FAŞİZM ÜZERİNE BİR KEZ DAHA
I
Faşizm, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, emperyalist burjuvazinin, metropollerde olsun, yarı sömürge ülkelerde olsun, sınıf egemenliğinin en gerici, en kanlı sistemi ve diktatörlüğüdür. Metropollerde emperyalist burjuvazi, diktatörlüğünün doğrudan yöneticisi iken, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde, çeşitli işbirlikçileri aracılığıyla sınıf çıkarlarını ve egemenliğini korur; yayılma siyasetini uygular. Yarı sömürge ve bağımlı ülkelerdeki emperyalist sömürü ilişkilerinin gelişim düzeyi, ihraç edilen sermayenin yoğunluğu, yatırımların niteliği, ekonomik, sosyal, siyasal hayatta, hem emperyalistler ile işbirlikçileri arasındaki, hem de bir bütün olarak ezilen kitlelerle sömürücü sınıflar arasındaki ilişkileri karşılıklı etkiler ve yeni değişiklikleri ve yeni düzenlemeleri gündeme getirir. Karşılıklı sınıf ve çıkar ilişkileri yeniden ve yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, barışçı yollarla, seçimler ve hükümet değişiklikleri yoluyla olabileceği gibi, kimi zaman askeri müdahaleler, darbeler, silahlı çatışmalar biçiminde de kendini gösterir. Ekonomik açıdan güçlenen katmanlar siyaset alanında da, devlet yönetiminde de ağırlığı ele geçirirler. Siyaset, ekonominin isteklerine göre değiştirilir. Bütün bu durumlarda, işçi sınıfı güçsüzse, doğru siyasi önderliğe sahip değilse, gelişmeler karşısında müdahalesiz kalır ve burjuvazinin kendi içindeki hesaplaşmasının kaçınılmaz olarak seyircisi, hatta yedeği durumuna düşer.
Faşizmin devlet biçimi, devlet mekanizması içinde bürokrasiye oranla ordunun ve buna bağlı olarak da daha sistemli zorun ve baskıların ön plana çıkması, devletin gerici anlamda yeniden inşası demektir. Faşist diktatörlük, emperyalizm ve işbirlikçilerinin karşılaştığı ekonomik, siyasal zorlukları aşması için başvurmak zorunda kaldığı bir araçtır; emperyalist burjuvazinin son silahıdır. Biçimi ne olursa olsun, hangi tip ülkede olursa olsun, emperyalist burjuvaziden ve emperyalist ekonomiden kopuk bir faşist diktatörlük beklenemez. Örneğin faşist Türk devleti, tek başına Türk egemen sınıflarının devleti değildir; başta ABD ve Batı Alman emperyalizmi olmak üzere, binbir bağla emperyalizme bağımlıdır. Bu nedenle devlet, sadece işbirlikçi burjuvazinin ve toprak ağalarının, Kürt işbirlikçi hainleriyle ittifakına dayanan devleti değil, ekonomik bağımlılığın niteliği ve bu bağımlılığın diğer alanlara yansıması oranında emperyalizmin de devletidir. Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra, bu gerçek daha açık ve anlaşılır biçimiyle ortaya çıkmıştır. Yani Türk devleti, söylendiği gibi ulusal egemenliği olan bir devlet değildir; siyasi bağımsızlığı biçimseldir. Ekonomik bakımdan olduğu kadar siyasi ve askeri bakımdan da bağımsız ve egemen değil, esas olarak ABD emperyalizminin ekonomisine, dünyayı yeniden paylaşma siyaseti ve askeri stratejisine bağımlıdır. Uyguladığı ekonomik, askeri, siyasal hattın reçetesi emperyalizmin imzasını taşır. Emperylasit hegemonya ve bağımlı ilişkilerin gelişmesi, onun bir zamanlar var olan ulusal karakterini, kurulduğu andan başlayarak, adım adım sulandırmış ve silmiştir. Ve devletin yönetimi, esas olarak 12 Eylül’den sonra, ağırlıklı biçimde komprador-asker-bürokratlar* aracılığıyla, ABD’nin denetimine geçmiştir.
Siyasal alanda, işbirlikçi burjuvazinin eski temsilcisi ve ABD çıkarlarının eski sadık bekçisi Demirel kliği artık görevini tamamlamıştır. Yeni dönemde, ABD çıkarlarını ve onunla doğrudan ilişki içinde olan bir avuç işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarını daha doğrudan savunacak ve kollayacak yeni işbirlikçi yöneticilere ihtiyaç vardır. Evren-Özal ilişkisinde ifadesini bulan komprador-asker-bürokrat ortaklığı, işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarını korumakla birlikte, daha çok ABD çıkarlarını korumayı önlerine görev olarak koymuşlardır. Ve bugün yaptıkları tam da budur.
Sömürücü sınıfların, özellikle de işbirlikçi burjuvazinin iç çelişmeleri hangi boyutlarda olursa olsun, onlar, işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve siyasal alandaki temsilcilerine, yandaşlarına karşı uygulanacak zor, baskılar ve önlemler konusunda fikir birliği içindedirler. Devrim ve demokrasi düşmanlığında birbirleriyle yarış edebilirler. Onların aralarında süren çelişme çıkar çelişmesidir ve emekçi kitlelerin sömürüsünden elde edilen zenginliklerin nasıl paylaşılacağı, devlet olanaklarının, kredilerin daha çok kim yararına kullanılacağı konularında ortaya çıkmaktadır. Bunların hangi kesimi iktidar olanaklarını ele geçirirse geçirsin, devletin faşist özü değişmeyecektir. Örneğin 12 Eylül’e kadar çıkar birliği yapmış sömürücü sınıflar arasında ortaya çıkan yol ayrımı, kendi aralarında daha önce yaşanmış yarışlarda olduğu gibi kaynağını ekonomik büyümeden ve bunun yeni ihtiyaçlarından almaktadır. Ekonomik olarak büyüyen ve eski ilişkiler içinde artık tıkanma noktasına gelen işbirlikçilerin bir kesimi, eski yol arkadaşlarından kurtulmak istemiştir. Eski yol arkadaşları, gelişen kesim için artık ayak bağıdır; silkelemek gereklidir. ABD emperyalizmi de aynı istekleri taşıdığı ve dayattığı için, 12 Eylül gündeme alınmıştır. Bu nedenledir ki, 12 Eylül faşizmi, bütün sömürücü sınıfların çıkarlarını aynı oranda korumak amacıyla değil emperyalizmin, başta da ABD emperyalizminin çıkarlarını ve bu bağlamda gelişen işbirlikçilerin çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi kitlelere, Kürt halkına ve aynı zamanda da burjuvazinin bir kesimine karşı, devlet mekanizmasına zor yoluyla el koymuştur. Uluslararası ve özellikle bölgesel plandaki nedenlerin de bunda güçlü bir rolü olmuştur.
