19 MAYIS 1985: YILMAZ GÜNEY HAFTASI

ARAMIZDA OLMAYIŞININ ACISI VE İÇİMİZDEKİ ÖLÜMSÜZ ANISIYLA

FATOŞ GÜNEY

De­ğer­li dost­lar,
Yıl­maz Gü­ney’in ya­şa­mı bir­kaç say­fa ile özet­le­ne­me­ye­cek ka­dar de­rin ve en­gin zen­gin­lik­ler­le do­lu­dur. O’nu ta­nı­ya­bil­mek, tüm yön­le­riy­le kav­ra­ya­bil­mek an­cak ba­şa­rı­lar, ba­şa­rı­sız­lık­lar, hor gö­rül­me­ler, acı­lar, yok­su­luk­lar, aç­lık­lar, ha­pis­ha­ne­ler, has­ta­ne­ler, kav­ga­lar, ka­za­lar, öz­lem­ler ve za­fer­ler­le ipek bö­ce­ği ko­za­sı mi­sa­li örül­müş bir ya­şa­mı oluş­tu­ran bin­ler­ce ola­yı bil­mek ve in­ce­le­mek­le müm­kün­dür. Bu da, bir ro­man yaz­ma­yı ge­rek­ti­re­ce­ğin­den, ben çok kı­sa ve öz ola­rak ba­zı nok­ta­la­ra de­ğin­mek ve O’nu di­li­min dön­dü­ğün­ce an­lat­ma­ya ken­di sö­ze­riy­le baş­la­mak is­ti­yo­rum.

“954’ler­de, Ada­na’da, İnö­nü Cad­de­si’nde bir ko­lon­ya­cı dük­ka­nın­da ça­lı­şı­yor­dum. On­ye­di yaş­la­rın­da idim. Genç bir adam, iş­çi­ler­den, köy­lü­ler­den söz eden, İs­pan­ya iç sa­va­şı­nın acı­la­rı­nı an­la­tan şi­ir­ler okur­du ba­na. Kü­çük kır­mı­zı kap­lı bir cep def­te­ri­ne özen­le ya­zıl­mış şi­ir­ler­di bun­lar. Kim yaz­mış­tı yü­re­ği­me co­şku dol­du­ran bu et­ki­li şi­ir­le­ri? İlk kez on­dan du­yu­yor­dum; bir adam var­dı, adı Nâ­zım Hik­met’ti.
“Bir yıl ön­ce­si­ne ka­dar, yaz ta­til­le­rin­de Ye­ni­ce kö­yü­ne dö­ner, ırgat­lık yapar­dım. Ora­da doğ­muş, ora­da bü­yü­müş­tüm. Kürt ası­llı, top­rak­sız, yok­sul bir ai­le­nin ço­cu­ğuy­dum. Li­mon çi­çe­ği ko­kan o kü­çük ko­lon­ya­cı dük­ka­nın­da içi­me dü­şen ate­şin adı­nı ve han­gi sı­nı­fın ada­mı ol­du­ğu­mu öğ­ren­dim. Köy­lüy­düm ben ve kur­tu­lu­şum an­cak sı­nı­fı­mın kur­tu­lu­şuy­la müm­kün­dü. Pe­ki na­sıl kur­tu­la­cak­tı sı­nı­fım? ber­rak­lık ka­zan­ma­yan bir so­run­du bu be­nim için.”

Evet, Yıl­maz Gü­ney gen­ce­cik bir köy de­li­kan­lı­sıy­dı o dö­nem­ler, ka­bı­na sığ­ma­yan güç­lü ki­şi­li­ği, ka­rar­lı­lı­ğı, ce­sa­re­ti çok kı­sa sü­re­de O’nun, kö­yü­nün ve köy­lü­lü­ğün dar sı­nır­la­rı­nı par­ça­la­ya­cak, ha­ya­tı­nı ve ka­fa­sı­nı sı­nır­la­yan ha­pis­ha­ne­le­ri yı­ka­cak ve Yıl­maz bir öz­gür­lük ve de­mok­ra­si sa­vaş­çı­sı ola­rak ya­şa­mın ta gö­be­ği­ne, en fır­tı­na­lı de­niz­le­ri­ne yel­ken aça­cak­tı. Kor­ku ta­nı­maz yü­re­ği en ağır acı­lar­la yük­le­ne­cek, kı­sa ya­şa­mı­nın oni­ki yı­lı­nı ha­pi­ha­ne hüc­re­le­rin­de, de­mir par­mak­lık­lar ara­sın­da, sür­gün­ler­de ve gur­bet­ler­de ge­çi­re­cek­ti.

