19 MAYIS 1985: YILMAZ GÜNEY HAFTASI
ARAMIZDA OLMAYIŞININ ACISI VE İÇİMİZDEKİ ÖLÜMSÜZ ANISIYLA
FATOŞ GÜNEY
Değerli dostlar,
Yılmaz Güney’in yaşamı birkaç sayfa ile özetlenemeyecek kadar derin ve engin zenginliklerle doludur. O’nu tanıyabilmek, tüm yönleriyle kavrayabilmek ancak başarılar, başarısızlıklar, hor görülmeler, acılar, yoksuluklar, açlıklar, hapishaneler, hastaneler, kavgalar, kazalar, özlemler ve zaferlerle ipek böceği kozası misali örülmüş bir yaşamı oluşturan binlerce olayı bilmek ve incelemekle mümkündür. Bu da, bir roman yazmayı gerektireceğinden, ben çok kısa ve öz olarak bazı noktalara değinmek ve O’nu dilimin döndüğünce anlatmaya kendi sözeriyle başlamak istiyorum.
“954’lerde, Adana’da, İnönü Caddesi’nde bir kolonyacı dükkanında çalışıyordum. Onyedi yaşlarında idim. Genç bir adam, işçilerden, köylülerden söz eden, İspanya iç savaşının acılarını anlatan şiirler okurdu bana. Küçük kırmızı kaplı bir cep defterine özenle yazılmış şiirlerdi bunlar. Kim yazmıştı yüreğime coşku dolduran bu etkili şiirleri? İlk kez ondan duyuyordum; bir adam vardı, adı Nâzım Hikmet’ti.
“Bir yıl öncesine kadar, yaz tatillerinde Yenice köyüne döner, ırgatlık yapardım. Orada doğmuş, orada büyümüştüm. Kürt asıllı, topraksız, yoksul bir ailenin çocuğuydum. Limon çiçeği kokan o küçük kolonyacı dükkanında içime düşen ateşin adını ve hangi sınıfın adamı olduğumu öğrendim. Köylüydüm ben ve kurtuluşum ancak sınıfımın kurtuluşuyla mümkündü. Peki nasıl kurtulacaktı sınıfım? berraklık kazanmayan bir sorundu bu benim için.”
Evet, Yılmaz Güney gencecik bir köy delikanlısıydı o dönemler, kabına sığmayan güçlü kişiliği, kararlılığı, cesareti çok kısa sürede O’nun, köyünün ve köylülüğün dar sınırlarını parçalayacak, hayatını ve kafasını sınırlayan hapishaneleri yıkacak ve Yılmaz bir özgürlük ve demokrasi savaşçısı olarak yaşamın ta göbeğine, en fırtınalı denizlerine yelken açacaktı. Korku tanımaz yüreği en ağır acılarla yüklenecek, kısa yaşamının oniki yılını hapihane hücrelerinde, demir parmaklıklar arasında, sürgünlerde ve gurbetlerde geçirecekti.
Liseyi bitirdiği yıllarda edebiyata merak sarmıştı. Hikayeler yazmaya başladı. Annesi ve bacısıyla paylaştıkları tek göz evin elektriği çekilememiş odasında, sokak lambasının solgun aydınlığında küçük dünyalar yaratıyor kendine, güçlü sezgileri ve duyularıyla, hayatı, işleyiş yasalarını, en can alıcı yanlarından yakalıyor, kavrıyor, aktarıyordu. Genellikle de, kendi yaşadığı olaylardan hareket ediyor, güçlü gözlemciliği sayesinde yaşamın gerçeğiyle hep iç içe oluyordu. Bu, onun ileri dönemlerindeki çalışmalarında da hep böyle sürecek; o, her yarattığı eserinde daima yaşanandan yola çıkacak, toplumsallığı, bilimselliği ve sanatsallığı birlikte yoğuracaktı.
Yazdığı hikayeler, çeşitli gazete ve sanat dergilerinde yayınlanıyordu. 955’de, birtakım arkadaşlarıyla birlikte, maddi olanaksızlıkları yüzünden kısa ömürlü olacak olan “Püren” ve “Doruk” dergilerini çıkaracaktı. Daha sonra Adana’dan İstanbul’a, İktisat Fakültesi’nde öğrenim görme hayelleriyle gelecek; ve sinema, geniş kitlelere ulaşması, etkinliği, anlatılan şeylerin daha güçlü ve daha derinliğine işleyebilmesi olanakları açısından, ön plana alınması gereken bir sanat dalı olarak dikkatini çekecektir.