Bazıları için faşist diktatörlükler, hem emperyalizme hem de sosyal emperyalizme bağımlıdır. Ve hem emperyalistlerin, hem de sosyal emperyalistlerin çıkarlarını, ulusal ve uluslararası planda savunurlar. Bu tez, emperyalistler arası çelişmeleri ve dünyayı paylaşmak için girişilen hazırlıkları hiçe sayan, tek tek ülkelerdeki faşist diktatörlüklerin özgül görevlerini kavramayan bir anlayışın ürünüdür ve kesinlikle yanlıştır. Bu anlayışın sahipleri için burjuva demokrasisi ile faşizm arasında da faşist partilerle faşist olmayan burjuva partileri arasında da hiçbir fark yoktur; çünkü her ikisi de burjuva egemenliğinin ve burjuva toplumunun savunmasını üstlenen araçların birer biçimidirler ve partiler değerlendirmesi de aynıdır. Faşizme ve faşist diktatörlüklere karşı somut mücadele görevlerini rafa kaldıran, lafazanlığı pratik mücadelenin yerine koyanlar için bu yaklaşım normal karşılanabilir. Ama faşizme karşı mücadeleyi siyasal iktidar mücadelesinin bir biçimi ve aracı olarak görenler, faşizmle gericiliğin diğer biçimleri arasındaki çelişmelerden devrim ve demokrasi mücadelesi adına yararlanmak isteyenler, somut durumların somut değerlendirmesini yapmak, düşmanı bütün yönleriyle tanımak zorundadırlar. Faşist diktatörlüklerin özü, emperyalistlerin kendi aralarındaki, emperyalistlerle ezilen dünya halkları arasındaki; ulusal ve uluslararası planda burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmelerle, ezilen uluslarla ezen uluslar arasındaki çelişmelerle; bölgesel planda süren çatışma, çıkar kavgaları ve çalkantılarla birlikte ele alınmadan doğru biçimde anlaşılamazlar. Örneğin, kaba bir biçimde, Türkiye-Kürdistan’daki askeri faşist diktatörlük, hem emperyalizme hem de sosyal emperyalizme bağlıdır ve her ikisinin de çıkarlarının bekçisidir dersek; Afganistan’daki askeri faşist diktatörlük de faşizmin doğası gereği, hem emperyalizme hem de sosyal emperyalizme bağlıdır, dersek; Polonya, Şili faşizmleri de öyledir, hem emperyalizme hem de sosyal emperyalizme bağlıdır, dersek gerçeği ifade etmiş olur muyuz? Faşizmle burjuva demokrasisi arasındaki farkları ortadan kaldırırsak, kimlere hizmet etmiş oluruz? Emperyalistler arası sermaye akımı, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin, Sovyetler’e, diğer revizyonist ülkelere yatırımları, böyle bir tesbit yapabilmek için yeterli midir? Yine, Sovyetler’in ve diğer revizyonist ülkelerin Türk devletine ve egemen sınıflarına yaptıkları yardımlar, yürüttükleri ticari ilişkiler, kimi zaman en açık biçimiyle görülen siyasi destekleri, boyutları ne olursa olsun, askeri faşist diktatörlüğün Amerikan’cı karekterini değiştirir mi?
Faşist diktatörlüklerin özgül durumlarını, iç dış dayanaklarının sınıfsal karakterlerini doğru hesap edemeyen anlayış sahipleri, kendilerine ne derlerse desinler, niyetleri ne olursa olsun, faşizme karşı mücadelede ana ve tali görevleri birbirine karıştırmaya, faşizme karşı mücadeleyi sulandırmaya hizmet ederler.
Emperyalistler arasında her zaman karşılıklı çıkar ilişkileri ve çelişmeleri vardır. Dünyanın yeniden paylaşımı adına, birbirleriyle tek tek ülke pazarları için olsun, yoğun mücadeleler sürmektedir. Bölgesel savaşların ardında, komşu ülkeler arasındaki savaşlarda, tek tek ülkelerde görülen bazı iç savaşlarda, perde arkasına baktığımız zaman, emperyalist güçleri görebiliriz. Hükümetlerin rüşvet, darbe, vs. yolları ile ele geçirilmeleri, ülkelerin işgali emperyalistlerin, ekonominin daralan damarlarının genişletilmesi için olduğu kadar, aynı zamanda yeni bir paylaşım savaşında stratejik üstünlük sağlamak için de yaptıkları girişimlerdir.
Faşist ve sosyal faşist diktatörlükleri birbirine karıştıran bu tür anlayış, emperyalistler arası çelişmelerin ve yaklaşan savaş tehlikesinin içeriğini, Leninist emperyalizm teorisini anlamamak demektir. Bırakalım emperyalist devletler arasındaki rekabeti, uluslararası tekellerin kendi aralarında da çeşitli ülke pazarlarına egemen olma, onları kendi saflarına çekme yarışı sürmektedir. Petrol tekelleri, uçak tekelleri, vb. şu ya da bu ülkenin pazarlarını ele geçirmek için, kendi emperyalist devletlerinin gücünü kullanırlar; genelde çıkar emperylazimin çıkarıdır ama özelde, birçok yerde tek tek uluslararası tekeller çıkar karşımıza. Örneğin Şili’de Allende’ye karşı ilk darbe girişimini tezgahlayan ITT tekeli, benzerlerinin sadece biridir. Yuvarlak, genel tanım ve tesbitlerle, faşizme karşı doğru mücadele yürütülemez. Her ülke devrimcileri ve demokratları, kendi ülkelerindeki faşizmin özgül yapısını bilmek zorundadırlar.
