev yapan asker sivil bürokratlar, kalemlerini ve toplumsal ilişkilerini, bilinçli bir tutumla sosyal emperyalist bir hegemonya emrinde kullanan yazarlar, sanatçılar, burjuva ve küçük burjuva aydınları…
Sosyal emperyalizme karşı birleşik cephe bahanesi ile başta ABD olmak üzere, emperyalist gericilikle ve onların ülkedeki uzantıları olan gerici faşist burjuvaziyle uzlaşan, onlara akıl hocalığı taslayan, devrimci güçleri de her fırsatta polise ihbar eden Çin revizyonizmi yanlıları ve Troçkistler…
Devrimci çözümlere karşı reformist çözümleri ön plana çıkartan, kitlelerin devrimcileşmesini sekteye uğratan reformcu ideolojinin bilinçli taşıyıcıları… (Bunlar, kendi aralarında farklı tonlara sahip olmakla birlikte, son çözümlemede devrim düşmanlarıdırlar; fakat bunların bir kısmıyla, belli ilkeler temelinde koşullara bağlı olarak, bazı konularda birlikte hareket edilebilir.)
Şeriat düzeni halleriyle, müslüman halkın özü itibariyle kapitalizme duyduğu tepkiyi dinsel tepki biçiminde sömüren ve örgütlemeye çalışan dinci ulusal burjuvazi, tabiatı gereği emperyalizme karşıdır; fakat aynı zamanda devrime de karşıdır… O, emperyalizmle, sosyal emperyalizmle uzlaştığı gibi, devrimle de uzlaşabilir. Uzlaşmayı zorunlu kılacak olan, maddi güçtür. Bu anlamda, devrimin güçsüz olduğu dönemlerde bir bütün olarak ulusal burjuvaziden, özellikle ulusal burjuvazinin bu kesiminden devrim büyük zararlar görebilir. Devrimin güçlendiği zamanlarda, ulusal burjuvazinin devrime yakınlaşması zorunlu bir yakınlaşmadır; bu yakınlaşmanın özünü iyi kavramak gerekir. Yoksa ulusal burjuvazinin sosyalizme yaklaştığı, sosyalizmin kuruluşunda yardımcılık yapabileceği gibi hayallere düşülebilir.
Ezilen ulus ve halkların bir mensubu oldukları halde, kendi çıkarlarını, mensup oldukları ezilen ulus ve halkların çıkarlarından üstün tutan işbirlikçi feodal burjuva hainleri ayrı bir kategori içinde ele almak yanlıştır. Bunları, özelliklerini yukarıda açıkladığımız toplumsal kategoriler içinde, sınıfsal özelliklerine göre ele almak gerekir ve özel durumlarda vurgulamak gerekir.
Özetlersek, emperyalizmin, sosyal emperyalizmin, Çin revizyonizminin işbirlikçileri ve yardakçıları, varlıklarını ve gelişmelerini bunlara bağlı gören bütün sınıf ve tabakalar ve bunlara karşı hayırhah tavır içinde olanlar, bir bütün olarak derimimizin düşmanlarıdırlar.*
Ezilen ulus ve halklardan, ezilen sınıf ve tabakalardan geldikleri halde, bireysel çıkarlarını, uluslarının, halklarının, sınıflarının ve tabakalarının çıkarlarına tercih eden, ünlerini, yeteneklerini ve geniş kitlelerin kendilerine besledikleri sempatiyi sömürü düzeninin ya da revizyonist ideoloji ve siyasetin emrinde kullanan ünlü sanatçılar, şarkıcılar, sinema-tv ve tiyatro oyuncuları, sporcular vb. gerici ideoloji ve siyasetlerin etkilerinden kurtarılmadıkları sürece ister yaptıklarının bilincinde olsunlar, ister olmasınlar, nesnel olarak kitlelerin uyanmasında, devrimcileşmelerinde ve kendi sorunlarına sahip çıkmaları önünde birer engel olacaklardır. Bunlar, esas olarak şu an içinde bulundukları konumda, sınıf atlamış sayılırlar. Bunlar, devrime verdikleri zararların niteliğine göre tutumlarının niteliğine göre, devrim düşmanları ya da devrim zararlıları olarak adlandırılmalıdırlar. Bunları uyarmak gerekir. Bunları eğitmek oldukça zordur, fakat en azından tarafsızlaştırmak mümkündür; çok az bir kesimi de kazanılabilinir…
Türkiye-Kürdistan ölçeğinde: Faşist diktatörlük ile çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan halkı arasındaki çelişme, baş çelişmedir, dedik. Bu anlayışa bağlı olarak, içinde bulunduğumuz aşamada:
Faşist diktatörlüğün devamını, korunmasını ve sağlamlaştırılmasını ekonomik-siyasi çıkarlarının güvencesi sayan emperyalist burjuvazinin (başta ABD ve Batı Almanya) en azgın, en gerici, en şoven işbirlikçileri olan büyük burjuvazi; faşist toprak ağaları; faşist diktatörlüğün asker-sivil-polis biliniçli faşist yöneticileri; faşist partilerin yöneticileri; silahlı-silahsız bilinçli militanları; faşist ideolojinin ideolog ve teorisyenleri ve faşist ideoloji ve siyasetin bilinçli yayıncıları ve örgütleyicileri; faşistlerin baskı ve teröründen çekindikleri için değil de, bilinçli ve gönüllü olarak faşistlerin güçlenmesi için maddi ve manevi yardımda bulunanlar, aktif olarak onların eylemlerine katılanlar…
Hangi sınıf ve tabakadan, hangi meslek ve işte olursa olsunlar, faşist ideolojinin bilinçli savunucuları, kendi içlerinde önem derecesine göre sıralanarak, devrimci mücadeleye verdikleri zarar, engelleme çalışmaları, rütbe ve unvanlarına göre sıralanarak, baş ve başlıca düşmanlar arasında sayılmalıdırlar.
