YENİ TİPTE BİR DEVRİMCİ ÖRGÜTLENMENİN ZORUNLULUĞU VE BİZİ BEKLEYEN ACİL GÖREVLER
Zor ve sancılı bir dönemden geçiyoruz. 12 Eylül faşist darbesi üçüncü yılını doldurdu. Daha kaç yılını dolduracak henüz bilemiyoruz. Yurt içinde ve dışında, bizlerden çözüm bekleyen, birbiri içine geçmiş, birbirleriyle yakinen ilgili binlerce siyasal, teorik, felsefi, örgütsel, ahlaki vb. sorunla karşı karşıyayız. Nasıl bir süreçten geçerek geldik ve sonuç olarak nasıl bir mirasa sahibiz, sorusuna doğru cevaplar bulamazsak, ne dünden kalan çözümsüzlüklere, ne de güncel toplumsal-siyasal yaşamın durmadan ürettiği yeni yeni sorunlara çare bulamayız. Geçmişe ve içinde bulunduğumuz koşullara, çevremize ve kendi yapımıza, cesaretle, yeni bir gözle bakmak zorundayız. Özellikle kendimizi, eleştirel bakışın dışında tutmamalıyız. Ve hatta, önceliği kendimize tanımalıyız. Ancak eski yöntem ve anlayışlarla hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Geçmişi doğru değerlendirmeden hangi mirası red, hangi mirası kabul edeceğimizi, sorumluluğu olan kişileri nereye koyacağımızı ve yolumuzda nasıl yürüyeceğimizi bilemeyiz; doğru bir yolda ilerlemenin temel koşulu, yalnızca doğru yolu seçmek değil, o yolda nasıl ilerleneceğini bütün kurallarıyla ve doğru yöntemiyle bilmeyi gerektirir. Biz, hedef olarak gerçekten doğru bir yolu, sosyalizm yolunu seçtik; ve bu uğurda binlerce halk evladı kahramanca hayatını feda etti. Ancak niyet olarak “sosyalizm” yolunu seçmenin, sözde “Marksizm-Leninizmin kılavuzluğu”nu kabul etmenin yeterli olmadığını, derin acılarıyla yakın geçmişimizden biliyoruz. Nasıl bir ülkede ve dünyada yaşıyoruz sorusuna, nasıl bir sosyalizm, nasıl bir demokrasi sorusuna, proletaryanın sınıf kavgasında Marksizm-Leninizm silahını nasıl kullanabiliriz sorusuna, nasıl bir örgütlenme sorusuna doğru karşılıklar bulmalıyız. Bize, bu soruların cevaplarının verildiğini söyleyecekler ve şu ya da bu partinin ya da falan örgütün yolunu gösterecekler çıkacaktır. Biz, karar ve tesbitleri hayat tarafından mahkum edilmiş, devrim teorileri iflas etmiş, geçmişin yenilgilerinde sorumluluk payı olan örgüt adreslerini aramıyoruz. Biz, geçmişin olumlu ve olumsuz derslerinden yararlanarak, Marksizm-Leninizmin ışığında, Türkiye-Kürdistan devriminin yolunu arıyoruz.