Faşist diktatörlüğün temel sınıfsal görevi, kendi içinde yüz parçaya bile bölünmüş olsa, örgütsel-siyasal olgunluktan uzak da olsa, devrimci, demokrat, revizyonist, oportünist ayrımı yapmadan, emekçi kitleler adına yola çıkan siyasi hareketleri değişen oranlarda ezmek; işçi sınıfının uzun yıllarda kazandığı sendikal hak ve özgürlükleri gaspetmek; ekonomik-siyasal örgütlerini dağıtmak; Kürt hareketinin bütün görünümlerini kanla bastırmak; yurtsever, devrimci demokrat basını susturmak ve ezmek; milliyetçi şoven ideolojiyi yaymak ve devlet aygıtının bütün olanaklarını seferber ederek egemen kılmak ve kendisine kitle tabanı oluşturmaktır. Esas olarak, işçileri, üretici köylüleri, aydınları, emekçi halkı baskı altına alan faşizm, kültürel-eğitsel-sportif vb. çeşitli kurumları aracılığı ile gençliği kendi saflarına kazanmaya ve onları yozlaştırmaya çalışıyor; bugüne kadar izlediği siyaset, önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirmede geçici de olsa başarılı olmuştur. Amacı, gerek ulusal, gerekse bölgesel ve uluslararası planda, emperyalist yayılma için üstüne düşenleri yerine getirmektir. Emperyalizmin, içine düştüğü bunalımdan kurtulmak için; geri ülkelerin daha da sömürülmesi için; bunalımın asıl yükünü sömürge, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerin halklarının sırtına yıkmak için, faşist diktatörlüklere ihtiyacı vardır. Doğası gereği emperyalizm, demokrasi ile çelişir; insan hak ve özgürlükleriyle çelişir; o tercihini her zaman siyasi gericilikten yana koyar ve siyasi gericiliğin koşularını yaratır ve sistemleştirir. Bu aynı zamanda, sosyal devrimin nesnel koşullarının yaratılması anlamına gelir. Emperyalist siyasetin özü, dünya egemenliğidir. Bütün faşist diktatörlükler gibi Türk faşizmi de, emperyalist hegemonyanın bir aracı olarak görev başındadır.
Tanığız ki, dünya pazarlarının, etki alanlarının, hammadde kaynaklarının ve stratejik bölgelerin yeniden paylaşımı için, emperyalistler arası hegemonya mücadelesi, özellikle ABD ve SSCB arasındaki mücadele, günden güne yoğunlaşıyor ve aralarındaki çelişmeler derinleşiyor. Yeni bir hesaplaşmada ömrünün yetip yetmeyeceği bir yana, faşist Türk devleti doğal olarak bağımlı bulunduğu ABD saflarında, NATO saldırganlarının saflarında, Sovyetler’e karşı, Varşova Paktı üyelerine karşı savaşa katılcaktır. Bu nedenle, savaşın karşı kutbunda yer alabilecek güçlerin yanı sıra savaşa ve faşizme karşı olan bütün güçlere, emperyalist bir savaşı devrimci bir iç savaşa dönüştürmeye hazırlanan bütün güçlere karşı savaş ilan edecektir. İdeolojik silahları anti komünizmdir, şoven milliyetçiliktir. Onlar, iki emperyalist arasındaki savaşı, “hür dünya” ile “komünist dünya” arasındaki bir savaş olarak tanımlayacaklar ve kitleleri koşullandıracaklardır. Bu durumda, gerçekten hedefi komünist dünya olan devrimci proletaryanın görevleri oldukça zordur; o iki canavardan birinin yanında yer almayacak, her ikisine karşı da savaşmak zorunda kalacaktır. Ancak güçlü bir devrimci önderliğe sahipse, kitle içine kök salmışsa, bugün varolan devrimcilere duyulan güvensizliği güvene çevirmişse, önüne koyduğu taktik ve stratejik görevleri yerine getirebilir; aksi halde düşüncelerimiz bir iyi niyet belirtisinin ötesinde bir anlam taşımaz.
Onlar, yani ABD ve Soyvetler, aralarındaki yoğun mücadelelere karşın, bölgede devrimci bir gelişme söz konusu olursa, aralarında anlaşıp gelişen devrimci hareketleri, Filistin örneğinde olduğu gibi, boğmaktan çekinmezler. Her iki yan için de, bir proleter devrim ya da proleter devrimine açık ulusal demokratik devrimler kabul edilemezdir. Proletaryanın nihai kurtuluşu için, Kürt ulusunun devrimci kurtuluşu için, emperyalizme ve sosyal emperyalizme karşı savaşı önlerine koyanlar, her iki yan için de ezilmesi gereken hedeflerdir…
Emperyalizmle, özellikle ABD emperyalizimiyle bu emperyalizmin ezdiği dünya halkları arasındaki çelişmede, faşist Türk devletinin safı, ezilen halkların safı değil, yine emperyalizmin ve işbirlikçilerinin safıdır. Afganistan olayında olduğu gibi, Sovyet işgaline karşı çıkarken, bunun nedeni, işgallere ve sömürgeciliğe karşı olduğundan değildir, dünya hegemonyası müadelesinde, stratejik noktalardan birinin hasım tarafın eline geçmiş olmasından dolayıdır. Afganistan’da Sovyetlere karşı direnen güçlerden özünde gerici olanlar maddi-manevi yardımlarda bulunurken, gerici Afgan göçmenlerine kapılarını açarken, toprak ve iş temin ederken; Kıbrıs’ın işgaline karşı çıkanları, Kürdistan’daki sömürge zülmünü kınayanları, ona karşı mücadele edenleri çeşitli sıfatlarla suçlar, hain ilan eder. Kendi halkının sorunlarına cevap veremezken, anti komünizm adına, Salvador’da, Nikaragua’da, Guatamela’da, Güney Afrika’da ve daha birçok ülkede, gericiliğe arka çıkar; Polonya işçi sınıfından yana görünür. Kendi işçi sınıfının en küçük demokratik hak ve özgürlüklerini, ekonomik istemlerini silah zoruyla ayaklar altına alan, milyonlarca işsizi sefalete terkeden bir diktatörlüğün, Polonya işçi sınıfından yana görünmesi, faşist demagojinin bir sahtekârlık örneğidir yalnızca.
Faşist Türk devleti, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmede de başta çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kürdistan proletaryası olmak üzere, dünya proletaryasına karşı dünya emperyalizminin ve gerici burjuvazinin saflarında yerini almıştır. Onun, hiçbir ülkenin işçi sınıfına yakınlığı yoktur. O, emperyalist bir savaşta, Kore olayında olduğu gibi, Kıbrıs işgalinde olduğu gibi, kendi işçi ve köylülerini boğazlatmak üzere savaş alanlarına sürecektir.