Yine:
Stratejik anlamda, faşizmden daha da tehlikeli olan, fakat kitlelerin ve hatta devrim saflarında bulunan bazı siyaset ve kişilerin henüz kavrayamadıkları sosyal faşist ideoloji ve siyaseti bilinçli savunanları, bunların örgütlerini, başlıca düşmanlar arasına almak gerekir. Yalnız, sosyal faşist örgütlerle, bunların yöneticileriyle, tabanındaki unsurları aynı sepete koymamak gerekir. Revizyonist, opürtünist örgütlenmelerin tabanlarında, çoğunlukla bilinç düzeyi düşük ancak içtenlikle devrim isteyen unsurlar bulunmaktadır. Bu ayrımın gözden kaçırılması devrimin değil, karşı devrimin işine yarar.
Yine:
Özleri bakımından, en az sosyal faşistler kadar tehlikeli olan, içinde bulunduğumuz dünya koşullarında ABD ve diğer emperyalist ülkelerin baş destekçisi bulunan, proleter devrimin düşmanı Aydınlık TİKP sosyal hainlerini de başlıca düşmanlar arasında ele almak gerekir. Çin karşı devrimcilerinin uşakları olan bu hainler, on yıldan bu yana, Türkiye-Kürdistan devrimini olumsuz yönde etkilemiş ve derin tahribatlara yol açmışlardır.
Özetlersek:
Faşizm ve onun bilinçli maddi güçleri, —ki bu en açık ifadesini faşist diktatörlük olarak gösterir— sosyal faşizm ve onun bilinçli maddi güçleri; sosyal hainler ve onların bilinçli maddi güçleri; Türkiye-Kürdistan devriminin başlıca düşmanları olarak ele alınmalıdır.(*2)
Yalnız, önemle belirtilmelidir ki içinde bulunduğumuz aşamada, yukarda belirttiğimiz başlıca düşmanlara karşı aynı mücadele yöntemlerini kullanamayız. Faşist diktatörlük ve faşizmin sivil güçlerine karşı silahlı eylemler içinde olmak üzere, bütün mücadele yöntemleri ve araçlarını koşullara göre uygun olarak kullanmak gerekirken, sosyal faşistlere ve sosyal hainlere karşı mücadele henüz silah kullandırmayı gerektirecek aşamada değildir. Ancak, savunma halinde, onların saldırılarına karşı, çok gerekli hallerde silah kullanılabilinir. Bu tip silah kullanımı, onlara karşı şu koşullarda silahlı mücadele verilmesi gerektiği anlamına gelmez.
Şu noktalara özen gösterilmelidir:
Faşizm ile sosyal faşizm arasındaki uzlaşmaz mücadelede taraflardan birine karşı duyarsız davranmak, giderilmesi zor zararlar açabilir.
Sosyal faşist ideoloji ve siyasetin, faşist ideoloji, siyaset ve örgütlenmeye karşı yürüttüğü mücadeleye seyirci kalmak, sosyal faşistlerin kitleleri etkilemesine, kitleleri örgütlemesine seyirci kalmak demektir.
Yine:
Faşist ideoloji ve siyasetin, sosyal faşist ideoloji ve siyasete ve örgütlenmeye, onların, sosyal emperyalist pratiğe, revizyonist hatalara karşı yürüttüğü demogojik ajitasyon ve propagandaya seyirci kalmak, faşistlerin bütün devlet olanaklarını da kullanarak kitleleri etkilemesine, kitleleri anti komünist bilinçle donatmasına, kitleleri örgütlemesine seyirci kalmak demektir. Faşistlerin, (hangi siyasi görüşe karşı olursa olsun, ayrım gözetmeden yürttükleri) saldırı ve cinayetlerine karşı çıkılmalıdır. Onların revizyonist bir unsuru vurmaları halinde bile, “nasılsa o bir revizyonistti” diye kayıtsız kalınmamalıdır. Gücümüz oranında, korunaksız olanlara, her kim olursa olsun, sahip çıkmaya çalışılmalıdır.
Yine:
Çin yanlısı karşı devrimci sosyal hainlerle, faşizm ve sosyal faşizm arasındaki çelişmede, yerimizi ve tutumumuzu doğru belirlemeliyiz. Bunların faşizme ve sosyal faşizme karşı sürdürdükleri sözde mücadeleye seyirci kalmak, özelikle faşist diktatörlüğün güçlenmesine, emperyalizmin etkilerinin güçlenmesine seyirci kalmak demektir.
