İDEOLOJİK-KÜLTÜREL CEPHEDE SINIF MÜCADELESİNİ DERİNLEŞTİRELİM
Bir günü bitirip geceye ulaştığımızda, başımızı yastığa koyarken, kendimizle bir hesaplaşma yapalım. Yaşadığımız bir gün siyasal anlamda bize neler kazandırdı, nelerimizi aldı? Çevremizdeki insanlarla gelişmeye açık ilişkiler kurabildik mi? Yarına kalacak neler yaptık? Bir gün nasıl geçti? Düşünsel, siyasal, insani ilişkiler açısından yeni bir şey ürettik mi? Daha önce ürettiğimiz şeyler varsa, onları geliştirdik mi? Yaptıklarımız, düşündüklerimiz, güncel ilişkilerimiz, toplumsal hayat içindeki yerimizi de gözönünde tutarak, anti faşist, anti emperyalist mücadele ve kazanımlar açısından ne önem taşıyor? Çevremizdekilere, yerli olsun, yabancı olsun, ülkemizde yaşanan acıları, baskıları anlatabildik mi? Faşizmin yüzünü örtmeye yarayan çeşitli maskelerin düşürülmesi doğrultusunda adımlar atabildik mi? Genel olarak egemen görünen Avrupalı kayıtsızlığında küçük de olsa bir etki yaratabildik mi? Türkiye-Kürdistan’lı devrimci demokratlar arasında günden güne belirginleşen olumsuzlukların giderilmesi, yenilmesi konusunda nasıl bir çaba gösterdik? Öte yandan, sadece güncel gereklilikler, ekonomik zorluklar, yaşama zorluklarının giderilmesi adına bile olsa, bir gelişme sağlayabildik mi? Yani iş ilişkileri, yaşam koşullarının düzeltilmesi, çevremizi genişletme gibi konularda kazanımlarımız oldu mu?
Hepimiz biliyoruz ki, insanlığın yazılı tarihi, sınıflararası mücadelenin tarihidir ve yaşadığımız her gün, her an bu mücadelenin bir parçasıdır. İster bilincinde olalım, ister olmayalım, yaptığımız her iş sonuçları açısından, çarpışan taraftarlardan birisinin hanesine “eksi” ya da “artı” biçiminde yazılır. Güncel ilişkilerimiz, siyasal ve toplumsal çabalarımız, devrim ve demokrasi mücadelesine olumlu bir birikim sağlamamışsa o gün kendi adımıza “eksi”, gericilik adına “artı” sayılmalıdır. Bu anlamda, bir günün ve günlerin değerlendirmesini yaptığımızda nasıl bir tablo ile karşılaşıyoruz? Tabloyu nesnel gerçekliği ile değerlendirmek, doğru bir siyasal bilinci gerektirir. Kişilerin, grupların, partilerin, kendilerine ve eylemlerine biçtikleri öznel değer ile hayatın ve Marksist ölçülerin onlara verdiği nesnel gerçek değer arasındaki uyum ya da uyumsuzluk, bizim için tek değer ölçüsüdür.
Kendimize soralım: Biz kimiz, neyiz, sınıflararası mücadelede siyasal, ideolojik, kültürel anlamda neyi, hangi değerleri temsil ediyoruz? Kendimize biçtiğimiz öznel değer ve konum ile hayatın tanıdığı değerlerimiz ve konumumuz arasındaki uyum ve uyumsuzluk nedir?
Tek başına bir gün ve tek başına bir gün içerisine sığan ilişkiler, güncel eylemler, bitirilmemiş çalışmalar, çoğu zaman belirleyici sonuçlar vermezler. Nicel değişim ve birikimlerin farkedimez düzeyde bir gelişim gösterdikleri bilinen bir gerçektir. Bir çok dönüşüm, uzun birikimlerin sonucu gözle görülür hale gelmiştir. Yıllarca üzerinde çalışılan ve fakat henüz bitirilmemiş bir çok eser, maddi bir güce dönüşecek içeriğe sahip olmamalarına karşın sadece bitirilmiş, hayata katılamamış olmalarından ötürü devrimci dönüşüme katılamazlar. Buna benzer birçok örnek sayabiliriz. Ancak yine de, tek başına bir günün ya da birkaç günün içeriğinin değerlendirilmesi, kan tahlili için alınan birkaç damla kanın gördüğü işlevi görebilir ve bir fikir edinmemize yarayabilir. Burada sorun, günün nasıl, hangi yöntemlerle ve ne için değerlendirildiği ve sonuç olarak kimlere hizmet edildiği sorunudur.