Li­se­yi bi­tir­di­ği yıl­lar­da ede­bi­ya­ta me­rak sar­mış­tı. Hi­ka­ye­ler yaz­ma­ya baş­la­dı. An­ne­si ve ba­cı­sıy­la pay­laş­tık­la­rı tek göz evin elekt­ri­ği çe­ki­le­me­miş oda­sın­da, so­kak lam­ba­sı­nın sol­gun ay­dın­lı­ğın­da kü­çük dün­ya­lar ya­ra­tı­yor ken­di­ne, güç­lü sez­gi­le­ri ve du­yu­la­rıy­la, ha­ya­tı, iş­le­yiş ya­sa­la­rı­nı, en can alı­cı yan­la­rın­dan ya­ka­lı­yor, kav­rı­yor, ak­ta­rı­yor­du. Ge­nel­lik­le de, ken­di ya­şa­dı­ğı olay­lar­dan ha­re­ket edi­yor, güç­lü göz­lem­ci­li­ği sa­ye­sin­de ya­şa­mın ger­çe­ğiy­le hep iç içe olu­yor­du. Bu, onun ile­ri dö­nem­le­rin­de­ki ça­lış­ma­la­rın­da da hep böy­le sü­re­cek; o, her ya­rat­tı­ğı ese­rin­de da­ima ya­şa­nan­dan yo­la çı­ka­cak, top­lum­sal­lı­ğı, bi­lim­sel­li­ği ve sa­nat­sal­lı­ğı bir­lik­te yo­ğu­ra­cak­tı.

Yaz­dı­ğı hi­ka­ye­ler, çe­şit­li ga­ze­te ve sa­nat der­gi­le­rin­de ya­yın­la­nı­yor­du. 955’de, bir­ta­kım ar­ka­daş­la­rıy­la bir­lik­te, mad­di ola­nak­sız­lık­la­rı yü­zün­den kı­sa ömür­lü ola­cak olan “Püren” ve “Doruk” der­gi­le­ri­ni çı­ka­ra­cak­tı. Da­ha son­ra Ada­na’dan İs­tan­bul’a, İk­ti­sat Fa­kül­te­si’nde öğ­re­nim gör­me ha­yel­le­riy­le ge­le­cek; ve si­ne­ma, ge­niş kit­le­le­re ulaş­ma­sı, et­kin­li­ği, an­la­tı­lan şey­le­rin da­ha güç­lü ve da­ha de­rin­li­ği­ne iş­le­ye­bil­me­si ola­nak­la­rı açı­sın­dan, ön pla­na alın­ma­sı ge­re­ken bir sa­nat da­lı ola­rak dik­ka­ti­ni çe­ke­cek­tir.

Ço­cuk­luk yıl­la­rın­da yap­tı­ğı ço­ban­lık, bağ bek­çi­li­ği, ır­gat­la­ra su ta­şı­ma, ça­pa iş­çi­li­ği, pa­muk ır­gat­lı­ğı, ara­ba­cı­lık, ka­sap çı­rak­lı­ğı, trak­tör sü­rü­cü­lü­ğü, si­mit, ga­zoz sa­tı­cı­lı­ğı gi­bi iş­ler­den son­ra, Yıl­maz Gü­ney ‘57 yı­lın­da, Be­yoğ­lu’nda bir film iş­let­me­sin­de “pur­san­taj” me­mur­lu­ğu, iş­let­me­ci­lik ve mu­ha­se­be­ci yar­dım­cı­lı­ğı yap­ma­ya baş­lar. Kol­tu­ğu­nun al­tın­da çe­şit­li film bo­bin­le­ri ile Ana­do­lu’yu do­laş­mak­ta, film da­ğı­tı­cı­lı­ğı yap­mak­ta­dır. Bü­tün bun­la­rı ya­par­ken de hi­ka­ye­ci­li­ği­ni se­nar­yo ça­lış­ma­la­rı ile sür­dü­rü­yor, Re­ji­sör Atıf Yıl­maz’ın asis­ta­nı ola­rak, re­ji ve se­nar­yo yar­dım­cı­lı­ğı­na baş­lı­yor ve de ilk fil­mi olan “Bu Va­ta­nın Ço­cuk­la­rı”nda çok kü­çük ama çok et­ki­li ilk ro­lü­nü oy­nu­yor­du.