Çocukluk yıllarında yaptığı çobanlık, bağ bekçiliği, ırgatlara su taşıma, çapa işçiliği, pamuk ırgatlığı, arabacılık, kasap çıraklığı, traktör sürücülüğü, simit, gazoz satıcılığı gibi işlerden sonra, Yılmaz Güney ‘57 yılında, Beyoğlu’nda bir film işletmesinde “pursantaj” memurluğu, işletmecilik ve muhasebeci yardımcılığı yapmaya başlar. Koltuğunun altında çeşitli film bobinleri ile Anadolu’yu dolaşmakta, film dağıtıcılığı yapmaktadır. Bütün bunları yaparken de hikayeciliğini senaryo çalışmaları ile sürdürüyor, Rejisör Atıf Yılmaz’ın asistanı olarak, reji ve senaryo yardımcılığına başlıyor ve de ilk filmi olan “Bu Vatanın Çocukları”nda çok küçük ama çok etkili ilk rolünü oynuyordu.
Bu sırada, geçmiş yıllarda yazdığı bir hikayesinden ötürü, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve bir buçuk yıl hapis, altı ay sürgün ve ömür boyu kamu haklarından yoksunluk cezalarına çaptırıldı. Bu ilk tutukluluğu ile birlikte, İstanbul, İktisat Fakültesi, sinemadaki ilk denemeleri, ilk heyecanları, hayalleri ve umutları da onunla birlikte duvarlar ve demir parmaklıklar arasına hapsedilecekti.
“Oysa, o dönemlerde komünizmle ilgili, bilimsel anlamda dişe dokunur bilgim de yoktu,” der Yılmaz Güney.
“İlk romanım olan ‘Boynu Bükük Öldüler’, (66-62’de ilk tutukluluk dönemimde), Nevşehir Cezaevi’nde, siyasi koğuşun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü 16 aylık bir çalışmanın ürünüdür…
“Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı, yatma zamanı gelince ayak ucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım.”
… Ve böylece günler akıp geçecek, bir sanatçı için, hapishanenin son derece güç, üretmeyi önleyici, tüketici şartlarına rağmen direnecek ve çalışmalarını sürdürecekti.
Cezasını tamamlayıp, bir buçuk yıl sonra hapishaneden çıktığı ve altı aylık sürgün cezasını tamamlamak üzere Konya’ya gitmek için yola koyulduğunda, henüz yirmidört yaşında gencecik bir delikanlıydı ve koltuğunun altında ilk romanı olan bu ölümsüz eserini taşıyordu.
Öğrenim yarıda kalmıştı. Önündeki tek yol, kendi deyimiyle, “kendisini hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmen aracılığıyla eğitmeye” devam etmekti.
Öyle de yaptı…
Konya’da, hapishaneden yeni çıkmış, sicilinde “komünist” yazan birisine kimse iş vermek istemiyordu, oysa hayatın zorunlu kıldığı çelişmeleri aşmak çevre ile ilişkiler kurmak, çalışmak durumundaydı. Uzun araştırmalardan sonra bir gece kulübünde “fedailik” işi buldu. Kabul etmek zorundaydı.
Ataklığı, gözüpekliği, dürüstlüğü, doğruları savunması sayesinde kısa sürede çevrede tanınan, sevilen, sayılan ve sözü dinlenen biri oldu. Sürgün cezası bitip İstanbul’a döndüğü vakit, kendinden önce namı, o kendi dünyalarının ölçüleri ve oyunlarının katı acımasız kuralları içinde, özünde dürüst ve cesur insanlar olan kabadayılar aleminde duyulmuştu.
Taze bir güç ile sinemaya, bıraktığı yerden devam etme kararlılığındaydı. Ve artık filmlerde başrol oynuyor, oynadığı filmler büyük ilgi görüyordu. Prodüktörler o güne kadar kendi güzellik ölçülerine göre, jönlere uymayan bir fiziğin sahibi gördükleri bu adamın neden halk tarafından böylesine sevildiği, benimsendiği ve tutulduğunu çözemiyorlardı. Oysa onların kavrayamadıkları şey, aslında, o güne kadar yabancısı olduğu, kendi gerçeği dışındaki bir dünyanın penceresinden beyaz perdeye bakan, aldatmacalı renkler içinde eğlendirilmiş, uyutulmuş, uyuşturulmuş bir sinema seyircisi, ilk kez perdede kendi fiziğine benzeyen birisini, kendisi gibi doğal davranan, kendi dünyasını yansıtan olaylar yaşayan, sorunları benzer olan, haksızlığa uğrayan, ezilen ama başkaldıran, döğüşen Köroğlu, Dadaloğlu misali yiğitlere özgü bir adam görüyor ve o adama yürekten bağlanıyor, tiryakisi oluyor, kendisinden sayıyordu.