Bizler, dünyayı, fiziki, toplumsal, siyasal vb. birçok yönleriyle tanımak isterken, güncel olayları izlerken, hayatın yasalarını kavramaya çalışırken, amacımızın, dünyayı emekçiler yararına değiştirmek olduğunu söyleriz. Devrimin ve devrimcilerin görevi budur. Değiştirme ve dönüştürme işlemi, değiştirmek istediğimiz nesneyi bütün yönleriyle, iç bağlantılarıyla, temel yasalarıyla tanımamızı emreder. Bilimsel sosyalizmin kurucuları, Marx ve Engels, dönemlerinin toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel, bilimsel ve teknolojik olaylara ve gelişmelerine olağanüstü bir ilgi ile bakıyorlardı. Her yeni bulgu, her bilimsel gelişme, onların bilimsel çalışmalarına yeni ufuklar katıyordu. Onlar ve onların öğrencileri, bütün eylemlerinde, derin bir kültürün, bilimsel uyanıklığın yansımalarını gösteriyorlardı. Fizik, kimya, biyoloji alanındaki her yeni gelişme onları heyecanlandırıyordu ve bu gelişmeler onların eserlerine yansıyordu. Olağanüstü bir çalışma azmi, bitip tükenmek bilmeyen bir enerji, akıl almaz bir zaman değerlendirişi, onları hâlâ aşılmaz kılmaktadır. Bugün, kendisine devrimciyim diyen herkes, niyetleri ile pratikleri arasındaki ilişki ve çelişkilere nesnel bir gözle bakmalıdır. Bilinçli müdahale ile kendiliğindenlik arasındaki ilişki, bizim için güncel ilişkilerimizin yönlendirilişinde ne ölçüde geçerlidir? Tembellik, yılgınlık, uyuşukluk, üşengeçlik, teorik yetersizlik, zaman öldürme, oyalanma, kayıtsızlık, güncel, siyasal-toplumsal olaylardan kopukluk konularında kendimizle hesaplaşmalıyız. Kendimizi değiştirme eylemi ile dünyayı, toplumları değiştirme eylemi arasındaki kopmaz bir bağ olduğunu bilmeyenimiz var mı?
Kendimizi, yeni bir toplumun yaratılması savaşında kültürel, siyasal, bilimsel, teknolojik bilgilerle donatmalıyız. Ne iş yaparsak yapalım, çalışmalarımızın merkezine siyasal bilinçlenmeyi ve devrimci sorumluluklarımızı koymak zorundayız. Öte yanda, eğilimimiz, yeteneğimiz, hangi konuya ve işe yatkınsa, kendimizi o konuda uzmanlaştırmaya çalışmalıyız. Zamanı ve olanakları bugün iyi kullanamaz ve kendimizi yarının zor görevlerine hazırlayamazsak, yarın ülkemize döndüğümüzde ne yapacağız? Özellikle yurt dışında bulunan devrimci demokratların, yeni bir toplumu ekonomik, kültürel, teknik, bilimsel açılardan inşa etmede zor görevleri olacaktır. Sadece siyasi nutuklar atmak, teorik açıklamalarda bulunmak yeterli midir? Hem siyasal alanda, hem de çeşitli işler alanında ustalar olmalıyız. Kaldı ki, siyasal alanda önder görünen birçok kişinin, ne denli boş ve kof olduğunu geçtiğimiz acı pratik göstermiştir. Bu konuda, derme çatma, sistemsiz bilgi edinildiği artık açıklık kazanmıştır. Bilincimizi derme çatma bilgilerden yarım yamalak tespitlerden, eklektizmin etkilerinden kurtarmak için alarma geçmeliyiz. Devrim adına yola çıkıp, devrimin gerekli kıldığı bilgilerle kendimizi donatmazsak, devrimci ahlak ve eğitimin temel ilkelerini yerine getirmezsek devrimci gevezeler olmaktan öte gidemeyiz. Yarı aydın, yarı devrimci tipi, devrimin geliştiricisi değil, engelleyicisi, saptırıcısıdırlar.