Kürt ulusu üzerindeki yoğun baskı ve terörü, milli sınırlar içinde kalmamakta, gerekli görülen hallerde, Irak ve Suriye (Kamışlı) katliamlarında olduğu gibi sınırlar aşılmakta, kan dökülmektedir. İran-Irak savaşında, halkların çıkarları değil, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin çıkarları hesaplanmakta ve savaşın yarattığı yıkıntılardan, üretimin düşmesinden yararlanılmaya çalışılmaktadır. Komşu ulusların içinde bulundukları felaketleri, savaş acılarını alçakça paraya çevirmenin hesapları yapılmaktadır. Ve asıl planlarını, Irak-İran savaşının sonunda ortaya çıkacak siyasi tabloya göre ayarlamaktadırlar. Faşist Türk Devleti, bölgedeki Azeri, Türkmen, Türk azınlıkları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın sinsi hesapları içindedir. Pakistan ve gerici Arap yönetimleriyle ilişkiler geliştirilmekte, gerici güçlerle her alanda dayanışma ve işbirliği yapılmaktadır. Hangi açıdan bakarsak bakalım, ulusal, bölgesel ve uluslararası planda, karşımızda, mutlaka yıkılması gereken halk ve insanlık düşmanı bir karşı devrim kalesi, emperyalizmin bir ileri karakolu vardır. Özellikle de bölgede, proletaryaya, emekçi halklara ve başta Kürt ulusu olmak üzere, ezilen halklara karşı, devrimci, demokratik gelişmelere karşı insan hak ve özgürlüklerine karşı, insan hak ve özgürlüklerine karşı, emperyalizmin uşağı bir kale! Savaş, saldırı, soygun ve cinayet aygıtı bir devlet! Bu devlet mekanizması, kendisini vareden bütün maddi temel koşullarıyla birlikte, üst yapısının bütün kurumlarıyla birlikte parçalanmalı, yerle bir edilmeli ve yerine, Türkiye-Kürdistan proletaryası önderliğinde, emekçi halkının ve yurtseverlerinin yararına, bölgedeki ezilen ulus ve halkların çıkarlarından yana, bağımsız, demokratik ve sosyalizm yolunda ilerleyen bir devlet kurulmalıdır. Proleter devrimciler için, bu devletin biçimi ne olursa olsun, siyasi özü, proletarya diktatörlüğü olmalıdır.
Ancak kesinlikle ve önemle vurgulamalıyız ki, acil görevleri ve hatta küçük gibi görünen güncel devrimci, demokrat görevleri yerine getirmeden, yukarıda belirtilen temel hedeflerimiz doğrultusunda ilerlememiz mümkün değildir. Bugün Türkiye-Kürdistan gerçeği, faşist diktatörlük ile başta proletarya olmak üzere, çeşitli milliyetlerden emekçi halk arasındaki çelişmeyi, acilen çözülmesi gereken bir çelişme olarak, baş çelişme olarak önümüze koyuyor. Biz bu acil göreve, kavranması gereken ana halka olarak sahip çıkmak ve gereklerini yerine getirmek zorundayız. Faşizmin yıkılması ve siyasal özgürlüklerin kazanılması… en yakın mücadele hedefimiz budur ve devrimci proletarya bu savaşa önderlik etmelidir.
II
Faşizme karşı mücadele, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinin, emperyalizm ve proleter devrimleri çağına özgü bir biçimidir; faşizme karşı tutarlı bir tavır takınmanın temel koşulu, emperyalizme karşı olunurken proletarya devrimlerinden yana olmayı, en azından proleter devrimleri karşısında tarafsız kalabilmeyi gerekli kılar. Bu nedenle faşizme karşı mücadeleyi, burjuva demokrasisi ile burjuva gericiliğinin en üst biçimi arasındaki bir karşıtlık, bir mücadele sorunu olarak ele almak ve çözümünü bu perspektif içinde, yani kapitalizmin genel sınırları içinde aramak, burjuvaca düşünmenin bir ifadesidir. Köklü burjuva demokrasilerinin inkarı temelinde kurulan faşist diktatörlüklerin yıkılmalarından sonra, emperyalist burjuvazinin bir geri adımı olarak, çeşitli ülkelerde burjuva demokrasilerinin yeniden kurulduğuna tanığız. Son olarak Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi faşist diktatörlüğün acı deneyimlerini uzun yıllar yaşamış ülkelerin gelişmelerine baktığımızda, köklü demokratik gelenekleri, yüksek boyutlara ulaşmış devrimci gelişmeleri içerdiklerini görürüz. Özellikle Yunanistan ve İspanya, devrimci iç savaşlar yaşamış ülkelerdir. Yunanistan’da faşizme karşı bir burjuva muhalefet, İspanya’da faşizme karşı çarpışan kralcılar vardı… İşçi sınıfı örgütlüydü, deneyimli önderlere sahiptiler, kitle bağları da oldukça derin ve genişti. Buna karşın, bu ülkelerde faşist diktatörlüklerin alaşağı edilmeleri, daha ileri bir demokrasi, daha ileri bir toplum düzeni kazandırmamış, hatta kaybedilenler bile tam anlamıyla geriye alınamamıştır. Kaldı ki, Türkiye-Kürdistan’da faşist diktatörlük, burjuva demokrasisini reddetmemiştir, onun inkârı üzerine kurulmamıştır. Çünkü burjuva demokrasisi, hiçbir zaman Türkiye-Kürdistan toprağında hayat bulmamıştır. Burjuva gericiliğine karşı demokrasiyi zafere ulaştıracak sosyal ve siyasal güçler hiçbir zaman başarılı sonuçlara ulaşamamışlardır.