Bu sı­ra­da, geç­miş yıl­lar­da yaz­dı­ğı bir hi­ka­ye­sin­den ötü­rü, ko­mü­nizm pro­pa­gan­da­sı yap­tı­ğı ge­rek­çe­siy­le tu­tuk­lan­dı ve bir bu­çuk yıl ha­pis, al­tı ay sür­gün ve ömür bo­yu ka­mu hak­la­rın­dan yok­sun­luk ce­za­la­rı­na çap­tı­rıl­dı. Bu ilk tu­tuk­lu­lu­ğu ile bir­lik­te, İs­tan­bul, İk­ti­sat Fa­kül­te­si, si­ne­ma­da­ki ilk de­ne­me­le­ri, ilk he­ye­can­la­rı, ha­yal­le­ri ve umut­la­rı da onun­la bir­lik­te du­var­lar ve de­mir par­mak­lık­lar ara­sı­na hap­se­di­le­cek­ti.

“Oy­sa, o dö­nem­ler­de ko­mü­nizm­le il­gi­li, bi­lim­sel an­lam­da di­şe do­ku­nur bil­gim de yok­tu,” der Yıl­maz Gü­ney.

“İlk ro­ma­nım olan ‘Boy­nu Bü­kük Öl­dü­ler’, (66-62’de ilk tu­tuk­lu­luk dö­ne­mim­de), Nev­şe­hir Ce­za­evi’nde, si­ya­si ko­ğu­şun en dip kö­şe­sin­de, ru­tu­bet­li bir du­va­ra kom­şu bir ran­za­da, ge­ce­li gün­düz­lü 16 ay­lık bir ça­lış­ma­nın ürü­nü­dür…

“Ran­zam­dan hiç in­dir­me­di­ğim kü­çük bir ma­sam var­dı, yat­ma za­ma­nı ge­lin­ce ayak ucu­ma çe­ker, ayak­la­rı­mı al­tı­na so­kar uyur­dum. Ço­ğun­luk­la an­lat­tı­ğım in­san­la­rı gö­rür­düm düş­le­rim­de, on­lar­la ya­şar­dım.”

… Ve böy­le­ce gün­ler akıp ge­çe­cek, bir sa­nat­çı için, ha­pis­ha­ne­nin son de­re­ce güç, üret­me­yi ön­le­yi­ci, tü­ke­ti­ci şart­la­rı­na rağ­men di­re­ne­cek ve ça­lış­ma­la­rı­nı sür­dü­re­cek­ti.

Ce­za­sı­nı ta­mam­la­yıp, bir bu­çuk yıl son­ra ha­pis­ha­ne­den çık­tı­ğı ve al­tı ay­lık sür­gün ce­za­sı­nı ta­mam­la­mak üze­re Kon­ya’ya git­mek için yo­la ko­yul­du­ğun­da, he­nüz yir­mi­dört ya­şın­da gen­ce­cik bir de­li­kan­lıy­dı ve kol­tu­ğu­nun al­tın­da ilk ro­ma­nı olan bu ölüm­süz ese­ri­ni ta­şı­yor­du.