Emperyalizmin ve revizyonizmin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Toplumsal, siyasal, ideolojik, ahlaki bunalımlar alabildiğine yoğunlaşmakta ve derinleşmektedir. Özellikle günlük hayatımız ve ilişkilerimiz, kendimizi ne denli korursak koruyalım bir yanıyla burjuva yozluk ve gericiliğin yoğun kuşatması altındadır. Gerek dışımızda, gerek içimizde, siyasi, ideolojik, ahlaki bozukluklarla hergün iç içe, omuz omuza, yan yana olup da, onlardan etkilenmemek mümkün müdür? Acıdır ki, birçok olumsuz etkilenmenin nicel gelişiminin farkında bile değiliz. Hele, faşizme yenilmiş bir halkın devrimci-demokrat çocukları olarak, kendi ülkemizin toprağından, kültürel köklerimizin uzağında ve sıcak mücadeleden kopuksak kendimizi gericiliğin ve burjuva yozlukların etkilerine karşı daha da zorlukla koruyabiliriz. Bunlara karşı kendimizi ve çevremizi, ancak Marksizmin değerlerine sahip çıkarak, onları savunarak koruyabilir ve geliştirebiliriz. Devrime sahip çıkmak istiyorsak, sınıf mücadelesinin devrimci ilkelerini gerek kısa vadeli, gerekse uzun vadeli ilişki ve eylemlerimizin yol göstericisi yapmalıyız. Ülkemize devrim görevleriyle dönmenin tutkusunu yaşamalıyız.
Görüyoruz ki, proletaryanın ve ezilen halkların, toplumsal, ulusal ve demokratik kurtuluş kavgaları, yalnızca ateşli silahlarla bastırılmıyor. Gericilik çok çeşitli araçlar kullanmanın ustası olmuştur. Bütün yenilgilerin ve zaferlerin derslerini sistemleştirmiştir. Ülkelerin milli özelliklerine, devrimci demokrat mücadelelerin düzeylerine göre taktikler geliştiriyorlar. Ancak bütün taktik güçlerine karşın her şeye muktedir oldukları söylenemez. İtiraf etmeliyiz ki, bizden her açıdan üstünlüklere sahiptirler. Demagoji, yalan ve zor makinaları sürekli çalışıyor. Bilimsel sosyalizme karşı kuşku yaratmak, sosyalizmin ilkelerini çarpıtmak ve sulandırmak, revizyonist, reformist görüşler yaymak, devrimci birlik ve dayanışmayı bozmak, grupçuluğu yaygınlaştırmak, umutsuzluğu, yılgınlığı, bireyciliği, anarşiyi ve satılmışlığı körüklemek için her olanağı değerlendiriyorlar. Bütün bu saldırılar karşısında, kendimize baktığımızda acıklı tablolar görürüz.
Özellikle yurtdışına çıkan tek tek kişiler, gerek kişisel, gerekse örgütsel nitelikli olumsuzluklarını da beraberlerinde getirdiler. Sorun, bu olumsuzlukları bilimsel yöntemlerle aşmaktır. Eski olumsuzluklarla yaşayıp yeni bir gelişme göstermenin olanağı yoktur. İster tek tek kişiler açısından olsun, isterse örgütlenmeler açısından olsun, kendimizle hesaplaşmak tarihi bir aciliyet olarak önümüzde duruyor. Hepimizin yeni bir kan değişimine ve yeniden doğuşa ihtiyacı vardır. Kendimizi, eylemlerimizi, eski bilincimizi ameliyat masasına yatırmalıyız. Ancak eski bilinç ve yöntemlerimizle, eski kavrayış biçimlerimizle bu işi başaramayız. Marksizm-Leninizme dönmeliyiz. Bugüne kadar, geveleyerek içini boşattığımız, anlamsızlaştırdığımız devrimci ilkelere, devrimci özlerine uygun biçimlerini vermeliyiz.