12 Eylül faşizmi de, aynı biçimde emperyalizmin ve işbirlikçilerinin çıkarları adına, planladıkları ekonomik hedeflere ulaşmak adına, doğrudan doğruya, gelişen devrimci halk muhalefetini karşısına almış, işçi sınıfının, emekçi kitlelerin, küçük burjuvazinin ve aydınların, uzun yıllarda kazandıkları hak ve özgürlükleri silah zoruyla gaspetmiştir. Kendilerine “sosyal-demokrat” diyenlerin, 12 Eylül ve sonrasında nasıl bir hat izledikleri biliniyor. Ve biz, proletarya önderliği dışında herhangi bir siyasal gücün, Türkiye-Kürdistan’da faşizmi dize getireceğine, burjuva anlamda bile olsa, siyasi özgürlükler ortamını yaratacağına inanmıyoruz. Ancak, eğer proletarya, faşizme karşı gerçekten tutarlı bir mücadele yürütmeyi başarabilir, kitleleri bu uğurda seferber etmeyi başarabilir ve faşizmi sarsarsa, gelişmeler emperyalizm ve işbirlikçileri için tehlikeli boyutlara ulaşırsa, faşizm, kendi iç çelişmelerinin de etkisiyle yıkıma doğru gidebilir; bu durumda, muhtemel bir devrimin önünü tıkamak için, burjuvazinin bir kesimi sahte demokrasi bayrağını, burjuvaziyi kurtarmak için sallayabilir… Proletaryayı, kendisiyle birlikte hareket eden diğer sınıf ve tabakalardan soyutlamaya, yalnız bırakmaya çalışabilir. Böyle bir olasılık oldukça güçlüdür. Ama söylemeliyiz ki, bu tipte bir çözüm, Türkiye-Kürdistan emekçileri için, Kürt ulusu için büyük kazançlar sağlamayacaktır. Bizim için, faşizme karşı mücadelenin başarıları ve zaferi sorunu, faşizme karşı takınılacak siyasi tavır ve mücadele biçimleri sorunuyla, önderliğin sınıfsal niteliği ile sıkı sıkıya bağlıdır. Faşizme karşı mücadelede, marksistleri diğerlerinden ayıran temel ölçüt şudur: Proletarya diktatörlüğü uğruna mücadele; faşizme karşı mücadeleyi proletarya diktatörlüğü için mücadele ile birleştirme. Çünkü faşizmin tarih sahnesine çıkışını kaçınılmaz kılan temel neden, proleter devrimleri tehlikesi ve proletarya diktatörlüğü olgusudur. Faşist diktatörlükler, burjuva diktatörlüklerinin şu ya da bu biçimine alternatif olarak değil, proletaryanın sınıf egemenliğine, proletaryanın sınıf diktatörlüğüne karşı emperyalist burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir yeni biçimi olarak çıkmıştır. Soruna bu perspektif ile bakmayan biri kendisine ne kadar “Marksist” vs. sıfatını yakıştırırsa yakıştırsın, özünde o, burjuvadan başka birisi değildir. Bu nedenle, faşizme karşı mücadele, bir yönüyle emperyalizme, işbirlikçi kapitalizme, feodal kalıntılara ve komprador asker-bürokrat burjuvaziye karşı, hayatın her alanını kapsayan ve çeşitli silahlarla süren bir mücadele iken, bir yönüyle de revizyonizme, reformizme ve her türden burjuva anlayışlara karşı kararlı bir mücadele olmalıdır. Böylesi bir mücadeleye ancak, Marksizm-Leninizmin temel ilkeleri üzerinde kurulmuş, deneyimli önderlere sahip devrimci bir parti, proletaryanın partisi önderlik edebilir. İşte önümüzde bekleyen acil siyasi görev tam da budur: Proletaryanın devrimci partisinin oluşturulması görevi…
Faşizme karşı mücadele, gündemde olan baş çelişmenin çözümü ile sınırlandırılamaz. Herhangi bir biçimde, faşist diktatörlüğün geri çekilmesi, kısmi burjuva hak ve özgürlüklerin kazanılması, faşizm tehlikesinin yok olması anlamına gelmez. Daha önce belirttiğimiz gibi, faşist diktatörlük, toplumsal karekterli bir devrimle değil de, siyasi bir devrimle yıkılabilir. Eğer siyasi devrime proletarya önderlik etmemişse ya da böyle bir devrimde etkinlik kazanmamışsa, sorun burjuva sınırlar içinde geçici bir çözüm bulmuş demektir. Yani daha önce de değindiğimiz gibi, devletin burjuva özü değişmemiştir, yalnızca siyasi biçimi değişmiştir. Faşist diktatörlük yıkılmış, yerine burjuva diktatörlüğünün bir başka biçimi kurulmuştur. Bu diktatörlük, faşizme ve daha önceki siyasi yönetimlere göre daha da ileri bir nitelikte olabilir. Ama emperyalizme bağımlılık yok edilmemiştir; yarı sömürge statüsü korunmaktadır. Feodal kalıntıların varlığı sürmekte, Kürt ulusu üzerindeki sömürge zinciri ağırlığını korumaktadır. Çözüm, kapitalizmin genel sınırları içinde, burjuva reformcu anlayış çerçevesinde bulunmuştur. Böylesi bir çözüm, emperyalizm ve işbirlikçileri için bir yanıyla muhtemel bir devrimi engellemek için gereklidir, bir yanıyla da, yeniden saldırmak için gereklidir. Biz, böylesi bir çözümle yetinemeyiz; böylesi çözümlere rıza gösteremeyiz. Çünkü biz, sorunu, sadece bir “Türk” sorunu olarak, bir “Türkiye” sorunu olarak değil, Türkiye-Kürdistan sorunu olarak, Türk, Kürt-Ermeni, ve daha birçok azınlıklardan emekçilerin ve ezilen halkların sorunu olarak, bölgesel ve uluslararası bir devrim sorunu olarak anlıyoruz.
Faşizme karşı mücadele ateşi, devrim ateşi olarak süreklilik kazanmalıdır. Biz, faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi, birleşik ulusal, demokratik ve yarı sosyalist karekterli bir devrim olan, Toplumsal-Demokratik Halk Devrimi için mücadelenin bir parçası olarak görüyoruz. Faşist diktatörlük, ancak, proletaryanın devrimci partisinin önderliğinde, çeşitli milliyetlerden proletaryanın en geniş katılımıyla, işçi köylü ittifakı temelinde oluşturulacak birleşik halk cephesinin uzun süreli mücadelesi ile yıkılabilir. Son çözümlemede belirleyici olan silahlar olacaktır. Eğer doğru bir hat izlenebilirse, mücadelenin gelişim süreci içerisinde, faşist diktatörlükten zarar gören, aradıklarını bulamayan burjuva katmanların bir kesimi de anti faşist saflara katılabilirler. Devrim, işçi sınıf önderliğinde halkın bir kesiminin, silahları aracılığıyla gericiliği dize getirmesi ve hem gericiliğin, hen de gericiliğe bağlı kalmakta direnen nüfusun diğer kesimleri üzerinde otoritesini kurması olayıdır. Bu nedenle, faşizmin yıkılmasından sonra hangi sınıfın egemenliği ve zorun niteliği sorunları bizim için belirleyici öneme sahip sorunlardır. İşte bu noktada, demokrasiden ne anladığımız sorunu ortaya çıkacaktır; biz, bütün hayatları boyunca, proletaryayı, emekçi kitleleri, namuslu aydın ve sanatçıları kanla ezmiş, Kürt ulusunun ulusal ve demokratik haklarını kanla bastırmış, azınlık halklara her türlü insanlık dışı işkence, kıyım ve baskı uygulamış olan burjuva gericiliğine, onların uşaklarına demokrasi tanımayı, halka, devrime ve insanlığa ihanet sayarız. Biz ancak işçilere, emekçi halka, halkın aydın ve sanatçılarına, devrime karşı çıkmamış ulusal burjuvaziye demokrasi hakkı tanırız. Kürt ulusunun ulusal ve demokratik haklarını tanırız. Bu anlamda tutarlı bir demokrasi için, daha önce de belirttiğimiz gibi, ancak Marksizm-Leninizmin bilimiyle donanmış, devrimci bir önderliğe sahip, eğitilmiş proletarya mücadele edebilir. Gerek ulusal, gerekse uluslararası planda faşizme, savaşa ve gericiliğe karşı mücadelede asıl eksikliğini duyduğumuz budur: Devrimci proletaryanın sınıf savaşına önderlik edebilecek nitelikte partiler… Bu tip partilerin yokluğu, kaçınılmaz olarak uluslararası proletaryanın niteliğini de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle biz, faşizme karşı mücadele sorununu, aynı zamanda, devrimci bir partinin Türkiye-Kürdistan Birleşik Komünist Partisi’nin yaratılması sorunu, devrimci teori ve siyasetin yaratılması ve emekçi kitlelere maledilmesi sorunu, değişik mücadele biçimlerinin bulunması ve uygulanması sorunu, devrimci taktik ve stratejilerin yaratılması sorunu ile birlikte ele almak zorundayız. Önümüze koyduğumuz görevler, sadece bizim özel sorun ve görevlerimiz değil, devrim sorununu ciddi olarak önüne koymuş bütün grup ve çevrelerin de ortak sorunudur. Faşizme karşı mücadelenin başarısı ve zaferi sorunu, doğrudan doğruya bu sorunlara getirilecek doğru cevaplara ve pratiğe bağlıdır.