Öğ­re­nim ya­rı­da kal­mış­tı. Önün­de­ki tek yol, ken­di de­yi­miy­le, “ken­di­si­ni ha­ya­tın oku­lun­da, ha­ya­tın ka­bul et­ti­ği ve da­yat­tı­ğı öğ­ret­men ara­cı­lı­ğıy­la eğit­me­ye” de­vam et­mek­ti.

Öy­le de yap­tı…
Kon­ya’da, ha­pis­ha­ne­den ye­ni çık­mış, si­ci­lin­de “ko­mü­nist” ya­zan bi­ri­si­ne kim­se iş ver­mek is­te­mi­yor­du, oy­sa ha­ya­tın zo­run­lu kıl­dı­ğı çe­liş­me­le­ri aş­mak çev­re ile iliş­ki­ler kur­mak, ça­lış­mak du­ru­mun­day­dı. Uzun araş­tır­ma­lar­dan son­ra bir ge­ce ku­lü­bün­de “fe­da­ilik” işi bul­du. Ka­bul et­mek zo­run­day­dı.

Atak­lı­ğı, gö­zü­pek­li­ği, dü­rüst­lü­ğü, doğ­ru­la­rı sa­vun­ma­sı sa­ye­sin­de kı­sa sü­re­de çev­re­de ta­nı­nan, se­vi­len, sa­yı­lan ve sö­zü din­le­nen bi­ri ol­du. Sür­gün ce­za­sı bi­tip İs­tan­bul’a dön­dü­ğü vak­it, ken­din­den ön­ce na­mı, o ken­di dün­ya­la­rı­nın öl­çü­le­ri ve oyun­la­rı­nın ka­tı acı­ma­sız ku­ral­la­rı için­de, özün­de dü­rüst ve ce­sur in­san­lar olan ka­ba­da­yı­lar ale­min­de du­yul­muş­tu.

Ta­ze bir güç ile si­ne­ma­ya, bı­rak­tı­ğı yer­den de­vam et­me ka­rar­lı­lı­ğın­day­dı. Ve ar­tık film­ler­de baş­rol oy­nu­yor, oy­na­dı­ğı film­ler bü­yük il­gi gö­rü­yor­du. Pro­dük­tör­ler o gü­ne ka­dar ken­di gü­zel­lik öl­çü­le­ri­ne gö­re, jön­le­re uy­ma­yan bir fi­zi­ğin sa­hi­bi gör­dük­le­ri bu ada­mın ne­den halk ta­ra­fın­dan böy­le­si­ne se­vil­di­ği, be­nim­sen­di­ği ve tu­tul­du­ğu­nu çö­ze­mi­yor­lar­dı. Oy­sa on­la­rın kav­ra­ya­ma­dık­la­rı şey, as­lın­da, o gü­ne ka­dar ya­ban­cı­sı ol­du­ğu, ken­di ger­çe­ği dı­şın­da­ki bir dün­ya­nın pen­ce­re­sin­den be­yaz per­de­ye ba­kan, al­dat­ma­ca­lı renk­ler için­de eğ­len­di­ril­miş, uyu­tul­muş, uyuş­tu­rul­muş bir si­ne­ma se­yir­ci­si, ilk kez per­de­de ken­di fi­zi­ği­ne ben­ze­yen bi­ri­si­ni, ken­di­si gi­bi do­ğal dav­ra­nan, ken­di dün­ya­sı­nı yan­sı­tan olay­lar ya­şa­yan, so­run­la­rı ben­zer olan, hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan, ezi­len ama baş­kal­dı­ran, dö­ğü­şen Kö­roğ­lu, Da­da­loğ­lu mi­sa­li yi­ğit­le­re öz­gü bir adam gö­rü­yor ve o ada­ma yü­rek­ten bağ­la­nı­yor, tir­ya­ki­si olu­yor, ken­di­sin­den sa­yı­yor­du.

