BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN Kİ…
Değerli arkadaşlar,
Birçokları için, bugünkü toplantımız, Türkiye’de ayaklar altına alınan insan hakları, demokrasi kuralları, Kürt ulusu üzerindeki ulusal baskılar nedeniyle, yalnızca Türkiye’ye özgü bir sorundur ve yalnızca Türkiyelileri ilgilendirmektedir. Bir anlamda da Türkiyeli demokratlarla dayanışmayı gerektiren bir dış sorun olarak ele alınmaktadır. Bizce bu görüş tamamen yanlış ve hatalı bir görüştür. Bize göre sorun, bir dış sorun değil, bütün dünya demokratlarını ve bütün insanlığı hayati derecede yakinen ilgilendiren ortak bir sorundur. Demokrasi ve insan haklarını koruma ilkesini, kendisine rehber edinmiş her demokrat olaya böyle bakmalıdır. İşte bizim, 21 Nisan’da başlatacağımız yürüyüşün hedeflerinden biri budur. Sorun, Türkiye’de öldürülen demokrasi sorunu değil, sorun, bütün dünya demokrasisinin karşı karşıya bulunduğu yok edilme tehlikesi sorunudur.
Avrupalı bazı devlet ve siyaset adamlarına göre, 6 Kasım ve 25 Mart seçimlerinden sonra, Türkiye demokrasi rayına oturmuş bir ülkedir. ABD, Batı-Alman ve İngiliz hükümetleri Özal’ın kukla hükümetini hararetle destekliyor. Çin, Türkiye ile ilişkileri geliştirip talandan payına düşecekleri kaçırmak istemiyor. Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan gibi, kendilerine sosyalist diyen ülkeler, cuntacıların yakalarına madalya taktı. Gerici Arap rejimleri Türk rejimini alkışlıyorlar.
Türk rejimini destekleyenler kendi açılarından haklıdırlar. Çünkü generaller Türkiye’nin talan edilmesi için, emperyalist efendilerinin isteklerine uygun hareket etmişler ve ekonomik, sosyal ve siyasal hayatı silahları aracılığı ile yeniden düzenlemişlerdir… Bunun bir sonucu olarak Özal, askeri cuntanın bir kuklası olarak görev başındadır.
Soralım:
25 Mart belediye seçimleri sonucunda, parlamento dışı bırakılan muhalefet yüzde kaç oy almıştır? Cevap %44’tür.
Eğer, 6 Kasım seçimlerinde bu partiler veto edilip seçim dışı bırakılmasaydı, bugün parlamentonun görünümü farklı olurdu. Hükümet olan ANAP’ın bugünkü sayısal çoğunluğa ulaşması mümkün olamazdı. Ve belediye seçimleri de farklı olurdu.
Belediye seçimlerinin üzerinden daha bir ay geçmeden, seçimlere katılmış ve %12 oranında oy almış bir parti, kapatılma tehlikesi ile mahkeme önündedir. Parlamento’da bir tek üyesi yoktur, fakat cunta için tehlike işareti göründüğü için kapatılması istenmektedir. Bir süre sonra Sosyal Demokrat Parti aynı tehlike ile karşılaşacaktır. Biz bu senaryoyu, 6 Kasım seçimlerinden önce de gördük. Cuntanın ve onun kukla hükümetinin muhalefete tahammülü yoktur. Demokrasi oyunu bir canbazlıktan başka bir şey değildir. Biz, yürüyüşümüzle bu oyuna dikkat çekmek istiyoruz.
Diyoruz ki:
Basını özgür olmayan bir ülkede demokrasiden söz etmek mümkün müdür? İşte Yazarlar Sendikası, işte Barış Derneği kurucuları, işte İsmail Beşikçi… İşte Sinema Sanatçıları Sendikası… Bir kısmı içeride bir kısmı mahkeme önünde…
Bir ülke düşünün ki, sakıncalı görülen bir film yakılıyor.
Bir ülke düşünün ki, bir halk türkücüsü Kürt propagandası yaptı iddiası ile tutuklanıyor.
Bir ülke düşünün ki, oniki milyon nüfusu olan bir ulus, Kürt ulusu, ulusal varlığından söz edemiyor; kendi dilini konuşamıyor, kendi diliyle şarkı söyleyemiyor.
Bir ülke düşünün ki, onbinlerce insan siyasi görüşlerinden ötürü cezaevlerinde ölümle pençeleşiyor. Cezaevleri ölüm merkezleri haline gelmiştir…
Aydını, sanatçısı, sendikacısı, öğrencisi, işçisi ile bir halk yargılanıyor, işkence görüyor ve idam ediliyor. Siyasi hak ve özgürlükler halk için yasak!..
Sesimize kulak veriniz:
9 Mayıs’ta, Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi aklayan, ona itibar veren bir karar alırsa bunun acısını Türkiye-Kürdistanlı işçiler-emekçiler-aydın ve sanatçılar çekecektir… Uzun bir süredir durdurulan idam sehpaları yeniden insan kıyımına başlayacaktır… Siyasi baskılar, işkenceler artacaktır.
Bazıları bize şöyle diyor:
“Türkiye’de baskı ve zulüm vardır, diyorsunuz. Ama Sovyetler’e bakın, Polonya’ya, Afanistan’a bakın. Çin’de siyasiler idam ediliyor.”
Yani onlara göre, Polonya’da baskı varsa, Çin’de siyasiler idam ediliyorsa, Türkiye’de baskı normaldir ve insanlar asılabilir.
ABD bir ülkeyi mi işgal etti? Normaldir… Çünkü Sovyetler de Afganistan’ı işgal etmiştir.
Biz bir kısım Batılı aydının bu denge mantığını ne yazık ki anlamakta zorluk çekiyoruz. Polonya’daki baskının dengesi Türkiye’de dökülen kan değildir. Çin’de idam edilen siyasinin dengesi Türkiye’de idam edilen siyasi değildir. Bu anlayış, tarihin tanıdığı en korkunç kan davası anlayışıdır ve mahkum edilmelidir. Bize göre doğru demokrat tutum, insan hak ve özgürlükleri, demokrasi kuralları nerede çiğnenir olursa olsun, hiçbir ayrım yapmadan karşı çıkmayı gerektirir.
Bize göre, bütün dünyada demokrasi tehlikeli bir dönem yaşıyor.
Demokrasiyi korumak ve savunmak için el ele vermeliyiz. Dünya demokratlarının ve ilericilerinin daha aktif, daha kararlı bir tutum takınmalarına ihtiyacımız var… Eğer uyanık davranılmazsa Hitler’in çizmeleri ve silahlarını kuşanma hazırlığı içinde olanlara fırsat tanımış oluruz.
Sesimize kulak verin…
Yürüyüşümüze ilgi göstereceğinizi umuyor ve Türkiye-Kürdistan halkları adına sizlere şimdiden teşekkür ediyorum…
21 Nisan- 7 Mayıs 1984 tarihleri arasında Türkiye cezaevlerindeki politik tutukluların direnişlerini desteklemek amacıyla bizzat Yılmaz Güney’in önerisi ve aktif çabalarıyla gerçekleştirilen “Paris-Strasbourg UzunYürüyüşü”nden önce 18 Nisan 1984’de, “İnsan Hakları Ligi”nde yapılan basın toplantısındaki konuşma.