Lenin, Marx ve Engels’ten farklı bir tarihsel dönemde, emperyalizm döneminde mücadele yürüttü. Ona göre, Marksizm, tamamlanmış bir bilim değildi; dogma değil bir eylem kalavuzuydu. Marx ve Engels, bilimsel sosyalizmin ancak temel taşlarını yerleştirmişlerdi. Lenin, derin Marksist bilgi birikimi ışığında, onların yöntemini, somut tarihi ve sosyal koşulların incelenmesine uyguladı; Rus proletaryasını zafere götüren yeni teorik sonuçlara vardı. Otokrasinin baskıları altında, yeni tipte bir partinin, illegal bir partinin mücadele ilkelerini saptadı; parti, ulusal ve uluslararası her türden anti Marksist akımlara karşı savaşarak önderlik görevlerini yerine getirdi. Uzlaşmanın ve uzlaşmazlığın sınırlarını ustalıkla belirledi. Lenin iki temel şeye güvendi: Marksizmin bilimi ve devrimci proletarya. Bizim için de Lenin’in yolu izlenecek tek yoldur. Marksizm-Leninizm, tamamlanmış bir bilim değildir. Bir doğma değil, bir eylem kılavuzudur. Marx, Engels ve Lenin, bilimin temel taşlarını koymuşlardır. Onu geliştirme görevi, onlardan sonra gelen Marksist-Leninistlerin görevidir. Ancak Lenin’den sonra Marksizm-Leninizm zenginleştirilememiştir. Bazılarınca “usta” olarak gösterilen Stalin ve Mao, değerli Marksist-Leninistler olmalarına karşın, hazineye bir şeyler katmamışlar ve üstelik sonuçları bugüne taşan önemli hatalar işlemişlerdir.
Çağımız, özü bakımından emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır. Doğası ve içeriği gereği temel çelişmeler değişmemiştir. Bilimsel ve teknik dev ilerlemelere karşın, proletaryanın devrimdeki tarihsel görevi de değişmemiştir. Ancak biçimsel anlamıyla da olsa, emperyalizmdeki değişimler, kazandığı yeni deneyimler, şu an içinde bulunduğu somut durum, bilimsel temelde incelenmelidir. Proletarya, bir sınıf olarak taşıdığı temel özellikleri korumakla birlikte, üretim araçlarındaki gelişmelerin sonuçlarını çeşitli biçimlerde kişiliğinde yaşamaktadır. Öte yanda, muzaffer proleter devrimlerinin ve halk demokrasilerinin uğradığı yenilgilerin yeniden ele alınması ve kökleriyle incelenmesi devrimci mücadelenin gelişiminde tayin edici bir öneme sahiptir. Dünyamız, sosyal, siyasal, bilimsel ve teknolojik alanlarda çok önemli değişimlere uğramıştır. Hayati önemdeki değişimleri görmezsek, değişimlerin mücadelemize ne biçimde yansıdığını kavrayamazsak, “emperyalizm hızla çöküşe, sosyalizm ise zafere doğru ilerliyor” korosuna katılırız. Ya da “üç dünya”teorisinin kuyruğuna takılır, sınıf mücadelesini rafa kaldırırız. İşçi sınıfının çeşitli kapitalist ülkelerde yükselen sendikal mücadelesini, “işçi sınıf ayağa kalkıyor” diye alkışlar, Leninizm adına ekonomizmin bataklığına düşeriz. Ve en tehlikelisi, çağımızın değiştiği yutturmacısı ile proletaryanın devrimdeki yerini inkâr eder, onun yerine başka bir şeyi koyarız.
Proletaryanın, özellikle de sanayi proletaryasının devrimdeki yeri ve rolü konusundaki farklı görüşler, hâlâ Marksist-Leninistler ile her türden revizyonist ve oportünist akımlar arasındaki ayrımda mihenk taşı olma özelliğini koruyor. Yine, proletaryanın devrimci partisinin rolü konusunda, proletarya diktatörlüğü ve sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde devlet, devlet kitle ilişkileri, demokrasi ve sosyalizm sorunlarındaki farklı görüşler, renklerin ayrımında belirleyici özelliklere sahiptir. Özellikle günümüz koşullarında, proletaryanın devrimci partisinin yerine cephe anlayışını egemen kılmak isteyenler dikkatle izlenmelidir. Onlar, sözde ne derlerse desinler, asıl niyetleri, devrimci mücadeleyi, demokratik görevlerin sınırları içine hapsetmektir; proletaryayı silahsız bırakmak istemektedirler.