Halkının bu içten sevgisi karşısında Yılmaz Güney yükseliyor, yüceliyor, onun omuzlarında ise sinema, her geçen gün biraz daha güçlenen bir demokrasi silahı haline geliyordu. Artık prodüktörlere kendi istediği gibi filmler yapmayı diretecek güce erişiyordu. İçinde üreyen, çoğalan, yüreğine sığmayan duygular taşıyor bu kutsal sevgi ve birikimi halkının gerçek çıkarları doğrultusunda kullanmak ateşiyle yanıp tutuşuyordu.
“Halkımın içinde bulunduğu değişimin, toplumsal uyanışın bana yansıyan coşkusunu ve sevincini beynimin barajlarında biriktirmek, enerjiye dönüştürmek, onların bilinçlenmesine katkıda bulunmak görevimdir. Bilincin önderliğinde değilse coşkular, fayda etmez zarar verir halkıma, düşman pusuda bekliyor çünkü.” diyordu.
Bu dönemin ilk ürünü “Umut” oldu. Onun, “Aç Kurtlar”, “Seyyit Han” gibi baş oyunculuk, senaristlik ve yönetmenliğini yaptığı, tümüyle kendine ait ilk iki filminden sonra gerçekleştirdiği “Umut”, Türkiye sinemasında, gerçek ve gerçekçi sinemanın bir dönüm noktası idi. Filmin birçok sahnesi sansürce kesilerek engellenirken, yurt dışında da gösterilmesi yasaklandı. Bu baskıya karşı Yılmaz Güney de sessiz kalmadı. “Umut” kaçak olarak yurt dışına çıkartıldı ve Gronoble’de, “Büyük Jüri Özel Ödülünü” kazandı ve Yılmaz Güney ilk kez ‘70 senesinde ülkesinin sınırlarını aştı.
O güne dek, Yılmaz Güney filmlerinin alışılagelmiş kuralları, Umut filminin kahramanı “Arabacı Cabbar” ile birlikte değişiyor, bambaşka bir kişiliğe bürünüyor, bu sarsıntıyla birlikte ayrışmalar başlıyor; Yılmaz Güney kabuk değiştirmenin sancılarını yaşarken ve yeni, ileri hedeflere doğru yönelirken, (72 yılındaki cunta ile birlikte) yine yaşamı bölünüyor, yine hapishaneye, hem de bu kez Selimiye Askeri Cezaevi’ne düşüyor, kollarına ve kamerasına kelepçeler takılıyor, tel örgütülü, demir parmaklıklı ziyaretler başlıyor; haftada yalnızca on dakikalık (Biz o zaman yeni evliyiz, oğulumuz 6, 5 aylık)…
Hayat akıp gidecek, fakat her şeye rağmen zaman onu daha güçlü, daha zengin ve etkili kılacaktı. Devamlı okuyacak, kendini aşacak, yenileyecek, bir öğrenci titizliği ile çalışacak, yarının güç günlerine hazırlanmak için var gücüyle, yılmak bilmeksizin direnecekti.
Mektuplarında duygularını dile getiriyordu.
“Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır, dünyayı daha iyi kavrayabilmek için. Ben bu barajı aştım, her şey önümde bütün açıklığıyla oynuyor. İçimdeki hırs ve inat, damgasını öyle silinmez, öylesine sağlam basacaktır ki hayata, şu uzun hapishane yıllarının beni yeniden yarattığına sen de tanık olacaksın. Zorluklar, sıkıntılar, haksızlıklar, benim için, sanatım için öyle yararlı olmuştur ki, bütün dünyada sözü edilen filmler yapacağım. Bir gün Türkiye sinemasını dünyaya ben ve benim gibi düşünenler götüreceğiz. Hapis olan benim fiziğimdir, kafam hapis değil ve onu kimse durduramaz.”