Devrimin iç ve dış düşmanlarına karşı mücadeleyi formüle etmek gerekirse, şöyle diyebiliriz:
A— Emperyalizme karşı mücadele sosyal emperyalizme karşı mücadele temelinde; sosyal emperyalizme karşı mücadele ise emperyalizme karşı mücadele temelinde; emperyalizme ve sosyal emperyalizme karşı mücadele ise, Çin revizyonizmine karşı mücadele temelinde; Çin revizyonizmine karşı mücadele ise emperyalizme ve sosyal emperyalizme karşı mücadele temelinde yükseltilmelidir.
B— Faşizme karşı mücadele, sosyal faşizme karşı mücadele temelinde; sosyal faşizme karşı mücadele faşizme karşı mücadele temelinde; faşizme ve sosyal faşizme karşı mücadele, Çin yanlısı sosyal hainlere karşı mücadele temelinde; Çin yanlısı sosyal hainlere karşı mücadele ise, faşizme ve sosyal faşizme karşı mücadele temelinde yükseltilmelidir. Bunlardan herhangi biriyle, bir diğerine karşı birlik yapılamaz.
C— Faşizme karşı mücadele, emperyalizme ve reformizme karşı mücadele ile birleştirilmelidir. Sosyal faşizme karşı mücadele, sosyal emperyalizme, reformizme, revizyonizmin her türüne ve ortayolculuğa karşı mücadele ile birleştirilmelidir. Faşizme, sosyal faşizme, sosyal hainlere ve reformculuğa karşı mücadele, bu akımlara karşı yürütülen yanlış mücadele yöntemlerine karşı mücadele ile birleştirilmelidir.
D— Sağ oportünizme karşı mücadele ederken “sol”u, “sol” oportünizme karşı mücadele ederken de sağ oportünizmi unutmak devrime zarar verir. Mücadele verilmeyen, küçümsenen, ihmal edilen, önemsiz görülen bir sapma, en tehlikeli sapma haline gelebilir.
Sağa karşı mücadele, “sol”a karşı mücadele temelinde, “sol”a karşı mücadele ise, sağa karşı mücadele temelinde yükseltilmelidir.
Devrimin sıradan düşmanlarına olsun, başlıca düşmanlarına olsun, baş düşmana karşı olsun, sağ ya da “sol” sapmalara olsun, bir bütün olarak devrimin düşmanlarına ve zararlılarına karşı mücadele, kendi zaaflarımıza, eksiklerimize karşı yürütülecek iç mücadele, iç hesaplaşma temelinde yükseltilmelidir. İçimizde yürüttüğümüz ideolojik mücadele ve hesaplaşma, dışa karşı yürütüğümüz mücadeleleri güçlendirecektir. Dışa karşı yürütülen mücadelenin başarısı ve düzeyinin yüksekliği, içte yürüttüğümüz mücadelenin sonucu olacağı gibi, dış mücadelenin başarısı ve düzeyinin yüksekliği de içimizdeki mücadelenin başarısını ve düzeyinin yükselmesini etkileyecektir. İçimizde ve dışımızda sürdürdüğümüz mücadele arasında diyalektik bir bütünlük vardır. Biz kendimizi, değiştirilmesini istediğimiz toplumun en özen gösterilmesi gereken bir parçası olarak ele almalıyız. Düşmanın ya da devrim zararlılarının siyasi, ideolojik, toplumsal etki ve eğilimlerini şu ya da bu oranda bağrımızda taşıyoruz… Bunlara karşı gereken mücadeleyi veremezsek, düşman ajanlarını bağrımızda besliyoruz demektir. Kendisiyle hesaplaşamayan başkasıyla hesaplaşamaz. Kendisiyle hesaplaşamayan devrim, karşı devrimle hesaplaşamaz.
Devrim zararlıları:
Devrim zararlıları henüz devrimin düşmanları haline gelmemişlerdir; ne var ki bu akımlar, kendilerini Marksizm-Leninizm temelinde yeniden ele almazlarsa, sistemleştirme eğiliminde oldukları hatalarını köklü bir biçimde yok etmezlerse, devrim düşmanları haline gelmeleri kaçınılmazdır.
Niyetleri tarihi anlamda doğru olduğu halde, özledikleri siyasetlerin yanlışlıkları nedeniyle, niyet ve isteklerinin tarihi anlamda gerçekleşmesine zarar veren, devrimci mücadelenin Marksist-Leninist çizgisine zarar veren kişi, grup ve “parti”leri, devrim zararlıları olarak değerlendiriyoruz. Onları uyarmak, izledikleri yanlış siyasetleri terketmeleri için, ideolojik anlamda onları sarsmak görevimizdir. Öyle günler gelecektir ki, şu an devrim zararlısı olarak nitelediğimiz bazı siysetler, ideolojik mücadele sonucu, Marksist-Leninist sınıf mücadelesinin temel ilke ve taktiklerini kavrayabilirler, zararlı yanlarından arınabilirler; bazıları ise, yanlışlarının “doğruluğunda” ayak direyebilirler ve karşı devrime kadar gidebilirler. Marksizm-Leninizm bize öğretir ki, proletaryanın sınıf çıkarlarına ters düşenler ya da kendi sınıf çıkarlarıyla proletaryanın sınıf çıkarlarını uzlaştıramayanlar, er ya da geç proletaryaya karşı silaha başvuracaklardır. Marksizm-Leninizmden bir derecelik sapma zamanında farkedilip önlemler alınamaz, gerekli müdahaleyi görmez ise gelişecek ve giderek masum bir sapma olmaktan çıkıp karşı devrim özeliklerine bürünecektir. Marksizm-Leninizmden esinlenen, fakat onun özünü kavramadıkları için başlangıçta “taktik hata” gibi görünen hatalar işleyenler, hatalarını göremez ve düzeltemezlerse, bu hatalar sistemleşecektir; onların gözünde “taktik hata” olarak görünen, özünde ise stratejik bir öneme sahip olan bu hatalar, devrimin engelleri haline gelmesinin nedenleri olacaktır.