III
Faşizm, tek başına “ulusal” bir tehlike ve düşman değil, emperyalizmle ve dünya gericiliği ile bağıntılarından ötürü, uluslararası bir niteliğe de sahiptir. Bir ülkedeki faşizm yalnızca o ülkenin devrim ve demokrasi güçlerine, o ülkenin içşi ve emekçilerine değil, bütün dünya işçi ve emekçilerine, dünya çapında devrim ve demokrasi güçlerine karşıdır. O sadece ulusal planda işçi ve emekçilerin nefreti ile değil, dünya işçilerinin, ezilen halkların ve demokrat kamuoyunun nefretiyle de kuşatılmalıdır. Ulusal ve uluslararası ekonomik, sosyal, siyasal durumları birlikte ele almalı ve çalışmalarımızı buna göre düzenlemeliyiz. Sorunu yalnızca bir iç sorun olarak ele alırsak yanılgıya düşeriz. Bazı burjuva partilerinin ve küçük burjuva aydınlarının düşündüğü gibi, faşizme karşı mücadele “kendi” sorunumuz, “aile içi bir sorun” değildir. Faşist diktatörlüğü, hem içte, hem de dışta tecrit etmenin, köşeye sıkıştırmanın yollarını bulmalıyız. Türkiye-Kürdistan’daki nesnel ve öznel durumla, uluslararası nesnel ve öznel durumun uygunluğu halinde faşist diktatörlüğü yıkabiliriz; belirleyici olan mücadele kendi toprağımızda sürecek olan mücadele olmakla birlikte, tayin edici olan sonuçta, uluslararası durumun payıdır ki, söz konusu pay büyük role sahip olacaktır. Faşizmi, uluslararası planda teşhir ve tecrit etmemize yarayacak araç ve organları yaratmalıyız; geniş bir siyasi ilişkiler ağı örgütlemeleyiz.
Faşizme karşı mücadele programı, devrim için önümüze koyduğumuz mücadele hedef ve programından bağımsız olamaz; onunla bağlantı içinde, onun bir evresi olarak ele alınmalıdır. Emperyalizmi, işbirlikçi kapitalizmi, feodal kalıntıları, sosyal-siyasal-ekonomik bütünlüğü içinde karşısına almayan demokratik bir mücadele faşizme karşı tutarlı bir başarı kazanamaz; ancak ulusal, demokratik ve sosyalist görevlerin birlikte omuzlanması ve hayata geçirilmesi ile uzun erimli bir direnmeyle zafer kazanabiliriz.
En geniş kitleleri nasıl bir program çevresinde topralayabiliriz? Bu soru doğru cevap bulmalıdır. Faşizme karşı olan güçlerin hepsi, tek bir program temelinde bir araya gelebilir mi? Örneğin halk saflarında bulunan sınıf ve tabakaları, onların siyasi temsilcilerini, işçi sınıfının hedefi olan sosyalizm programı çerçevesinde toparlayabilir miyiz? Açıktır ki, bu sorunun cevabı “hayır” olacaktır. Bu nedenledir ki, işçi sınıfı, faşizme karşı geniş kitleleri çevresinde toparlayacak daha geniş kapsamlı, esnek bir programa sahip olmalıdır. Bu program, demokratik bir cumhuriyet programıdır; en geniş siyasi hak ve özgürlükleri içeren, demokratik bir program. İşçi sınıfının, en geniş emekçi kitlelerin siyasi birliğini sağlamak için, böylesi bir ara aşamaya ihtiyacı vardır.
Açık sınıf mücadelesinin her alanda en yoğun biçimde süreceği, siyasi-ideolojik birçok sorunun açıkça tartışılabileceği bir özgürlük ortamından geçmeden sosyalizme gitmek hayal olacaktır. Demokratik Cumhuriyet Programı, Kürt ulusunun ulusal ve demokratik haklarını savunacaktır. Ulusal sorunun çözümü için, ulusların kaderlerini tayin hakkı, ulusların ve dillerin tam hak eşitliği, bütün ülkelerin proletaryasının ortak çıkarı ve birleşmesi ilkeleri temelinde, Kürt ulusu ve diğer halklar üzerinde var olan her türden ulusal baskı ve eşitsizliklerin kaldırılması ve siyasal kaderlerini kendilerinin tayin hakkı için mücadele esastır. Bütün bunlar, devrimin geleceği ve faşist diktatörlüğün yerine düşündüğümüz Demokratik Cumhuriyet’in yazgısı, işçi sınıfının ideolojik-siyasi eğitimine, örgütlenme düzeyine, önderlerinin ve militan kadrolarının siyasi niteliğine bağlıdır. Faşist ideolojiye proletaryanın devrimci sınıf ideolojisiyle karşı konulmalı ve proletarya devrimci sınıf siyasetiyle eğitilmelidir. İşçi sınıfı, burjuvazinin yardımcısı olmaktan kurtarılmalıdır…
Şu günkü durumuyla, Türkiye-Kürdistan proletaryasının ve ona önderlik iddiasındaki hiçbir örgütün nitel-nicel gücü, faşist diktatörlüğü altedecek güçte değildir. Ve yine bu güne kadar izlenen siyasi hatalar, köklü bir değişikliğe uğratılmaz ve yanlışlıklar açığa çıkarılıp mahkum edilmezse, geleceğimiz yine parlak olmayacaktır. Geçmişe bakarken, yenilginin nedenlerini, şu ya da bu grubun, şu ya da bu önderin sırtına yıkarak, birtakım olaylara bağlayarak değil, yaşanan sosyal-ekonomik gerçekliğin derinliklerinde, bize bırakılan siyasi-ideolojik-felsefi mirasın derinliklerinde aramalıyız. Yenilgi sonrasının her şeyi sıcağı sıcağına değerlendiren ve sonuçlar bulan anlayışı yerine, daha serinkanlı, her şeyi bütün boyutlarıyla araştırabilen bilimsel anlayışı egemen kılmalıyız. Dostlar alışverişte görsün örneği iş yapıyor görünmektense, geleceğe daha iyi hazırlanabilmek için, gerekirse uzun bir süre suskunluğu ve eylemsizliği bile göze almalıyız.