Bizim için 917 Ekim Devrimi’nin içeriği ve karşılaştığı zorluklar; siyasi ve ekonomik özüyle NEP dönemi; Lenin sonrası Rusya ve Stalin önderliğinde yürütülen sosyalizmin inşası; Sovyetlerde ulusal sorunun ele alınış biçimleri; Lenin sonrası Üçüncü Enternasyonal ve Stalin; İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası gelişmeler; Stalin’de parti ve parti işleyişi; Kruşçev darbesinin tarihi kökleri; AEP ve Enver Hoca’ya bakarken Stalin’in yeri; Çin Devrimi ve Mao; Çin’de sosyalizmin inşa çalışmaları ve geriye dönüşün kökleri; uluslararası yeni durum ve Ortadoğu’daki muhtemel gelişmeler; Türkiye-Kürdistan devrimimin yakın ve uzak geleceği açısından, acilen incelenmesi gereken hayati derecede önemli konulardır. Eğer bu sorunlar gereken ciddiyetle ele alınmazsa, doğru sonuçları hayata geçirilmezse, yine oradan oraya savrulmamız, kendiliğindenliğin bataklığına saplanmamız kaçınılmaz olacaktır. Eğer berrak bir görüşe ulaşamazsak, Afganistan’ın işgalini “devrim”, Afgan direnişçilerini de “demokrasi savunucuları” olarak görürüz. Stalin’i “usta” ilan ederken, O’nun yolunda yürüyen AEP ve Enver Hoca’yı revizyonist ilan ederiz. Eklektizmin buna benzer örneklerini çoğaltabiliriz. Eğer, 71 ve 80 bulanıklığını ve darbelerini yeni biçimleriyle yaşamak istemiyorsak, yeniden kendiliğindenliğin, teorik yetersizliğin ve proleter örgütsüzlüğün bataklığına düşmek istemiyorsak, gerek dünya komünist hareketinin tarihine, gerekse kendi yakın ve uzak geçmişimize ve özelikle de insan malzememize, radikal bir gözle bakmalı ve dersler çıkartmalıyız. Marksist bilgi birikiminin, diyalektik materyalist yöntemin, bu konuda belirleyici önemi biliniyor olmalıdır.
12 Eylül yengilgisinin rahatsızlık ve acıları, sosyal-siyasal hayatımızda çeşitli boyutlarda yaşanıyor. Örgütler ve gruplar içinde huzursuzluk ve yeni arayışlar alabildiğine yaygın. İdeolojik-siyasi bulanıklık, yeni görevlere ilişkin teorik perspektif yokluğu, önderlerin yetmezlikleri yeni yeni bölünmelere ortam hazırlıyor. Bu, tek başına şu ya da bu grubun sorunu, hastalığı değil, genellikle hepimizin ortak sorunudur. Bazı ayrılıkların siyasi temelleri varsa da, birçok ayrılığın nedeni açık değildir. Bize göre, çeşitli gruplardan kopmaların bazıları, gösterilen gerekçeler ve ideolojik kılıflar ne olursa olsun, özünde devrimden kaçmanın bir yoludur. Çeşitli kopmaların, sonuçları bakımından nasıl bir yozlaşma yaşadıkları, kokuştukları biliniyor. Bugün, çeşitli gruplardan kopmuş, kendilerini bağımsız devrimciler ya da çevreler olarak adlandıranların neler ürettiklerine bakmak gerekir. Bunların küçük bir azınlığı dışında, acıdır ki büyük çoğunluğunun devrimle ilişkisi kesilmiştir. Yeni örgütlenmeleri ya da kendi içlerinde yeniden örgütlenmeleri gündemine alanların, bu unsurlara karşı temkinli olmaları gerekmektedir. Çünkü bunlar iyi ayıklanmazsa, devrimci çalışmalara zarar vermeleri kaçınılmazdır.