Ustalar bize, devrimi zorunlu kılan koşulların, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişmeden kaynaklandığını öğrettiler. Devrimcilerin yeri, doğaldır ki, üretici güçler kanadıdır. Üretici güçlerin temel unsuru insandır ve çağımızda sınıfsal siyasal kimliğini en açık biçimiyle proletaryada ve emekçi kitlelerde bulur. Biz devrimcilere düşen görev, sosyalizm bilmini, işçi sınıfına taşımak, özellikle de sanayi proletaryası içinde örgütlenerek onu devrime hazırlamaktı. Ayrı ayrı kanallarda yürüyen sosyalizm ile işçi sınıfı hareketini birleştirmekti. Bu işi başaramadık. İşçi sınıfına gidemedik. Devrimci gelişmeyi yaratacak toprakta devrimci fikir ve ilişki üretimini gerçekleştiremedik. Üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişmenin, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmenin dışına düştük. Siyasal, kültürel, ideolojik, askeri eylemlerimiz, kısmi başarıların dışında, esas olarak gelişmeyi belirleyecek bir niteliğe dönüşemedi. Şimdiyse, kavganın daha da dışına düştük, daha da uzağına düştük. Durumumuz, eskiye oranla daha da zordur. Son on yıldır yetiştirdiği en ileri kadrolar çarpışmalarda, işkencelerde, idam sehpaları ve cezaevlerinde telef oldu. Çok az bir kısmı da, yurt dışına çıkabildiler. Onların bir kısmı da kendilerini yurt dışında yitirdiler. Demokratik hak ve özgürlüklerin, kısmi anlamda bile varolduğu dönemlerde, ilişkilerin daha da kolaylıkla kurulabileceği, devrimci dalganın yükseldiği dönemlerde biz işçi sınıfına ve emekçi kitlelere gitmeyi başaramamışken, bu işi faşizmin baskı ve zor koşullarında, yoğun illegalite koşullarında nasıl başaracağız? Eski bilinçle, eski anlayış ve yöntemlerle, eski örgütlenme ve çalışma biçimleriyle bu işi başarabilir miyiz? Doğaldır ki cevap “hayır” olacaktır. Peki, yenileşmeyi nasıl başaracağız?
Feodal, burjuva, küçük burjuva anlayış ve davranış biçimlerinden, derme çatmalıktan, eski örgütlenme anlayış ve çalışma biçimlerinden bir çırpıda vazgeçilemiyeceği doğrudur. Onlarca yılda oluşmuş şeyleri kısa bir dönemde yenmek zordur. Bilinçli örgütsel değişim, tek başına istek ve iradeye bağlı değildir. İstek, niyet, sadece bir adım olarak önemlidir ve nesnel koşullar uygunsa iradenin rolü belirleyici olur. Değişimi zorunlu kılacak maddi ilişkiler ve gerekliliklerin itmesi ile siyasal bilinçli müdahale birleşmelidir. Öte yanda, yenileşmenin önündeki engelleri de doğru saptamak gereklidir.
Var olan örgütlenmelerin önder kadroları, esas itibariyle, devrimin karşı karşıya olduğu sorunları çözmede, tek tek ele alındıklarında yetersizdirler. Marksizm-Leninizm, özü itibariyle kavranmamıştır ve bu nedenle, ulusal ve uluslararası plandaki sorunların devrimci çözümünü bunların gerçekleştirmesi beklenemez. Gerek geçmişte, gerekse şimdi yaşadığımız pratik bunun bir göstergesidir.
On yılı aşkın bir zamanı içeren son dönemdeki ideolojik-örgütsel-siyasal çalışmalar, kitle ilişkileri, devrimci, demokrat, yurtsever saflarda bulunan yüzbinlerin siyasal bilinçlerini, kişiliklerini, ruhsal yapılarını deforme etmiştir, zedelemiştir. Bu bir gerçektir ve devrim saflarında bulunan yüzbinler, devrimci gelişmenin yeni bir aşamaya, yeni bir kimlik kazanmasına geçişte zorlaştırıcı bir etkendir. Yüzbinlerin yeniden tedaviye ve yeniden eğitilmeye ihtiyaçları vardır. Bir kısım örgütlerin önder kadroları, ileri kadroları, yönlendiricileri arasında ilkesel anlamda siyasal değerlendirme farklılıkları olduğu bilinen bir gerçektir. Birçok önder, hayatın dayattığı doğruların, iflas eden teorilerin farkına varmaktadır ve bir kısmı da varmıştır. Yeni bir arayış içindedirler. Ancak vardıkları gelişme noktasını, siyasi içeriğiyle taraftarlarına anatmakta bocalamaktadırlar. Örgütlerinin bölünmesinden korkmaktadırlar. Bir kısım önderler de, artık içinde bulunduğumuz gelişme aşamasının ihtiyaçlarına cevap vermeyen, siyasal, örgütsel