Devrim zararlılarını üç ana grupta topluyoruz:
1. Küçük burjuva sınıf ve ideolojik yapı temelinde, Marksizm-Leninizmden esinlenenler, fakat özünü kavrayamadıkları için eklektizme düşenler, birinci gruba girerler. Marksizm-Leninizmin bazı tezleri ile revizyonizmin, küçük burjuva maceracılığın bazı tezleri iç içe geçmiştir. Bunlar, ülke gerçeğinin somut tahlilinden yola çıkmazlar. Sağ ve “sol” hatalar arasında bocalarlar. Zaman zaman da, rastlantı sonucu bile olsa, doğru şeyler de yaparlar. Çoğu kez bunların yaptığı cezalandırma eylemleri, faşizme ve emperyalizme duydukları soylu kinin ifadesi olurlar. Fakat siyasi temellerinin yanlışlığı, eylemlerinin siyasi sonuçlarını da etkiler. Bu temeldeki siyasi akımlar revizyonizmin sınıf tabiatını ve idelojik içeriğini esastan kavrayamadıkları için devrime yararlı olabilecek birçok erdemlerini yanlış bir siyasi çizgi içinde heba ederler. Revizyonizm ve oportünizmle aralarına kesin bir çizgi çekemezler. Çünkü bir ayakları revizyonizmin bataklığındadır. Çoğu kez ister istemez sosyal emperyalistlerin işbirlikçileri olan sosyal faşistlerin yedeğine düşerler. Marksizm-Leninizm konusunda berrak bir görüşleri yoktur; proletaryanın devrimde hegemonyası ve temel Marksizm-Leninizm ilkesini reddederler. Proletaryanın ideolojik-siyasi-örgütsel önderliği yerine, kaçük burjuva temelde kavranmış proleter ideolojinin öncülüğünü, yani küçük burjuva ideoloji-siyaset ve örgütün öncülüğünü geçirirler. Eylemelerinin niteliğini belirleyen şey, bireysel karakterli terördür; kitlelerden kopukluktur. Diyalektik materyalizmin yasalarını, toplumsal-siyasal olayların incelenmesinde kullanmadıkları için idealizme düşerler. Ya da özünden idealist oldukları için diyalektik materyalizmin yasalarını kullanamazlar. Devrimci zorun içeriği ile darbeci ve komplocu zorun içeriğini bireysel şiddet ile devrimci kitle şiddetini, aşağıdan devrim koşulları ile yukarıdan inme koşulları birbirine karıştırırlar.
Bu siyasi akımlar, Sovyet emperyalizminin özünü göremedikleri için, onları “revizyonist” olarak nitelemekle yetinirler, fakat pratikte, devrimin destekleyicisi olarak hesaba katarlar. Bunlar, TKP, TİP, TSİP (Kürdistan’da da, DDKD –Talabaniciler– Özgürlük Yolu, KUK) gibi siyasetlere biçimsel eleştiriler de yöneltirler, onları beğenmezler. Fakat onları yine de halk saflarında, “devrim güçleri” olarak görürler. Marksist-Leninist eğilimli siyasetlerden çok bunlara eğilim duyarlar. Sosyal faşistler, bu saflarda yer alan birçok unsuru, kendi saflarına kazanabilirler, kazanmaktadırlar da. Toplumsal temelini küçük burjuvazi tabakaları oluşturmaktadır ve asıl dayanakları öğrenci gençliktir. Dev-Sol, MLSPB, Acilciler, bu akımların en belirgin örnekleri olarak gösterilebilir. PKK ya da Apocular diye bilinen Kürt milliyetçisi hareket de, bazı farklılıklar ve olumsuzluklar taşımakla birlikte, Kürdistan kesimindeki örneklerden biri olarak gösterilebilir.
2. Toplumsal temel olarak yine küçük burjuvaziye yasalanan, fakat birinci grupta saydıklarımıza oranla Marksizm-Leninizmin tezlerine daha yakın bir arayış içinde bulunan Devrimci Yol, Birikim, KSD, TEP (Kürdistan’da da Rızgari, Alarızgari, Tekoşin) gibi hareketler, sosyal emperyalizme karşı ürkek davrandıkları, geçmişleriyle köklü bir hesaplaşmaya giremedikleri, kendilerini ve taraftarlarını sosyal emperyalizme karşı olumsuz yönde koşullandırdıkları için, devrim zararlısı durumundadırlar.