Türkiye-Kürdistan devrimi için, yeni bir örgütlenme iddiası ile ortaya çıkanların, ulusal ve uluslararası planda tartışma konusu olan, inandırıcı gerekçeleri olmalıdır. Küçük bir azınlığın, niyetleri ne denli yüce ve doğru olursa olsun, yalnızca kendilerini yeni tipte bir örgütlenmenin ve mücadele biçiminin gerekliliğine inandırmış olmaları yetmez. Mücadele hedef ve programlarını somutlaştırdıkları bir platforma sahip olmalıdırlar. Bu platform, noktası konmuş bir davetiye değil, üzerinde tartışılacak ana eğilimleri, yeni bir örgütlenmeyi zorunlu kılan ana gerekçeleri içermelidir. Sorunumuz, devrim ve işçi sınıfı hareketinin bugüne dek yetiştirdiği en ileri unsurların yeniden iknası sorunudur. Böylesi bir ikna, oldukça derin siyasi-ideolojik mücadele sorunudur ve doğaldır ki uzun bir zamanı alacaktır.
Kimileri için yeni bir örgütlenme çabası, başarılması zor ve hatta sonu belli olmayan bir maceradır. Oradan burdan kopmuş “eski kariyeristlerle”, kimisi ortada kalmış, kimisi “devrim kaçkını” insanlarla yeni bir örgüt hevesi içinde olanlar, bulanık suda balık avlamaya kalkışanlardır. Onlar, sayısı bir düzineyi geçen proletaryanın devrimci grup ve partilerine karşı olan oportünist, revizyonist, fırsat düşkünü kişilerdir. Bunlara göre yeni bir örgütlenme gerekli olmadığı gibi zararlıdır da. Çünkü proletaryanın ondan fazla partisi vardır, onbirinciye gerek yoktur.
Bize göre ise yeni bir örgütlenmenin gerekliliğine öznel olarak kimse karar veremeyeceği gibi, kimse de yasaklayamaz, engelleyemez. Yeni bir örgütlenme, nesnel hayatın dayattığı sosyal-siyasal bir zorunluluksa, devrim saflarında bulunan onbinlerin gerçek dileğiyse, böylesi bir gerekliliğin ifadesi olarak bilince çıkıyorsa, ancak o zaman bütün engelleri aşarak kurulur ve doğru bir hat izleyebilirse gelişir. Gelişim süreci içerisinde de, artık gerekliliği kalmamış, devrimin ihtiyaçlarına cevap vermeyen, devrimci gelişmenin kamburu haline gelmiş örgütlenmeleri de, tek tek çürütür. Burjuva ve küçük burjuva partilerin, revizyonist partilerin, sağ ve “sol” oportünizmin etkisi altında kalmış emekçi kitleleri siyasi olarak uyandırır ve çoğunluğunu kazanır. Birçok örgüt, ad ve tabela olarak, hatta önemli bir taraftar kitlesiyle kendilerini koruyabilirler. Devrime karşı, uzlaşıcı ya da uzlaşmaz tavır takınabilirler. Bir kısmı silah elde devrime karşı çarpışabilir. Tarihte bunun örnekleri çoktur.
Bizce sorun, sayısı yüzü geçen eski örgütlenmeleri ve onlara can veren siyasi-teorik çizgiyi, ideolojik kavrayışı korumak, eski kimlikleriyle yaşamalarında ayak diremek değil. Bizi yakinen ilgilendiren ulusal-uluslararası sorunlara, yeni dönemin devrimci görev ve sorunlarına cevaplar verebilen ve devrime önderlik edebilecek nitelikte yeni tipte bir örgütlenmeyi yaratmaktır.
Emperyalizme, sosyal emperyalizme, faşizme, her türden revizyonizm ve oportünizme karşı zafer kazanmanın, emekçi kitleri sosyal kurtuluşa götürmenin yolu buradan geçecektir. Yine aynı zamanda, böyle bir örgüt, ancak yukarıda saydığımız düşmanlara karşı mücadele içinde, kendini varedebilir.