şemalara, teorik tespitlere, bilinçli ya da bilinçsizce sahip çıkarken başka hesaplar yapmaktadırlar. Eski teorik tespit ve saptamalar çevresinde örgütlenmiş, fakat siyasi bilinç düzeyleri geri binlerce iyi niyetli devrim sempatizanı, onların yarattığı maddi güç, gelişmenin değil, duraklamanın, yenileşmenin değil, bağnazlığın yararına, gelişmenin ve yenilenmenin zararına kulanılmaktadırlar. Binlerce devrimci, demokrat, yurtsever halk evladının uğruna öldüğü, binlercesinin cezaevlerinde işkencehanelerde en acılı koşulları göze aldığı siyasi tespit ve tezler, örgütsel ilkeler kolaylıkla mahkum edilebilir mi? Hayatın ve nesnel gerçekliğin türlü nedenlerle artık mahkum ettiği, yanlışlığı kanıtlanmış anlayışları, sözde ikeleri hâlâ korumaya çalışmak, devrimci anlayışla bağdaşır mı? Sınıf mücadelesinde, “sınıf geçmek”, düşmanı yenilgiye uğratmakla mümkündür. Burjuva gericilik karşısında geçici de olsa yenildik. Kabul etmeliyiz ki, yenilgimize neden olan, siyasal, örgütsel ve ideolojik çalışma biçimlerimizin yanlışlığıdır. Hayatın mahkum ettiğini mahkum etmek bir başarı değildir; yıllarca yanlışlığı savunmanın da bir kanıtıdır aynı zamanda. Yeni bir döneme girerken, öz eleştiri tefrikaları “dikkatli” bir dille yapılmaktadır. Suçlular aranırken, suçluyu dışarda, kendi dışımızda bulma eğilimi öylesine açıktır ki, bu anlayışa tepki duymamak mümkün değildir. Bir siyasi örgütlenmenin ciddiye alınıp alınmaması, onun hataları karşısındaki tutumuna bağlıdır. Bu anlamda biz, öz eleştiri konusunda ciddi ve geçmişi yanlışlıkları açısından yenecek bir adım atılmadığını görüyoruz.
Askeri faşist diktatörlüğün zindanlarında, mahkemelerinde, yüzbinlerce halk evladı, devrime, demokrasiye ve halka duydukları sorumlulukları nedeniyle acıların ve zorlukların en yoğununu yaşıyorlar. Birçoğu yakın bir zamanda aramızdan ayrılacaklar; tarihin bağrında layık oldukları onurlu devrimci yerlerini alacaklar. Onlar gerek cezaevinin zor koşullarını yaşarken, gerekse direnişleri sırasında ölürken, farklı ve bize ters siyasi görüşleri de taşısalar, farklı örgütlenmeler içinde de olsalar ve hatta siyasi hatalar da yapmış olsalar, bizim için temsil ettikleri tarihi niyet önemlidir. Halk adına başeğmemek, halkın onurunu ve cesaretini temsil etmek ve hangi zor koşullar altında olursa olsun direnmek. Biz onların tarihi niyetlerine sahip çıkıyoruz. Doğaldır ki, teslimiyeti, ihaneti seçenler de çıkacaktır; nitekim çıkmıştır da. Fakat asıl eğilim teslimiyet değil direnmedir. Ve hatta, direnen tek kişi bile kalsa, bu, direnişin sürdüğü, direnişin yenilmediği anlamına gelir. Kaldı ki yaşanan gerçek, teslimiyet değil direnmedir, yılgınlık değil mücadeledir. Yurt dışındakiler için de aynı şeyleri söyleyebilir miyiz?
Yurt dışında yüzbenlerle ifade edilebilecek devrimci demokrat bir potansiyelin varlığı bilinen bir gerçektir. Acıdır ki, bu potansiyel, gerektiği gibi hareket ettirilememektedir. Tek başına bu potansiyelin devrimci biçimde harekete geçirilmesi bile anti faşist mücadelede belirleyici rol oynayabilir. Ancak yüzbinler, kendi aralarında bin parçaysa, birbirlerine karşı düşmanlık duygularıyla doluysalar, faşizme karşı savaşmaktan çok birbirlerine karşı savaşıyorlarsa, devrimci teori üretmek yerine çoğunluğu dedikodu ve demagoji üretiyorlarsa, küfür etmeyi bir mücadele biçimi olarak seçmişlerse, bu soruna ciddi biçimde eğilmek bir görev olarak önümüzde duruyor demektir. Ülkemize açık alınla, onurla dönmemizin bir tek koşulu vardır: Emperyalizme, faşizme, revizyonizme ve devrime zarar veren, zaferi güçleştiren her şeye karşı yılmak bilmeksizin mücadele. Mayıs, devrime zarar veren her anlayışla ilkeli bir biçimde çarpışmayı zorunlu bir görev olarak önüne koymuştur. Varlık nedenimiz mücadele olacaktır. Bu mücadelede yalnız kalmayacağımıza inanıyoruz.
Yanılıyor muyuz?
Mayıs dergisinin 1. sayısında 1983 Haziran’ında yayınlanmıştır