Hal­kı­nın bu iç­ten sev­gi­si kar­şı­sın­da Yıl­maz Gü­ney yük­se­li­yor, yü­ce­li­yor, onun omuz­la­rın­da ise si­ne­ma, her ge­çen gün bi­raz da­ha güç­le­nen bir de­mok­ra­si­ si­la­hı ha­li­ne ge­li­yor­du. Ar­tık pro­dük­tör­le­re ken­di is­te­di­ği gi­bi film­ler yap­ma­yı di­re­te­cek gü­ce eri­şi­yor­du. İçin­de üre­yen, ço­ğa­lan, yü­re­ği­ne sığ­ma­yan duy­gu­lar ta­şı­yor bu kut­sal sev­gi ve bi­ri­ki­mi hal­kı­nın ger­çek çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da kul­lan­mak ate­şiy­le ya­nıp tu­tu­şu­yor­du.

“Hal­kı­mın için­de bu­lun­du­ğu de­ği­şi­min, top­lum­sal uya­nı­şın ba­na yan­sı­yan coş­ku­su­nu ve se­vin­ci­ni bey­ni­min ba­raj­la­rın­da bi­rik­tir­mek, ener­ji­ye dö­nüş­tür­mek, on­la­rın bi­linç­len­me­si­ne kat­kı­da bu­lun­mak gö­re­vim­dir. Bi­lin­cin ön­der­li­ğin­de de­ğil­se coş­ku­lar, fay­da et­mez za­rar ve­rir hal­kı­ma, düş­man pu­su­da bek­li­yor çün­kü.” di­yor­du.
Bu dö­ne­min ilk ürü­nü “Umut” ol­du. Onun, “Aç Kurtlar”, “Seyyit Han” gi­bi baş oyun­cu­luk, se­na­rist­lik ve yö­net­men­li­ğini yap­tı­ğı, tü­müy­le ken­di­ne ait ilk iki fil­min­den son­ra ger­çek­leş­tir­di­ği “Umut”, Tür­ki­ye si­ne­ma­sın­da, ger­çek ve ger­çek­çi si­ne­ma­nın bir dö­nüm nok­ta­sı idi. Fil­min bir­çok sah­ne­si san­sür­ce ke­si­le­rek en­gel­le­nir­ken, yurt dı­şın­da da gös­te­ril­me­si ya­sak­lan­dı. Bu bas­kı­ya kar­şı Yıl­maz Gü­ney de ses­siz kal­ma­dı. “Umut” ka­çak ola­rak yurt dı­şı­na çı­kar­tıl­dı ve Gro­nob­le’de, “Bü­yük Jü­ri Özel Ödü­lü­nü” ka­zan­dı ve Yıl­maz Gü­ney ilk kez ‘70 se­ne­sin­de ül­ke­si­nin sı­nır­la­rı­nı aş­tı.

O gü­ne dek, Yıl­maz Gü­ney film­le­ri­nin alı­şı­la­gel­miş ku­ral­la­rı, Umut fil­mi­nin kah­ra­ma­nı “Ara­ba­cı Cab­bar” ile bir­lik­te de­ği­şi­yor, bam­baş­ka bir ki­şi­li­ğe bü­rü­nü­yor, bu sar­sın­tıy­la bir­lik­te ay­rış­ma­lar baş­lı­yor; Yıl­maz Gü­ney ka­buk de­ğiş­tir­me­nin san­cı­la­rı­nı ya­şar­ken ve ye­ni, ile­ri he­def­le­re doğ­ru yö­ne­lir­ken, (72 yı­lın­da­ki cun­ta ile bir­lik­te) yi­ne ya­şa­mı bö­lü­nü­yor, yi­ne ha­pis­ha­ne­ye, hem de bu kez Se­li­mi­ye As­ke­ri Ce­za­evi’ne dü­şü­yor, kol­la­rı­na ve ka­me­ra­sı­na ke­lep­çe­ler ta­kı­lı­yor, tel ör­gü­tü­lü, de­mir par­mak­lık­lı zi­ya­ret­ler baş­lı­yor; haf­ta­da yal­nız­ca on da­ki­ka­lık (Biz o za­man ye­ni ev­li­yiz, oğu­lu­muz 6, 5 ay­lık)…

Ha­yat akıp gi­de­cek, fa­kat her şe­ye rağ­men za­man onu da­ha güç­lü, da­ha zen­gin ve et­ki­li kı­la­cak­tı. De­vam­lı oku­ya­cak, ken­di­ni aşa­cak, ye­ni­le­ye­cek, bir öğ­ren­ci ti­tiz­li­ği ile ça­lı­şa­cak, ya­rı­nın güç gün­le­ri­ne ha­zır­lan­mak için var gü­cüy­le, yıl­mak bil­mek­si­zin di­re­ne­cek­ti.