Baştan da belirttiğimiz gibi, devrim için yeni tipte bir örgütlenmenin zorunluluğuna inananlar, açık gerekçelerini ayrıntılı biçimiyle sunmalıdırlar. Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerini, ustaların bugüne kadar binlerce kez yinelenmiş alıntılarını bir öğrenci titizliğiyle sıralamak, parlak teorik söylevler çekmek yeterli değildir. Emperyalizme, sosyal emperyalizme, faşizme, “üç dünya”cılığa, yuvarlak anlamıyla revizyonizme karşı olmak da böylesi bir örgütlenmenin temeli olamaz. Geçmişte, revizyonizme karşı çıkanların ve silaha sarılanların, nasıl da maceracılığa ve giderek yeniden modern revizyonizmin kucağına düştüklerini gördük. Maceracılığa karşı çıkanların bir kısmının, teorik temelsizliklerinden ve sınıf yapılarından ötürü, nasıl da faşizmin yedeğine düştüklerini gördük. Modern revizyonizme karşı çıkıp da, modern revizyonizmin bir biçimi olan “üç dünya”cılığı kimlerin bayrak ettiğini biliyoruz. Uluslararası merkezlerin gözüne girmek için kimlerin birbirini yediği ve hâlâ da yemekte olduğu herhalde biliniyor. Geçmişi çeşitli yönlerden ele alıp eleştiri geliştirenlerin çok farklı düşündükleri, gerek kaynak gerekse de sonuç bakımından bir gerçek değil midir? Geçmişin toptan inkarında ve karalanmasında birleşenlerle devrim yolunda ilerlemek mümkün müdür? Geçmiş ve geçmişteki sorumlulukların paylaşımı hepimizi ilgilendiren bir sorun değil midir? İşe buradan başlamak gerekiyor.
Sorunun özü, siyasi-ideolojik kavrayışta aranmalıdır; çünkü, örgütlenme anlayışlarına, kitle ilişkilerine, güncel problemlerin çözümüne can veren kaynak buradadır. Felsefi idealizmle, burjuva, küçük burjuva anlayışlarla aralarına kesin çizgi çekememiş olanlar materyalizmi nasıl savunabilirler ve proletaryanın sınıf çıkarlarını nereye kadar temsil edebilirler? Bu nedenle, örgüt adlarının başına ve sonuna eklenen “devrimci”, “Marksist-Leninist”, “Komünist” tanımlamaları bizi pek ilgilendirmiyor; bizi eylemlerin içeriği ilgilendiriyor. Eğer, sağlıklı bir adım atmak istiyorsak, TKP (Türkiye Komünist Partisi)’nin oluşumundan başlayarak, sosyal, siyasal, ekonomik, demokratik, felsefi, örgütsel ve ulusal sorun konularında, bugüne dek çeşitli grup ve örgütlerce izlenen siyasal-ideolojik-örgütsel çizgi ile bizim düşündüğümüz teorik-pratik mücadele biçim ve yolları arasındaki ayrımlar, görüşlerimiz ve temel önerilerimiz somutlaştırılarak ortaya konmalıdır. Sorun, doğru mücadele biçiminin pratikte gösterilmesidir. Sorun, doğru diye ortaya atılan “devrimci teori”nin, pratikte kanıtlanmasıdır. Yoksa niyetimiz ne kadar yüce olursa olsun, yaptığımız entellektüel gevezelik yapmaktan, felsefi söylevler vermekten öteye gidemez. Bunun için, bugüne kadar çeşitli biçimlerde varlıklarını sürdüren belli başlı ana örgütlenmeler uluslararası kökleriyle, siyasal-ideolojik özleri ve örgütsel işleyişleriyle, dayandıkları insan malzemeleri ve kadro anlayışlarıyla, kendi belgelerine dayanarak ele alınmalı ve irdelenmelidir. Modern revizyonizmin genel yapısı ve tarihi