3. Marksizm-Leninizmin genel doğrularına ve bu doğruların yön verdiği doğru tesbitlere genel hatlarıyla sahip çıkan, fakat özlerinde varolan küçük burjuva özellikleri aşamadıkları için küçük burjuva ile proletarya arasında, idealizm ile materyalizm arasında, doğmatizm ile Marksist-Leninist yaratıcılık arasında, Marksizm-Leninizm ile eklektizm arasında sürekli bocalayan grupları üçüncü gruba alıyoruz. Bunlar her rüzgar karşısında yalpalamışlardır. Köklü bir Marksizm kavrayışından yoksun oldukları için sınıf pusulasını sık sık şaşırırlar. Kendi güçlerine güvenleri yoktur; eleştirel bakışı bir yana bırakmışlardır. Bugün ak dediklerine yarın kara diyebilirler; ve bu tutumlarını bilimsel olarak açıklığa kavuşturamazlar. Kariyerist, inkârcı ve öznelcidirler. Hazımsızlıkta en başta gelirler. Acelecidirler. Devrim önderliğini iradi bir olay olarak ele alırlar. Devrimin çıkarlarından çok grupların çıkarlarını ön plana koyarlar. Bunlara en belirgin örnek HK, DHY, DHB ve Kava (Merkez ve Hizip) gösterilebilir. Bunlar, temelde aynı şeyleri savundukları halde, en çok birbirlerine düşmandırlar.
Öte yanda, emperyalizme, Rus sosyal emperyalizmine, Üç Dünyacı Çin revizyonizmine karşı mücadele eden, AEP’e Marksist-Leninist açıdan eleştirel bir gözle bakan, Stalin ve Mao’yu, önemli hatalarına karşın Marksist-Leninist olarak kabul eden, başta TKP-ML ve TKP-ML kökenli gruplar olmak üzere, son çalkantılar nedeniyle çeşitli siyasetlerden kopan arkadaşlar, kendi aralarında geliştirecekleri ilkeli bilimsel tartışmalarla, sağlıklı bir platform oluşturabilirler. Türkiye-Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde mücadele yürüten küçüklü büyüklü birçok grup, birbirine yakın şeyler düşünmekte, fakat aralarında bağlantı kuramamaktadırlar. Biz bu konuda üzerimize düşen bütün görevleri yapmaya hazırız. Bu gruba topladığımız güçleri, kendimiz de içinde olmak üzere, belli hata ve eksikler taşımalarına karşın, devrim önderliğinin fışkıracağı kaynak olarak görüyoruz ve devrimin esas güçlerini burada görüyoruz.
Toplumsal Demokratik Halk Devriminin Görevleri
1— Ekonomik alanda:
Emperyalist sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesi yabancı tekelerin mal ve mülklerine tazminatsız el konulması, devlet borçlarının iptali;
İşbirlikçi kapitalizmin tasfiyesi;
Yarı feodal ekonominin tasfiyesi;
Devlet mülkiyetindeki fabrikalara, topraklara, işletmelere, vakıflara el konulması. Bunların sosyalist ekonominin inşasında temel taşlar olarak kullanılması.
Toplumsal-demokratik halk diktatörlüğü devleti, üç mülkiyet biçimini tanıyacaktır:
a) Kamu mülkiyeti.
b) Kolektif mülkiyet.
c) Küçük burjuva mülkiyeti ve orta çapta özel kapitalist mülkiyet (ulusal burjuva anlamda); a ve b, sosyalist mülkiyet biçimini c ise, esas olarak özel kapitalist mülkiyet biçimini ifade etmektedir.
2— Siyasi alanda:
Sömürücü egemen sınıfların diktatörlüğünün tasfiyesi, Toplumsal-Demokratik Halk Diktatörlüğü’nün kurulması. En geniş anlamda halk demokrasisi; halk için siyasi özgürlük.
Burjuva-feodal, reizyonist gericiliğe karşı ve bunların kalıntılarına karşı topyekün savaş.
Ulusal sorunun çözümü için, ulusların kaderlerini tayin hakkı, ulusların ve dillerin tam hak eşitliği, bütün ülkelerin proletaryasının ortak çıkarı ve birleşmesi Marksist ilkeleri temelinde, Kürt ulusu ve diğer halklar üzerinde varolan her türden ulusal baskı ve eşitsizliklerin kaldırılması, siyasal kaderini kendilerinin tayin hakkı.
Küçük büyük bütün devet memurlarının, yöneticilerinin halk tarafından, gerekli hallerde azledilecek biçimde seçilmesi.
3— Askeri alanda:
Emperyalistlerle yapılmış bulunan bütün anlaşmaların feshi, Nato’dan çıkılması, hiçbir emperyalist pakta girilmemesi, sürekli ordunun dağıtılması ve onun yerine silahlı halkın geçirilmesi, halk milislerinin kurulması.
Askeri yöneticilerin silahlı halk tarafından, gerekli hallerde azledilebilir biçimde seçilmesi.
4— İdeolojik alanda:
Her türden gerici burjuva-faşist-feodal ideolojilerin, her türden revizyonist, oportünist, reformist ve sosyal-şoven ideolojilerin, devrimin kesintisiz gelişimine zarar verecek doğmatizmin, sekterizmin, işçi sınıfının ve geniş emekçi kitlelerin içinde bulunulan özgül durumlara göre belirlenecek birliğine zarar verebilecek “sol” ve sağ anlayışların ve maceracılığın yıkıcı etkilerinin azaltılması ve bir süreç içerisinde kesin yenilgisinin sağlanması için, kitlelerin Marksist-Leninist eğitimi; ideolojik-kültürel devrimler…
5— Enternasyonalist alanda:
“Bütün dünyanın işçileri ve ezilen halkları birleşiniz” sloganına uygun olarak, dünya proletaryasının ve ezilen halkların birliği önündeki ideolojik-siyasi engellerin aşılması için mücadele. Ulusal bağımsızlık, demokratik ve toplumsal kurtuluş savaşlarının desteklenmesi. Devrim yapmış ülkelerle, proletaryanın temel çıkarları açısından, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma. Leninist “barış içinde bir arada yaşama” ilkesinin hayata geçirilmesi.
Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi, burjuva demokratik devrim görevlerinin birçoğunu yüklenmiş, yarı sosyalist karakterli bir devrimdir. Sosyalist bir toplumun kurulması için gerekli maddi koşulların yaratılması görevleriyle yükümlüdür. O, sınıfsız topluma ilerlerken, bir ara aşama olduğunun bilinciyle hareket edecektir.
Genel olarak ulusal sorun, özel olarak Kürt ulusal sorunu, proleter sosyalist dünya devrimi sorununun bir parçası olarak ele alınması gerekir. Biz, her ulusal sorunu destekleyemeyiz; biz, ancak proletaryanın çıkarlarına yarar sağlayan, emperyalizmi zayıflatan ulusal hareketleri destekleriz. Kürt ulusal sorununa da bu açıdan bakıyoruz. Kürdistan’ın özgül durumu, yani dört parçasının dört ayrı sömürgeye bölünmüş olması, devrimci mücadelenin gelişim eğilimine ve devrim yoluna etkide bulunmaktadır… Bu soruna Marksizm-Leninizm açısından yaklaşılmadığı takdirde, revizyonist-burjuva gericiliğinin çeşitli tonlarına hizmet edilmiş olacaktır ki, bunun siyasi sonuçları burjuvazinin yararına, proletaryanın zararına olacaktır.
Biz, her bir parçası Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bir sömürgesi durumunda olan Kürdistan’ın, Türkiye, İran, Irak ve Suriye devrimlerinin kilidi olabilecek bir öneme sahip olduğu düşüncesindeyiz. Bu yaklaşım, sınıfsal bakış açısını gözden kaçırdığımız, iç olguları değil, dış olguları temel aldığımız, proletaryanın önderliğini değil, Kürt köylülüğünün önderliğini öne çıkarttığımız biçimde yorumlanabilir. Soruna böyle bir anlayış ile yaklaşmak dar ulusalcı bir anlayış olacaktır. Tek tek ülkeler devrim görevlerini yürütürken, ulusal mücadele ile sınıfsal mücadeleyi birleştirmelidirler; kimi zaman sınıfsal mücadelenin ulusal mücadele biçimine bürüneceğini bilmelidirler. Ulusal ve toplumsal çelişmeler öyle bir gelişme hattı izleyebilir ki, Türkiye-Kürdistan devriminin çözümü, Kürt ulusal sorununun çözümünü ön plana çıkartabilir. Böyle bir durumda bütün güçlerimizle bu noktaya yoğunlaşabiliriz. Doğaldır ki, yine sınıf açısından hareket etmediğimiz, Kürt ulusalcılığına ödünler verdiğimiz, ilkesiz uzlaşmalara girdiğimiz yollu eleştiriler alacağız. Her dönemde oportünizmin ve revizyonizmin küçümseyen tavırları ile kuşatıldığımız için, yeni durumlarda da değişik bir tutum içine giremeyeceğiz. Öyle bir durum söz konusu olabilir ki, Türkiye-Kürdistan’ı silahlı devrimin odak noktası haline gelebilir ve biz bu noktada silahlı devrimin gerektirdiği bütün adımları atarız. Ama bu, sınıf mücadelesinin, devrim mücadelesinin diğer bölgelerde tatili anlamına mı gelir? Asla! Biz, iki ayrı devrim perspektifini birleştirmiyoruz; biz, nesnel koşulların zorunlu kıldığı, Türkiye-Kürdistan devrimi perspektifini savunuyoruz ve devrimimizin doğusu (Kürdistan), batısı (Türkiye) diye bir ayrımı yoktur. Hedefimiz, Kürdistan’ın merkezini oluşturacağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kapsamına alan Ön Asya Sosyalist Halk Cumhuriyetleri Birliği’dir. Bu noktaya, çeşitli devrim aşamalarından, tek tek ülkelerin devrimlerinin gelişmeleri sonucu varılacaktır.
Hemen sorulacaktır: Neden merkezinde “Arabistan”, ya da “İran” değil de, Kürdistan’ın bulunduğu Ön Asya Sosyalist Halk Cumhuriyetleri Birliği? Kıl kadar coğrafi bilgisi olan herkes, Kürdistan’ın saydığımız ülkelerin merkezinde olduğunu bilir. Eğer Kürdistan’ın yerinde “Arabistan” olsaydı, her halde o zaman, merkezinde Arabistan bulunan diyecektik… Bu konuları ilerde açacağız; bu konuların açılması, dar açılar içinde, daralmış ufuklar içine sıkıştırılmış beyinlerin de sarsılmasına yol açacaktır.
Devrimimizin itici güçleri ve ittifakları:
Genel anlamda emperyalizmle, işbirlikçi kapitalizmle, feodal artıklarla çelişmeleri uzlaşmaz nitelikte olan bütün toplumsal güçler, devrimin itici güçleri kapsamına girer. Bu anlamda çeşitli milliyetlerden proletarya, köylülük, şehir küçük burjuvazisi, ulusal burjuvazinin bir kesimi, devrimimizin itici güçleridirler.