Mek­tup­la­rın­da duy­gu­la­rı­nı di­le ge­ti­ri­yor­du.
“Asıl ha­pis­ha­ne in­sa­nın ka­fa­sın­da ya­rat­tı­ğı ha­pis­ha­ne­dir. Ha­ya­tı sı­nır­la­yan ha­pis­ha­ne odur ki, ilk fır­sat­ta yı­kıl­ma­lı­dır, dün­ya­yı da­ha iyi kav­ra­ya­bil­mek için. Ben bu ba­ra­jı aş­tım, her şey önüm­de bü­tün açık­lı­ğıy­la oy­nu­yor. İçim­de­ki hırs ve inat, dam­ga­sı­nı öy­le si­lin­mez, öy­le­si­ne sağ­lam basa­cak­tır ki ha­ya­ta, şu uzun ha­pis­ha­ne yıl­la­rı­nın be­ni ye­ni­den ya­rat­tı­ğı­na sen de ta­nık ola­cak­sın. Zor­luk­lar, sı­kın­tı­lar, hak­sız­lık­lar, be­nim için, sa­na­tım için öy­le ya­rar­lı ol­muş­tur ki, bü­tün dün­ya­da sö­zü edi­len film­ler ya­pa­ca­ğım. Bir gün Tür­ki­ye si­ne­ma­sı­nı dün­ya­ya ben ve be­nim gi­bi dü­şü­nen­ler gö­tü­re­ce­ğiz. Ha­pis olan be­nim fi­zi­ğim­dir, ka­fam ha­pis de­ğil ve onu kim­se dur­du­ra­maz.”

Ka­fa­sı­nı ve yü­re­ği­ni kim­se dur­du­ra­ma­dı ve de­dik­le­ri­ni yap­tı. Hal­kı­na ver­di­ği söz­de dur­du. Ce­za­ev­le­rin­de, en ağır in­san­lık dı­şı ko­şul­la­ra kar­şın du­rup din­len­me­den, ge­ce­si gün­dü­zü ile ça­lış­tı, ro­man­lar, hi­ka­ye­ler, se­nar­yo­lar ya­rat­tı. İki bu­çuk yıl­lık tu­tuk­lu­lu­ğu, ‘74 af­fı ile son bu­lup, yal­nız­ca üç bu­çuk ay son­ra üçün­cü kez ye­ni­den öz­gür­lü­ğü­ne ke­lep­çe vu­rul­du­ğun­da ha­pis­ha­ne­de ya­rat­tı­ğı en gü­zel ürün­le­rin­den bir­ço­ğu, ken­di­sin­den ön­ce dün­ya­ya açıl­dı­lar. Yı­ğın­la­rı et­ki­le­ye­rek on­la­ra çok uzak ve ya­ban­cı­sı ol­duk­la­rı ga­rip bir dün­ya­nın ya­nık ve acı­lı tür­kü­le­ri­ni din­let­ti­ler… İn­san­lar hiç bil­me­dik­le­ri, da­ha ön­ce hiç duy­ma­dık­la­rı ağıt­lar ya­kan bu se­se ku­lak ver­di­ler, yü­rek­le­rin­den sar­sıl­dı­lar…