kökleri incelenmeden TKP ve benzerleri, ÇKP ve AEP incelenmeden de, tezlerini bu temellere dayandıran örgütler açıklanamaz. Öte yanda, Mustafa Suphi’den, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli’ye kadar, Aybar-Aren-Boran’dan, bunlara ve genel olarak sağ oportünizme tepki temelinde ortaya çıkan Mahir Çayan ve Kaypakkaya’ya kadar bütün teorisyenler ve bunların teorilerine dayanarak can bulan örgütlenmeler incelenmeye alınmalıdır. Neden ayrı bir örgütlenmede ısrar ediyoruz sorusu, geçmişin irdelenmesi ile yakinen ilgilidir. Bizi onlardan ayıracak özellikler neler olacaktır? Geçmişin bize ulaşan, ulusal-uluslararası olumlu mirası, kavrayabilirsek, özümleyebilirsek, hiç kimsenin özel malı değildir. O, devrimin malıdır. Bu anlamda, tavrımız Lenin’in tavrı olmalıdır. Lenin, Kautsky’i mahkum ettiği zaman onun on yıllık Marksist geçmişine ve bu süreç içerisinde ürettiklerine sahip çıktı. Plehanov’a en sert eleştirileri yöneltirken, onun Rusya’da Marksizmin yayılmasındaki payını inkâr etmedi. Gorki’yi en ağır dille suçladığı zaman bile, O’nun proletaryaya yaptığı hizmetleri önemle korudu ve övdü. Toptan red ve inkâr Marksistlerin tavrı değildir. Yanlışlıkların siyasal-ideolojik özleri açıklığa kavuşturulmadan devrimci bir gelişme sağlamak mümkün değildir; yine geçmişin olumlu miraslarını reddedip, her şeyi kendimizle başlatma anlayışı da Marksist bir anlayış değildir. Dar pratik anlayışa bağlı kalınırsa, siyasi-ideolojik berraklık kazanılmazsa, doğru teorik önderlik sağlanamazsa, geçmişin hata ve yanlışlıkları benzer biçimleriyle bu kez tarafımızdan tekrarlanacaktır. Sorunumuz kişileri karalamak, örgütleri kötülemek ve bu arada kendimize bir yer açmak değildir. Tam tersine, her şeyi, nesnel gerçekliği içinde, doğru yerine koymaya çalışmak olacaktır. Sorunumuz, her türden emperyalizme, revizyonizme, faşizme ve gericiliğin her biçimine karşı, gücümüz oranında somut mücadele görevlerinden kopmadan, devrim saflarında, işçi sınıfı hareketinin bağrında varlıklarını sürdüren devrim düşmanı ve devrim zararlısı akımları açığa çıkartmak ve mahkum etmektir. Sağlıklı büyümenin koşulu budur. Bilimsel sosyalizm ile işçi sınıfı hareketini birleştirebilmenin tek yolu da budur.
Somut mücadele görevlerinden kopmamak derken, burjuvazi ile proletarya arasındaki, faşist diktatörlük ile geniş halk kitleleri arasındaki mücadeleden, Kürt ulusunun ulusal ve demokratik hakları için verdiği mücadeleden, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında güncel hayatın dayattığı devrimci görevlerden söz ediyoruz. Yolumuz Lenin’in yoludur, diyorsak, Lenin’in kavrayışından, mücadele anlayışından yola çıkarak, günümüz koşullarında devrimin çeşitli sorunlarına ve hastalıklarına doğru çözümler bulmalıyız. Marksizm-Leninizmin doğru reçetesi hiçbir kitapta yoktur. Ayrıca, doğru diye öne sürülen hiçbir ithal malı reçete de sürekli değişim ve hareket içinde seyreden, kendine özgü bir yapısı olan sosyal-siyasal hayatımızın ihtiyaçlarına cevap veremez.