Kafasını ve yüreğini kimse durduramadı ve dediklerini yaptı. Halkına verdiği sözde durdu. Cezaevlerinde, en ağır insanlık dışı koşullara karşın durup dinlenmeden, gecesi gündüzü ile çalıştı, romanlar, hikayeler, senaryolar yarattı. İki buçuk yıllık tutukluluğu, ‘74 affı ile son bulup, yalnızca üç buçuk ay sonra üçüncü kez yeniden özgürlüğüne kelepçe vurulduğunda hapishanede yarattığı en güzel ürünlerinden birçoğu, kendisinden önce dünyaya açıldılar. Yığınları etkileyerek onlara çok uzak ve yabancısı oldukları garip bir dünyanın yanık ve acılı türkülerini dinlettiler… İnsanlar hiç bilmedikleri, daha önce hiç duymadıkları ağıtlar yakan bu sese kulak verdiler, yüreklerinden sarsıldılar…
Yılmaz Güney, Türkiye’deki mücadelesini yalnızca sinema alanında, roman ve hikaye dallarında bir sanatçı olarak, ülkesinin toplumsal gerçeklerine ışık tutmanın ve tanıklığını belgelemenin dışında, halkının nabzını her zaman elinde tutarak, halkının yanında, devrimci mücadelesinin ateşi içinde (egemen iki dev güce, emperyalizmin, faşizmin, gericiliğin her türüne, Kürt ulusu ve ezilen tüm uluslar üzerindeki baskılara karşı) omuz omuza çarpışıyordu. Dışarıdaki arkadaşları aracılığıyla dergiler çıkartıyor, siyasi, felsefi, kültürel konu ve sorunları içeren değerlendirmeler yapıyor, yarınlara ışık tutacak düşüncelerinin tohumlarını ülkesinin, doğum sancıları içindeki bereketli topraklarına serpiyordu.
Doğaldır ki, diğer yandan, düzenin uygulayıcıları ve koruyucuları da kendilerine düşen soysuz görevlerini yerine getiriyorlar, ardı ardına hakkında yüzlerce yılı bulan dava dosyaları açılıyordu; “milli duyguları zayıflatmaktan”, “halkı suç işlemeye teşvik etmekten”, “devletin içte ve dışta itibarını sarsmaktan” vs. vs.
Bir yandan yazı ve düşün alanına yansıyan baskılar, diğer taraftan sinema sansürünün ilkel, paslı ortaçağ makası, bir kısım küçük burjuva aydınlarının, sanatçılarının ve ne acıdır ki, birtakım devrimci çevrelerin, grupçuluktan kaynaklanan saldırı ve kuşatmalarına karşı tek başına direnen ve çarpışan Yılmaz Güney’in hapishanede son olarak yazdığı “Dağ” senaryosu önce sansür kurulu, daha sonra da Danıştay tarafından “sakıncalı” bulunur. Yılmaz Güney bu konuda şöyle der:
“Hem de öylesine akıl almaz gerekçelerle ki, gülünç ve ürpertici. Oysa senaryoyu yazarken içinde bulunduğumuz koşuları göz önünde tutmuş, her türlü sakıncayı hesap etmiştim. O senaryo benim adımla değil de, bir başkasının adıyla gitmiş olsaydı, eminim ki hiç takılmadan, tek satırına bile dokunulmadan sansürden geçerdi. Ama “Dağ” için verilen karar, açıkça artık senaryolarımın sansürden geçmeyeceğinin, yani artık sinema yapamayacağımın ifadesiydi. Sinema hayatımı kesin olarak yok etme kararı artık alınmıştı. Bunun bir belirtisi olarak Antalya Festivali’ndeki duruma değinmek isterim. Daha önce, Sansür ve Danıştay engellerini aşan “Sürü” ve “Düşman” filmlerim yarışma dışı bırakıldı. Bu davranış ilerici sanata karşı nasıl bir tutum izlendiğinin, genel olarak her dalda ilerici sanatın hangi baskılar altında olduğunun bir ifadesidir. Türkiye’de her zaman sanat özgürlüğü baskı altında tutulmuştur, yaratıcılık önlenmiştir. Fakat son gelişmeler daha kararlı, daha organize bir gericiliğin adım sesleridir. Festival dışı bırakılmam dışında, özellikle “Güney Film” damgası taşıyan filmlerim, gittikleri her yerde, asker, sivil, bölgesel yöneticilerin sansür ve kısıtlamalarıyla karşılaşıyor.”
