ACILARDAN, YENİLGİLERDEN DERS ÇIKARTMADAN KURTULUŞUN YOLU AÇILAMAZ
Değerli arkadaşlarım, kardeşlerim!..
Bugün 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi’nin ikinci yıldönümüdür; Türkiye ve Kürdistan’ın emekçi halkı için, daha acılı, daha zor ve karanlık bir dönemin, ne kadar süreceği belli olmayan bir dönemin başlangıcıdır. Ve bizler, birçok acılı olayın ve yenilgi günlerinin yoldönümlerinde olduğu gibi yine toplanıyoruz. Yine yumruklarımız sıkılacak ve içimizdeki acıları haykıracağız. Ancak gerçekten kurtuluş istiyorsak, başarılarımızı, zaferlerimizi simgeleyecek günlerin yıldönümlerini kutlamak istiyorsak, acılardan, yenilgilerden, başarısızlıklardan sabır ve cesaretle dersler çıkartmamız gerekir. Cesaretle kabul etmemiz gereken, bizim özeleştiri ve hatalarımız karşısındaki tutumumuzun pek olumlu olmadığıdır. Yenilgilerden, acı kayıplardan ders çıkartamadık. Özü aynı olan hatalar işledik. 12 Mart’ta ve sonrasında büyük acılar yaşadık. Oysa 12 Eylül’ü daha farklı karşılamalıydık. Ülkemiz, gerçekten doğru bir siyasete sahip, sağlıklı ilkelere ve örgütlenmeye sahip, kitle ilişkilerine sahip bir parti yaratamadı. Yaratabilseydik bugün devrimimizi başarmış olabilirdik; en azından bugünkünden farklı koşullara sahip olabilirdik. Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Lenin’in partisi genç bir partiydi. ÇKP onbeşinci yılında kurtarılmış bölgelere sahipti. Ho Şi Min’in partisi, Fransız ve Amerikan emperyalizmini dize getirdi. Ama bugün dünyamıza bakarsak acılı bir manzara görürüz… Sadece bizde değil, esas olarak bütün dünyada, birkaç istisnayı dıştalarsak, devrim yapma gücüne sahip, geniş kitle desteğine sahip devrimci partiler henüz yoktur. Demek ki, devrimci parti sorunu sadece bizim sorunumuz değil, bütün dünya proletaryasının gerçek ve güncel sorunudur. Öyleyse, bu soruna daha da derinden eğilmek gerekir.
Devrim bir ülkenin iç çelişmelerinin ürünüdür; bu nedenle devrimin asıl güçleri içtedir. Yalnızca dıştan mücadele ile devrimin gerçekleşemeyeceği bilinen gerçektir; ancak yine de dışarıda verilen mücadeleye bakarak görevimizi yaptığımız duygusuna kapılmamalıyız. Türkiye ve Kürdistan’lı devrimcilerin, demokratların ve yurtseverlerin yürüttükleri dış mücadele iç mücadele ile birleşebilirse başarılı olabiliriz. Sorun budur. Bağırmak, yumruk sallamak, “Yıkacağız, geldik, geliyoruz” demekle askeri faşist diktatörlüğü yıkamayız. İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar, onlarca yıl iktidarda kaldılar. Portekiz ve İspanya siyasi devrimlerinden sonra da durumlar ortadadır. Şili’de on yıldır Pinochet işbaşındadır ve daha kaç yıl kalacağı da belli değildir. Uzun süredir faşist diktatörlük altında yaşayan ülkelerin devrimci deneyimlerinden dersler çıkartmalıyız. Yoksa bizler de onlarca yıl havanda su döveriz. Dünya demokrat kamuoyu sorunumuzu kayıtsızlıkla karşılamamalıdır. Bunun için de somut başarılara ihtiyacımız vardır. Sorun, faşist diktatörlüğü yıkacak özün içinde olmak, o özü savaşa hazırlamaktır. O öz ki, hayatın can damarını elinde tutan, Türkiye-Kürdistan’ın çeşitli milliyetlerden sanayi proletaryası ve genel olarak proletarya, yoksul köylülük ve emekçi halktır. Devrim yapmak için ihtiyacımız olan bu güç, ne yazık ki bugün parça parçadır, dağınıktır ve büyük bir çoğunluğu umutsuzdur. Kürt ulusal hareketi kendi başının çaresini aramaktadır. Çünkü devrim ve demokrasi güçleri, kitlelere arkasından gitmeyi gerektirecek kadar güven verememiştir. Sundukları örnekler ve program güven verici olmamıştır. Bu güveni neden veremedik? Bu soruya doğru ve cesur cevaplar bulmalıyız.
Bugün ülkemiz faşizmin çizmeleri altındadır. Büyük bir çoğunlukla, aydınlar, sanatçılar bu gerçeği henüz tam anlamıyla kavramış görünmüyorlar. İşçi önderleri, devrimci yurtsever demokrat örgüt mesupları, cezaevlerindedir. Ecevit gibi temkinli tutum takınanlar dahi içerdedirler. İşkencelere, insan avlarına, faşist baskılara karşı şu ya da bu biçimde karşı çıkan, rahatsızlık belirten insanlar baskı altındadır. Cezaevleri, halkımızın yiğit evlatlarının onurlu çığlıklarıyla inliyor. Bizler dışardan bağırıyoruz… Polis, jandarma takibinde olan bir avuç genç insan, Türkiye-Kürdistan’da hayat savaşı veriyor. İşçilerin, köylülerin saflarında küçük çapta da olsa kıpırtılar var… Ya halkımızın büyük bir çoğunluğu? Onlar, büyük baskılara karşın neden susuyorlar? İşte faşist bir anayasa dayatılıyor onlara ve burjuva basından izlediğimiz tartışmalar umut verici değil. Halk bir bakıma kaderine terk edilmiş. Bazı aydınlar ve gruplar anayasanın şu ya da bu maddesini tartışıyorlar. Bu tutum faşist anayasının yararına bir tutumdur. Çünkü sorun anayasının şu ya da bu maddeleri sorunu değil, bütünü ve özü sorunudur. Askeri faşist diktatörlük, sivil faşist diktatörlüğün “yasal” kurumlarını ve organlarını hazırlıyor. Ve ne yazık ki, halkımız bu anayasaya hayır diyemeyecektir. Eğer halkımız, kendisini yumrukları altında ezecek bir anayasaya evet diyecekse, diyorsa, bu bizim hatalarımız sonucudur. Çünkü bizler, emekçi halkımıza siyasi bilinç götürmeyi başarabilseydik, herhalde bugünkü durumumuz farklı olurdu. Bu soruya da doğru cevap bulmalıyız!
Ancak durum gerçekten umutsuz mudur? hayır, değildir. çare tükenmiş değildir. İşte, askeri faşist diktatörlük üçüncü yılına girerken önümüze koyacağımız sorunların en önemlisi budur.
Bugün sizlerle beraber olmak isterdim. Ancak özel konumum buna uygun değil. Yüreğim sizlerle birlikte çarpıyor. Devrime, halkıma ve proletaryanın geleceğine inanıyorum.
Kahrolsun Askeri Faşist Diktatörlük!..