SBKP, ÇKP, AEP, ya da Latin Amerika’lı odakların izleyicilerinin vardıkları noktalar ortadadır. Taktik adına, bölge devletlerinin dümen suyunda yürüyenlerin gidişlerini ibretle izliyoruz. Bizler, kendi sorunlarımızı, kendi ayaklarımız üzerine basarak çözmek zorundayız. Çeşitli ülkelerin devrimci deneylerinden köklü dersler çıkartmakla, onları taklit etmek iki ayrı şeydir. Gerçek enternasyonalist dayanışma ile hegemonyacı hesaplara bel bağlamak iki ayrı şeydir. Daha şimdiden halkımızın köleliğine ve ülkemizin bağımlılığına müşteri arayanlar ve stratejilerini bu temel üzerinde kurmaya çalışanlar bilmelidir ki, evdeki hesap hiçbir zaman çarşıya uymayacaktır.
Hepimizin her fırsatta yerli yersiz kullandığı, “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” sözü, bugüne kadar, teorik yetmezliklerimizi, eksiklik ve hatalarımızı gizlemenin, kendiliğindenliğin peşinden sürüklendiğimizi gizlemenin bir örtüsü olarak kullanıldı. Aynı zamanda her grup, kendilerine temel aldıkları siyasi teorileri en devrimci teori, devrimin yolunu gösteren tek yol olarak sunmak için, yine bu sözün arkasına sağındılar. Maceracılığı formülleştiren teorilerden, modern revizyonizmden can bulan çeşitli sağ “sol” oportünist teorilere kadar hepsi, kitlelerin önüne bu sözle birlikte ve Lenin adıyla sunuldu. Oysa, yaşadığımız acı gerçekler göstermiştir ki; Türkiye-Kürdistan devrimci hareketi, hayatının hiçbir döneminde, gerçekten devrimci bir teorinin yol göstericiliğine ve devrimci bir önderliğe sahip olmamıştır. İşte bunun acı sonucudur ki, burjuva feodal gericilik karşısında, faşist gelişmeler karşısında sürekli yenilgilere uğradık. Karşılaştığımız ulusal ve uluslararası sorunlara cevap vermek için yurt dışı mihrakların ağızlarına baktık. Kitlelerin gelişen isteklerine cevap veremedik. Kimi zaman, hazır olmadığımız zamanlarda bile kavgayı göze aldık. Kimi zaman askeri darbe peşinde koşanların aleti durumuna düştük. Devrimci birikimlerin çarçur edilmesine yol açan eylemlere ağırlık verdik. Özellikle son on yıl içinde, devrime inanan, yiğit, fedakar anti faşist mücadele adına, kendiliğindenliğin bulanıklığı içinde telef oldu. Kimisi öldürüldü, kimisi zindanlara tıkıldı, kimileri de hâlâ çıkmaz teorilerin kıskacında boğulmaktadır. Devrim için ölmeye hazır binlerce evlat yetiştiren bir halk, devrimci bir teorinin ışığına sahip olsaydı, bu teoriyi hayata geçirebilecek bir önderliğe sahip olsaydı, Evren üçüncü yılını doldurabilir miydi? Ya da Evren başımızın belası olur muydu?
Türkiye-Kürdistan devriminin yolu, sadece ülkemizin özgül koşulları içinde aranmamalıdır; biliyoruz ki devrimci teori “bütün ülkelerin işçi hareketinin genel biçimi ile ele alınan deneyimdir.” Türkiye-Kürdistan devriminin yolunu aydınlatacak teori de, dünya devrimci hareketlerinin deneyim ve dersleri ışığında, kendi devrimci geçmişimizin ve somut sosyal-ekonomik koşullarımızın incelenmesinden çıkacaktır. Ancak emperyalizmin, sosyal emperyalizmin iç dış ilişkileri, dünya genelindeki ilişki ve çelişkileri, dünyayı yeniden paylaşma hesapları, özellikle de Ortadoğu üzerindeki emelleri ve bölge devletlerinin niteliği hesaba katılmadan sağlıklı bir teorik perspektif oluşamaz. Marx’ın felsefi materyalizmi ve sınıf mücadelesi doktrini, çalışmalarımızın yol göstericisi olacaktır.
Mayıs dergisinin ikinci sayısında 1983 Ekim’inde yayınlanmıştır.