Böylece, Yılmaz Güney’in artık ülkesinde sinema yapma koşulları tümüyle ortadan kalkıyor, çevresindeki kıskaç iyice daraltılarak tüm olanakları elinden alınıyor, halkla bağları kopartılmak isteniyordu…
Ne yapmalıydı Yılmaz Güney? Teslim mi olmalıydı? Yoksa boynundan zincirli bir köle mi? Kölelik, ihanetti. Yılmaz Güney için korkaklığı, boyun eğmeyi seçmek zor, cesareti seçmek ise kolaydı. “Ben Kolayı Seçtim” derdi…
“Ülkemden ayrılmamı gerektiren esas neden, hakkımda düşüncelerimden ötürü açılan ve yüzyılı aşan davalar değildir. Bunlar ‘78 yılından beri süregelmektedir. Benim için, cezaevlerinde daha uzun süre kalma korkusu olsaydı, yurdumdan daha önce ayrılırdım, çünkü her zaman, hangi koşullarda olursa olsun, ister kapalı, ister açık, ister askeri, ister sivil, aşamayacağım cezaevi, duvar yoktu. Bu olanaklara her zaman sahip oldum. Her zaman da, bir yurtsever olarak, kendi kültür ve alışkanlıklarına bağlı bir insan olarak, ülkemin en kötü bir cezaevinde, en kötü hücresi, başka ülkenin en güzel, en rahat yerlerinden daha iyidir dedim kendime. Gelgelelim bu iyimser bakışımı karartan çok şeyler oldu son zamanlarda. Ben bir sanatçıyım ve sanatımın odak noktası sinema. Sinema yapmak benim için hayat bulmaktır, yeniden hayat kazanmaktır. Ne yazık ki, son uygulamalar beni can damarımdan koparttı.”
81 yılının Ekim ayında ülkesini terk etmek zorunda kalır Yılmaz Güney… Avrupa’ya gelir. Dalından kopmanın acısı ve hüznü ile doludur. 82 Ekim, Türkiye’de ayrılışının yıldönümünde duygularını dile getirir:
“Benim için sürgün, ülkemin taşına toprağına, havasına suyuna, ağacına kuşuna, insanına, aşına özlem demektir…
“Benim için sürgün, ülkeme yeniden dönebilmek için, kararlı bir mücadele demektir…
“Benim için sürgün, dünyanın çeşitli halklarıyla ilişki kurmak demektir…
“Benim için sürgün, bir anlamda sansürsüz film yapabilmek ve özgürce düşünebilmek demektir…
Benim için sürgün, sürgün demek değildir… “
Yılmaz Güney Avrupa’da önce, İmralı Cezaevi’ndeyken senaryosunu yazdığı ve çekimini gerçekleştirttiği “Yol” filmine, montaj masasında yepyeni bir ruh ve biçim vererek onu yeni baştan yaratır ve dünyanın en önemli film festivallerinden biri olan Cannes’da, büyük bir heyecan ve hayranlık uyandıran film, tüm dünyadan gelen basın ve sinema çevrelerince ayakta alkışlanır. Böylece, Türkiye ve çeşitli dünya festivallerinde, Yılmaz Güney’in daha önce oyuncu, yönetmen, film, senaryo ve roman dallarında kazandığı otuziki ödülüne, dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan “Altınr Palmiye” de eklenmiş olur.
…Bu büyük başarıdan sonra tüm dünya sinemasının gözü ve dikkatleri üzerindedir. Türkiye ve dünya kamuoyları karşısında yine görevleri ve sorumlulukları ile baş başadır… Türkiye’yi yeniden gündeme getirmek, uygulanan insanlık dışı işkence ve baskıları tartışma konusu yapmak için, yıllarca etiyle kemiğiyle yaşadığı, tanığı olduğu hapishanelerdeki olayları anlatarak, Türkiye manzaralarının önemli bir bölümünü sergileyen “Duvar” filmini yapmakla işe sıvanmaya karar verir. Bu film, Yılmaz Güney’in bir isyan çığlığı ve dünya kamuoyuna bir haykırışıdır. Ve bu film onun yüzlerce projesinin ilk adımını oluşturmaktadır. Ondan sonraki yapacaklarında, Türkiye’den, yerel ve ulusal olmaktan, Türkiyeli Sinemacı Yılmaz Güney’den yola çıkarak evsenselleşmek, dünyanın her yerinde, Afrika’da, Latin Amerika’da, İspanya’da, Yunanistan’da, Ortadoğu’da, Filistin’de ve de Kürdistan’da yani “Kavga” olan her yerde filmler yapmak, zirveden zirveye tırmanarak gücüne güç katmak ve bu gücü Türkiye’deki gelişen yüce ve onurlu mücadelenin gücüne, ırmağına akıtmak için, tüm olanaklarını seferber etmek düşüncesinde ve kararlılığındadır… O güne kadarki tüm yaşamında olduğu gibi!