Devrim, hem dışımızdaki düşmana, hem de içimizdeki olumsuzluklara karşı, uzun erimli, sabırlı ve köklü bir çaba istiyor bizden; işçi sınıfının, çeşitli gruplar tarafından paylaşılmış işçi önderlerinin, devrimci-demokrat aydın ve bilim adamlarının, devrimci mücadelenin bugüne kadar yetiştirdiği en ileri unsurların, merkezi bir çatı altında birleştirilmesinin ve düşmanı dize getirmenin başka yolu yoktur. Asıl amacımız komünistlerin, buradan hareketle de işçi sınıfının birliğidir. Kavrayacağımız ana halka budur. Kuşkusuz, böylesi bir birliğin yaratılması kolay olmayacaktır; böylesi bir birliğin yaratılmasının ilk adımı, gruplar arasında ve grupların kendi içlerinde çok yoğun, siyasi-ideolojik tartışma ve hesaplaşmaları gündeme getirecektir. Tartışma ve hesapaşmanın önünde varolan anti demokratik engellerin, derme çatma bilgi yığınlarının, basmakalıp formüller ve şemalarla akıl yürütme hastalıklarının yenilgiye uğratılması gerekir. Devrimcilerin tartışmayacağı hiçbir konu yoktur; kutsal, dokunulmaz, tabu düzeyine yükseltilmiş hiçbir şey tanımıyoruz. Bu nedenle, en başta, hem grupların kendi içlerinde, hem de kendi aralarındaki tartışmaları verimli kılabilecek demokratik bir ortamın varlığına ihtiyaç vardır. Öte yanda, küfür ederek, dedikodu ve kara çalarak hiçbir yere varılamaz; hele hele kendilerini akıllı, başkalarını cahil yerine koyan, kendi dışındakilere küçümseyerek bakmayı alışkanlık haline getirmiş “bilgiçler” ile bir sonuca varmak mümkün değildir. Demokrasi adına, kimsenin kimseyi alaya almasına, kimsenin bir başka grubu temelsiz iddialarla suçlamasına, küfür etmesine izin verilemez. Bilimsel siyasi ahlakın dışına düşen her tutum ve davranış mahkum edilmelidir.
Siyasi-ideolojik temelleri, örgütsel yapısı, çağın siyasi-ideolojik ihtiyaçlarına cevap vermeyen hiçbir örgütün geleceği olamaz. Zora başvurarak, iç tartışmaları kana bulayarak, örgütsel önlemler alarak hiç kimse kendi siyasal varlığını uzun süre koruyamaz. İçinde biz de olmak üzere, bugünkü konumlarıyla, varolan hiçbir siyasi örgütün ve siyasi çevrenin geleceği yoktur. Devrimci bir altüst oluşa ihtiyacımız vardır ve bu altüst oluşu gündeme getirecek sarsıntıların, fırtınaların habercileri ufukta görünmektedir. 12 Eylül faşizmi, dıştan gelen bir darbeydi; ama hiçbir grubu, hiçbir siyasi görüşü yok etmeye gücü yetmedi; yetemezdi de. Çünkü hiçbir siyaset, dıştan gelen darbelerle yıkılmaz. Bir siyasi hareketi siyasi arenadan silecek gelişmeler, o siyasi hareketin bünyesinden doğabilir ancak.
Sonuç olarak özetlersek:
1. Biçimi ne olursa olsun, hangi tip ülkelerde olursa olsun, emperyalist burjuvaziden ve emperyalist ekonomiden kopuk bir faşist diktatörlük düşünülemez. Bugünkü durumuyla Evren-Özal yönetiminde görünen faşist diktatörlük, Amerikancı bir karaktere sahiptir. Bu nedenle diğer emperyalistleri ve aralarındaki çelişmeyi hiçbir zaman unutmadan, özellikle de sosyal emperyalist Rusya’yı akıldan çıkarmadan, asıl mücadele hedefimiz ABD emperyalizmi olmalıdır.
2. Faşist diktatörlüğün temel sınıfsal görevi, içte emekçi kitleler adına yola çıkan siyasi hareketleri, değişen oranlarda ezmek; işçi sınıfının kazanılmış ekonomik, demokratik hak ve özgürlüklerini gaspederek onu köleleştirmek; Kürt ulusunu daha da yoğun baskılar altında tutmak ve ulusal, demokratik, kültürel haklarına zincir vurmak; yurtsever, devrimci demokrat basını susturmak, söz ve düşünce özgürlüğünü katletmektir; dışta ise görevi, bölgesel ve uluslararası planda başta ABD olmak üzere, emperyalistlerin çıkarlarını kollamak ve savunmaktır. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında, faşist diktatörlüğün teşhir ve tecriti için çok yoğun kampanyalar yürütmeli, insanlık dışı uygulamaları, belgeleri ile dünya kamuoyuna açıklanmalıdır.
3. Çeşitli milliyetlerden oluşan Türkiye-Kürdistan halkı ile askeri faşist diktatörlük arasındaki çelişme baş çelişme olarak önümüzde duruyor. Bu çelişme, Türkiye-Kürdistan proletaryası ile burjuvazi arasındaki, emperyalizm ile en geniş halk kitleleri arasındaki, yine feodal kalıntılarla ve başta köylülük olmak üzere, en geniş halk kitleleri arasındaki çelişmeleri bağrında taşımaktadır.
Kapitalist toplumun temel çelişmesi, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişmedir. Bu çelişme, sınıfsal plana burjuvazi-proletarya çelişmesi olarak yansır. Bu çelişme ancak toplumsal bir devrimle, üretim araçlarının mülkiyet biçimini, üretimin toplumsal niteliğine uygun hale getirerek, yani mülkiyeti toplumsallaştırarak ve giderek, bütün toplumu, bütün kurumlarıyla birlikte, sosyalist ilkeler temelinde yeni baştan örgütleyerek çözülebilir. Sınıf bilinçli proletarya, bu noktaya, çeşitli ara evrelerden geçilerek varılacağını bilir.