Ancak devrimin temel itici güçlerini, çeşitli milliyetlerden proletarya, şehir ve kır yarı proleterleri, şehir küçük burjuvazisinin en ezilen, en yoksul kesimleri oluştururlar. Bu nedenle proletarya, yoksul köylülük, şehir küçük burjuvazisinin en yoksul kesimleri ile ittifak oluşturmalıdır. Bu ittifak devrimimizin temel itici gücünü ve esas toplumsal temelini oluşturur. Ancak bu temel üzerinde, orta köylülükle, küçük burjuvazinin diğer kesimleri ile zengin köylülük ve ulusal burjuvazinin bir kanadı ile ittifak olanakları araştırılabilinir ve böyle bir ittifak oluşturulabilinir.
Devrim, nasıl ki emperyalistler arasındaki çelişmelerden yararlanmak zorundadır, aynı zamanda egemen sınıflar arasındaki çelişmelerden de yararlanmalıdır…
Mücadele Biçimi ve örgütlenme üzerine:
Türkiye-Kürdistan devrimi silahlı devrim olacaktır. Örgütlenme bu amaca uygun olmalıdır. Kürt halkının ayrı örgütlenme hakkı vardır; fakat biz, Türk-Kürt ve ezilen diğer milliyetlerden proletaryanın ortak örgütlenmesini, devrimin sağlığı ve başarısı açısından zorunlu görüyoruz. Ancak böyle bir örgütlenme, sınıf temeli üzerine oturtulmuş bir örgütlenme proletaryanın çıkarlarına uygundur. Milliyet esasına göre örgütlenmeyi savunmak burjuva örgütlenme anlayışıdır. Başlangıçta ayrı örgütlenmeler de olsa —ki öyledir— son çözümlemede, hayat birlikte örgütlenmeyi dayatacaktır. Kürt proletaryasının ayrı örgütlenme isteğinin bir yanı Kürt ulusalcılığının ürünü ise, öbür yanı da Türk solunun yarattığı güvensizliğin, şoven tutumunun ürünüdür.
Örgütlenme esas itibariyle profesyonel devrimcilerden oluşmalı ve gizlilik temellerine dayanmalıdır. Bu temelde, en küçük legal olanaklardan, en geniş legal olanaklara varıncaya, bütün olanaklardan yararlanmalıdır. Legal çalışması olmayanın illegal çalışması verimsizdir. İllegal temelleri olmayanların da legal çalışmaları kuma yazı yazmaktır.
Devrimin zaferi, kitlelerin içinde yapılacak köklü çalışmaların ürünü olmalıdır. Üretim birimleri içinde çalışma esas olmalıdır. Örgütlenme ve siyasi çalışmanın toplumsal odağı, sanayi proletaryası olmalı ve bu temel üzerinde milliyet ayrımı gözetmeksizin proletaryanın en geniş kesimleri, topraksız ve yoksul köylülük, şehir küçük burjuvazisinin en yoksul kesimleri, örgütlenme ve siyasi çalışmalarımızın hedefi olmalıdır. Aydınların kazanılması özel bir öneme sahiptir. Aydınları küçümseyen anlayış devrimci anlayış olamaz. Bu çalışmalar, tek tek kişilerle yürütülecek ilişkiler biçiminde olabileceği gibi, esas olarak onların demokratik-ekonomik ve siyasi kitle örgütleri içinde çalışarak sürdürülmelidir. En gerici derneklerden en önemsiz gibi görünen derneklere varıncaya, gücümüz ve olanaklarımız ölçüsünde çalışma yapmalıyız. Bütün çalışmalar, Marksist-Leninist ideoloji ve siyaset tarafından biçimlendirilmelidir. Somut, acil istek ve gerekliliklerden yola çıkarak, ekonomik, demokratik mücadele, siyasi mücadeleye tabi kılınmalıdır. Biz, kitlelerin kendi deneyimleri ile öğrenebileceği Marksist ilkelerden yola çıkarak, kitleleri eğitecek bir mücadele hattı izlemeliyiz. Bütün siyasi çalışmalarımız ve siyasi eğitimimiz, silahlı devrim bilincinin yaratılmasına hizmet etmelidir.
Siyasi mücadeleyi, silahlı mücadele ile kırlardaki mücadeleyi şehirlerdeki mücadele ile birleştirmeliyiz. Silahlı devrim, halk savaşının ülke somutuna en uygun biçimi olan, genel silahlı ayaklanma ile halk savaşı ilkelerinin ülke somutuna yaratıcı biçimde uygulanması temeli üzerinde yükselecektir. Halk savaşı ile genel silahlı ayaklanmanın birleştirilmesi demek, çeşitli milliyetlerden proletarya ile çeşitli milliyetlerden köylülüğün (esas olarak topraksız ve yoksul köylülüğün) mücadelesinin birleştirilmesi, kırlardaki mücadele ile şehirlerdeki mücadelenin birleştirilmesi demektir. Kır ve şehir küçük burjuvazisisinin rolü, böylesi bir savaşta çok büyük bir rol oynayacaktır.
Parti - Halk Ordusu - Birleşik Devrimci Halk Cephesi, örgütlenmenin, birbirine bağlı, birbirini etkileyen ve koşullandıran üç biçimidir.