İşte tam bu sırada, bütün bunları gerçekleştirebilmenin tüm olanaklarına, tüm yeteneklerine sahipken, diğer düşmanlarının dışında, hiç beklenmedik, hiç hesapta olmayan amansız bir düşman, O’nu kahpece içinden vurur…
Ne kadar acıdır ki Yılmaz Güney, o güne kadar yapabileceklerinin, yapmak istediklerinin ve kapasitesinin yüzde otuzunu bile gerçekleştirmeye fırsat bulamadan aramızdan ayrılmak zorunda kalır.
Yılmaz Güney, kısa süren yaşamını, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde bir “sanat”çı ve “savaş”çı olarak yaşadı. Yüzyıllardır süre gelen sistemlerin ideolojileriyle beslenmiş ve çarpıtılmış yığınların bilinçlerinin sarsılmasında, onları düşünmeye ve kendilerini değiştirme doğrultusunda istek duymaya zorlamanın, sanatçıların kaçınılmaz görevleri olduğuna ve sanatçının çağının, ülkesinin sorunlarına kayıtsız kalmaması gerekliliğine inandı. Yapıtlarında, Türkiye-Kürdistan toplumunun çözülen feodalizmini, kaybolan gelenek-göreneklerini, yokolup giden değerleri, toplumsal-siyasal yaşamın çalkantıları ve fırtınaları içinde bocalayan, çabalayan, boğulup kalan, çözüm ve yol arayan insanların acı dolu yaşamlarını dile getirdi. Derin aşkların, bağlılıkların, hasretlerin, şefkatin ve inceliklerin şarkılarını söyledi. Türkiye’de, son onbeş yıl içinde yeni ve ilerici bir kuşağın yetişmesinde, O’nun filmleri ve mücadelesi etkin bir rol oynamıştır.
Nitekim, yığınlar üzerindeki bu önemli etkisini tesbit eden ve bundan son derece ürken egemen güçlerin, gerici ve faşist çetelerin saldırı hedefleri olmuştur. Ve filmlerini, kitaplarını, tüm yazılarını, afiş ve kartpostallarına varıncaya dek ve hatta adından ülkede söz etmeyi yasaklayacak kadar zavallılaşmışlardır. ‘Vatan Haini’, ‘Katil’ ‘Kansız’ karalamalarına ve küfür edebiyatına sığınarak onu zedelemeye, yaralamaya çabaladılar ve bunu bu kokuşmuş ve küflü düzenleri sona erinceye kadar da sürdürecekler. Ancak gerçek vatan hainlerinin kimler olduğu tarihin şaşmaz akışı ve tanıklığı içinde, kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Nitekim de, ne kadar engellemeye, yok etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, Yılmaz Güney’in tüm filmleri, kitapları, yazıları, resimleri, halkımız arasında, her türlü tehditin anlamlı bir yanıtı olarak yüreklilikle elden ele dolaşıyor.
O, burjuva anlamda bile demokrasiyi tarihinin hiçbir döneminde yaşamamış olan ülkemizde, faşist diktatörlük dönemlerinde, en zor koşullar altında savaşmıştır. Baskılar karşısında boyun eğen, batan gemiyi terk eden fareler gibi korkup kaçan, sinip saklanan ya da ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ diyerek, çıkarları, kariyerleri uğruna düzene alkış tutan bir kısım küçük burjuva aydınları, sanatçıları ve kolay günlerin sözde ‘keskin devrimci’lerine karşılık, bütün varlığı ve enerjisiyle, hastalığının en ağır dönemlerinde, sağlık koşullarını bile hiçe sayarak, direnişin en önünde yürümüş, göğsünü yasaklara karşı germiş ve yiğitçe savaşmış büyük bir mücadele adamı ve yol gösterici olarak her zaman saygı ve sevgiyle anılarak aramızda Yaşayacak’tır.
Sizleri, Yılmaz’ın fizik olarak aramızda olmayışının acısı ve fakat içimizdeki Ölümsüz anısının tüm sıcaklığıyla selamlıyorum.
Batı Almanya’nın Osnabruck kentinin üniversitesi tarafından düzenlenen Yılmaz Güney haftasında, 19 Mayıs 1985’de Fatoş Güney tarafından yapılan konuşma.