Proletarya, yalnızca burjuvazi ile kendisi arasındaki çelişmenin çözümünü gündemine alarak kendisini kurtaramaz. O, emperyalizmle en geniş halk kitleleri arasındaki çelişmeyi, ulusal devrim yöntemiyle; feodal kalıntılarla köylülük ve en geniş halk kitleleri arasındaki, ezen ulus ile ezilen ulus arasındaki çelişmeyi, demokratik devrim yöntemiyle çözerek, kendisini kurtuluşa hazırlayabilir. Proletarya, bütün bu nedenlerden ötürü, faşizmden zarar gören, onunla çelişen bütün sınıf ve tabakaların ortak özlem ve istemlerini dile getiren bir program temelinde, halk güçlerinin birliğini sağlamalı ve anti faşist mücadeleye önderlik etmelidir. Egemen sınıfların kendi içindeki çelişmeler günden güne büyüyor. Evren-Özal ikilisi arasında gözlenen çelişmeler bunun bir yansımasıdır. Devrimci proletarya, bu çelişkilerden yararlanmasını bilmelidir. Anti faşist mücadele programı, ulusal, demokratik ve sosyalist görevleri içermeli ve faşist diktatörlük yerine demokratik cumhuriyet hedefini koymalıdır. Demokratik evresi gerçekleşebilirse, bu, proletaryanın daha ileri adımlar atması için bir soluklanma, yeniden güç toplama, nihai kavgaya hazırlanma evresi olacaktır.
4. Bugün parlamento içinde ve dışında varlıklarını sürdüren SODEP, HP, DYP, RP vb. gibi burjuva muhalefet partileri, sınıfsal özleri gereği, tutarlı bir demokrasi için mücadele edecek niteliklerden yoksundurlar. ANAP ve MDP faşist partilerdir. Güvenebileceğimiz tek devrimci sınıf olan Türkiye-Kürdistan proletaryası ise bugünkü haliyle örgütsüz, öndersiz ve darmadağınık bir durumdadır. Önümüzde duran acil görev, çeşitli milliyetlerden proletaryanın ortak devrimci sınıf partisini, Türkiye-Kürdistan Birleşik Komünist Partisi’ni yaratmak ve proletaryayı savaşa hazırlamaktır. Bu görev, sadece bizim değil, devrim sorununu ciddi olarak önüne koymuş bütün komünistlerin de görevidir. Bu nedenledir ki, faşizme karşı mücadele sorunu, aynı zamanda devrimci partinin yaratılması, değişik eylem ve mücadele biçimlerinin yaratılması sorunları ile birlikte ele alınmalıdır.
Yuvarlak, genel tanım ve tesbitlerle, alışılmış formüllerle faşizme karşı başarılı bir mücadele sürdürülemez; somut durumlardan, yaşanan gerçeklerden yola çıkarak, ekonomik, sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel, sanatsal, her cephede, anti faşist diktatörlüğün ve faşist kliklerin uygulamalarına, çalışmalarına, proletaryanın devrimci sınıf ideolojisi ve siyasetiyle karşı çıkmalıyız; güncel olay ve gelişmeleri, basını, faşist gerici yazarları günü gününe izlemeli ve gücümüz oranında, en geniş emekçi kitleleri, gençliği ve aydınları bunlara karşı uyarmalıyız. Sıcak sınıf savaşının içinde olmalı ve bu savaşın bizden istediği organ ve araçları yaratmalıyız. Burjuva basın yayın organları, radyosu, TV’si, eğitim kurumları, her gün milyonlarca emekçiyi zehirliyor; kendi perspektifleri konusunda koşullandırıyor. Faşist gerici basın yayın ve iletişim araçları karşısında en azından yurtsever-demokrat bir seçenek çıkartmalıyız.
Görüleceği gibi, anti faşist mücadele aynı zamanda maddi finansman olayıdır da. Basın yayın, iletişim araçları ve organlarını örgütleme çabaları, çeşitli nitelikteki kampanya ve gösteriler ve burada açıklanmayacak daha birçok şey, milyarlarla sayılabilecek parasal gerekliliği dayatacaktır bize. Sorunumuz, belirleyici yanıyla teorik ve siyasi hattın inşası olmakla birlikte, pratik çalışmalar finansman sorununun acilen çözümünü isteyecektir bizden.
Yazımızı bitirirken yine belirtmeliyiz ki, devrim, hiçbir grubun, kimsenin, sınıfın isteğine göre biçimlenmez; o, nesnel koşullar tarafından gündeme getirilir ve biçimlenir. Bize düşen, nesnel durumun doğru tesbitini ve buna uygun öznel koşulları yaratmaya çalışmaktır. Ancak böylelikle nesnel durum üzerinde etkili ve yönlendirici olmayı başarabiliriz. Aksi halde, biz istediğimiz kadar iyi niyet ve yüce amaçlar adına, kağıt üzerinde, masa başlarında, faşist diktatörlüğün karşısına “sosyalist devrim”, “demokratik halk devrimi”, “demokratik cumhuriyet” vb. seçeneklerini çıkartalım, istediğimiz kadar “halk savaşı”, “genel ayaklanma” ve daha birçok stratejiler, taktikler, mücadele biçimleri koyalım, eğer somut örgütlenme düzeyimiz, kadrolarımızın niteliği, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin eğitim düzeyi ve içinde bulundukları ruh hali isteklerimize uygunluk göstermiyorsa, bütün çabalarımız boşa gidecektir. Nesnel gücümüzü, asıl hedeflerimiz doğrultusunda yetkinleştirmenin ve geliştirmenin yollarını bulmalıyız. Bugün faşist diktatörlüğe karşı mücadele, bizden tutarlı bir anti faşist program istiyor. Bu programın uygulanmasına önderlik edebilecek nitelikte, değişen durumlara göre taktik ve stratejik değişiklikleri uygulayabilecek siyasi bir merkez istiyor. Bu programa inanmış ve bu uğurda savaşmayı göze alacak emekçi kitlelerin eğitimini, siyasi hazırlığını istiyor. Ve bütün bunların üzerine, faşizme karşı mücadelenin maddi finansman olayının çözümünü istiyor
Yılmaz Güney’in çalışma masasında yarım kalan çeşitli el yazmaları dışında tamamlayabildiği bu son makale, 1984 Temmuz’unda kaleme alınmış ve ölümünden birkaç gün önce basılan Mayıs’ın 4. sayısında yayınlanmıştır.