Her zaman ideolojik-siyasi mücadele birliği, yani teorik-pratik mücadele birliği esas alınmalıdır. İdeolojik mücadelenin başarılı olup olmadığı, kitlelerin siyasileşerek maddi bir güç haline gelip gelmemesinde, ekonomik, demokratik ve siyasi eylemlerin doğru cevaplar haline gelip gelmemesinde kendini gösterir. Kendiliğinden mücadele ne denli örgütleniyor, merkezileşiyorsa, revizyonist, reformist, oportünist ve her türden faşist gerici örgütlerin kitle üzerindeki etkileri nicel ve nitel olarak zayıflıyorsa, Marksist-Leninist ideoloji ve siyaset, o denli başarı gösteriyor demektir.
Ekim Devrimi, esas olarak kendi güçlerine dayandı. Çin Devrimi esas olarak kendi güçlerine dayandı. Vietnam ve Kore devrimleri, esas olarak kendi güçlerine dayanmakla birlikte, çok güçlü maddi ve manevi dış destek buldu. Oysa biz, içinde bulunduğumuz dünya koşullarında, dıştan maddi bir destek bulma olanağından yoksunuz. Ancak güçlü bir manevi destek göreceğimiz kesindir. Bu nedenlerdir ki, daha şimdiden kendi güçlerimizi yaratmak, pekiştirmek zorundayız. Biz, kendi öz güçlerimize dayanarak, düşmandan edineceğimiz maddi güçlere dayanarak devrimi başaracağız, yani onların silahına, parasına, taşınabilir her türden olanaklarına el koyarak…
Burjuvaziden öğrenme, çalışmalarımızın dikkate alması gereken önemli bir noktasıdır. Biz, burjuva toplumundan, burjuva ordusundan, burjuva okullarından, tekniğinden, biliminden vs. devrime yararlı olabilecek ne varsa, olanaklarımız ölçüsünde öğrenmeliyiz ki, devrim sırasında ve sonrasında, burjuva aydınlarına, teknisyenlerine ve çeşitli dallardaki uzmanlarına o denli az ihtiyacımız olsun. Burjuva aydınlarına zorunlu olmak bir çeşit bağımlılıktır. Biz, hem kızıl hem de usta olmalıyız. Leninist çalışma biçimi bunu gerektirir. Hem siyasi yeterlilik hem de pratik yeterlilik kazanılmalıdır. Siyasi sorunları bilmek, fakat en basit sorunlarda pratik yetersizlik göstermek, sonuç olarak yenilgiyi getirir.
Sonuç olarak: Devrim örgütlenmesi, devrimin itici ve temel güçlerini, Marksist-Leninist ideoloji ve siyasete dayanarak örgütleme görevini başaramazsa, devrimci durumları devrime dönüştürmeyi de başaramaz. Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, sömürücü sınıfların egemen olduğu bütün ülkelerde devrimin nesnel koşulları vardır, diyoruz. Hiç beklenmedik zamanlarda bile devrimci krizler patlak verebilir. Sorun, nesnel koşulların birikimlerini örgütlü müdahale ile devrim enerjisine dönüştürmektedir. Sosyalizm ile işçi sınıfı hareketinin birleştirilmesi görevi henüz yerine getirilmemiştir. Kağıt üstündeki doğrular toplumsal-siyasal hayatımızda can bulamamıştır. Siyasi bir hareketin programı ya da mücadele platformu, görüşlerin bilinmesi açısından önemlidir; fakat asıl önemli olan, neyin söylendiği değil, neyin yapıldığıdır. Kitleleri kağıt üzerindeki doğrular değil, pratik çalışmalarımız, kitle çizgimizin içeriği ilgilendirmektedir.
Mücadele platformumuz, birçok konuyu kapsamına almadığı için eksiklikler taşımaktadır. Kuşkusuz, sınırlı yazı olanakları içinde, mücadelenin tümü hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi sergileyemeyiz. Mücadele süreci içerisinde, olanaklarımız ölçüsünde, burada temel taşlarını koyduğumuz görüşlerimizi daha ayrıntılı, daha derinlemesine açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.
(*1) Türk burjuvazisinin devlet iktidarını elinde tutmasının esas toplumsal ittifakı toprak ağaları iledir. Öte yanda, Kürt ulusal hainlerinin desteği de, sınıfsal olarak irdelendiği zaman, işbirlikçi Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları olarak kendini gösterir. [geri dön]
(*2) Baş düşman ile başlıca düşmanlar arasında, özgül koşullar nedeniyle farklılıklar vardır; fakat baş düşmana karşı mücadelede başlıca düşmanlardan biri ya da ikisi ile ittifak yapılamaz. İttifakı bırakalım, baş düşmana karışı mücadele süreci içerisinde, bunların bir tanesinin bile unutulması devrimin gelişim doğrultusuna zarar verir… Öte yanda, Türkiye-Kürdistan’ı açısından, başlıca düşmanlar tesbitimiz yetersiz görülebilir. Örneğin Kürt ulusal hainlerinin, jenoist uygulamalarına bilinçli olarak katılanların da vurgulanması istenebilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunlar da başlıca düşmanlar arasındadır ve özel olarak vurgulanmaları, ancak özel durumlarda söz konusu edilmeleri gerekir. [geri dön]