Yıl­maz Gü­ney, Tür­ki­ye’de­ki mü­ca­de­le­si­ni yal­nız­ca si­ne­ma ala­nın­da, ro­man ve hi­ka­ye dal­la­rın­da bir sa­nat­çı ola­rak, ül­ke­si­nin top­lum­sal ger­çek­le­ri­ne ışık tut­ma­nın ve ta­nık­lı­ğı­nı bel­ge­le­me­nin dı­şın­da, hal­kı­nın nab­zı­nı her za­man elin­de tu­ta­rak, hal­kı­nın ya­nın­da, dev­rim­ci mü­ca­de­le­si­nin ate­şi için­de (ege­men iki dev gü­ce, em­per­ya­liz­min, fa­şiz­min, ge­ri­ci­li­ğin her tü­rü­ne, Kürt ulu­su ve ezi­len tüm ulus­lar üze­rin­de­ki bas­kı­la­ra kar­şı) omuz omu­za çar­pı­şı­yor­du. Dı­şa­rı­da­ki ar­ka­daş­la­rı ara­cı­lı­ğıy­la der­gi­ler çı­kar­tı­yor, si­ya­si, fel­se­fi, kül­tü­rel ko­nu ve so­run­la­rı içe­ren de­ğer­len­dir­me­ler ya­pı­yor, ya­rın­la­ra ışık tu­ta­cak dü­şün­ce­le­ri­nin to­hum­la­rı­nı ül­ke­si­nin, do­ğum san­cı­la­rı için­de­ki be­re­ket­li top­rak­la­rı­na ser­pi­yor­du.

Do­ğal­dır ki, di­ğer yan­dan, dü­ze­nin uy­gu­la­yı­cı­la­rı ve ko­ru­yu­cu­la­rı da ken­di­le­ri­ne dü­şen soy­suz gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­ri­yor­lar, ar­dı ar­dı­na hak­kın­da yüz­ler­ce yı­lı bu­lan da­va dos­ya­la­rı açı­lı­yor­du; “mil­li duy­gu­la­rı za­yıf­lat­mak­tan”, “hal­kı suç iş­le­me­ye teş­vik et­mek­ten”, “dev­le­tin iç­te ve dış­ta iti­ba­rı­nı sars­mak­tan” vs. vs.

Bir yan­dan ya­zı ve dü­şün ala­nı­na yan­sı­yan bas­kı­lar, di­ğer ta­raf­tan si­ne­ma san­sü­rü­nün il­kel, pas­lı or­ta­çağ ma­ka­sı, bir kı­sım kü­çük ­bur­ju­va ay­dın­la­rı­nın, sa­nat­çı­la­rı­nın ve ne acı­dır ki, bir­ta­kım dev­rim­ci çev­re­le­rin, grup­çu­luk­tan kay­nak­la­nan sal­dı­rı ve ku­şat­ma­la­rı­na kar­şı tek ba­şı­na di­re­nen ve çar­pı­şan Yıl­maz Gü­ney’in ha­pis­ha­ne­de son ola­rak yaz­dı­ğı “Dağ” se­nar­yo­su ön­ce san­sür ku­ru­lu, da­ha son­ra da Da­nış­tay ta­ra­fın­dan “sa­kın­ca­lı” bu­lu­nur. Yıl­maz Gü­ney bu ko­nu­da şöy­le der:

“Hem de öy­le­si­ne akıl al­maz ge­rek­çe­ler­le ki, gü­lünç ve ür­per­ti­ci. Oy­sa se­nar­yo­yu ya­zar­ken için­de bu­lun­du­ğu­muz ko­şu­la­rı göz önün­de tut­muş, her tür­lü sa­kın­ca­yı he­sap et­miş­tim. O se­nar­yo be­nim adım­la de­ğil de, bir baş­ka­sı­nın adıy­la git­miş ol­say­dı, emi­nim ki hiç ta­kıl­ma­dan, tek sa­tı­rı­na bi­le do­ku­nul­ma­dan san­sür­den ge­çer­di. Ama “Dağ” için ve­ri­len ka­rar, açık­ça ar­tık se­nar­yo­la­rı­mın san­sür­den geç­me­ye­ce­ği­nin, ya­ni ar­tık si­ne­ma ya­pa­ma­ya­ca­ğı­mın ifa­de­siy­di. Si­ne­ma ha­ya­tı­mı ke­sin ola­rak yok et­me ka­ra­rı ar­tık alın­mış­tı. Bu­nun bir be­lir­ti­si ola­rak An­tal­ya Fes­ti­va­li’nde­ki du­ru­ma de­ğin­mek is­te­rim. Da­ha ön­ce, San­sür ve Da­nış­tay en­gel­le­ri­ni aşan “Sürü” ve “Düşman” film­le­rim ya­rış­ma dı­şı bı­ra­kıl­dı. Bu dav­ra­nış ile­ri­ci sa­na­ta kar­şı na­sıl bir tu­tum iz­len­di­ği­nin, ge­nel ola­rak her dal­da ile­ri­ci sa­na­tın han­gi bas­kı­lar al­tın­da ol­du­ğu­nu­n bir ifa­de­si­dir. Tür­ki­ye’de her za­man sa­nat öz­gür­lü­ğü bas­kı al­tın­da tu­tul­muş­tur, ya­ra­tı­cı­lık ön­len­miş­tir. Fa­kat son ge­liş­me­ler da­ha ka­rar­lı, da­ha or­ga­ni­ze bir ge­ri­ci­li­ğin adım ses­le­ri­dir. Fes­ti­val dı­şı bı­ra­kıl­mam dı­şın­da, özel­lik­le “Güney Film” dam­ga­sı ta­şı­yan film­le­rim, git­tik­le­ri her yer­de, as­ker, si­vil, böl­ge­sel yö­ne­ti­ci­le­rin san­sür ve kı­sıt­la­ma­la­rıy­la kar­şı­la­şı­yor.”

Böy­le­ce, Yıl­maz Gü­ney’in ar­tık ül­ke­sin­de si­ne­ma yap­ma ko­şul­la­rı tü­müy­le or­ta­dan kal­kı­yor, çev­re­sin­de­ki kıs­kaç iyi­ce da­ral­tı­la­rak tüm ola­nak­la­rı elin­den alı­nı­yor, halk­la bağ­la­rı ko­par­tıl­mak is­te­ni­yor­du…

Ne yap­ma­lıy­dı Yıl­maz Gü­ney? Tes­lim mi ol­ma­lıy­dı? Yok­sa boy­nun­dan zin­cir­li bir kö­le mi? Kö­le­lik, iha­net­ti. Yıl­maz Gü­ney için kor­kak­lı­ğı, bo­yun eğ­me­yi seç­mek zor, ce­sa­re­ti seç­mek ise ko­lay­dı. “Ben Kolayı Seçtim” der­di…

“Ül­kem­den ay­rıl­ma­mı ge­rek­ti­ren esas ne­den, hak­kım­da dü­şün­ce­le­rim­den ötü­rü açı­lan ve yüz­yı­lı aşan da­va­lar de­ğil­dir. Bun­lar ‘78 yı­lın­dan be­ri sü­re­gel­mek­te­dir. Be­nim için, ce­za­ev­le­rin­de da­ha uzun sü­re kal­ma kor­ku­su ol­say­dı, yur­dum­dan da­ha ön­ce ay­rı­lır­dım, çün­kü her za­man, han­gi ko­şul­lar­da olur­sa ol­sun, is­ter ka­pa­lı, is­ter açık, is­ter as­ke­ri, is­ter si­vil, aşa­ma­ya­ca­ğım ce­za­evi, du­var yok­tu. Bu ola­nak­la­ra her za­man sa­hip ol­dum. Her za­man da, bir yurt­se­ver ola­rak, ken­di kül­tür ve alış­kan­lık­la­rı­na bağ­lı bir in­san ola­rak, ül­ke­min en kö­tü bir ce­za­evin­de, en kö­tü hüc­re­si, baş­ka ül­ke­nin en gü­zel, en ra­hat yer­le­rin­den da­ha iyi­dir de­dim ken­di­me. Gel­ge­le­lim bu iyim­ser ba­kı­şı­mı ka­rar­tan çok şey­ler ol­du son za­man­lar­da. Ben bir sa­nat­çı­yım ve sa­na­tı­mın odak nok­ta­sı si­ne­ma. Si­ne­ma yap­mak be­nim için ha­yat bul­mak­tır, ye­ni­den ha­yat ka­zan­mak­tır. Ne ya­zık ki, son uy­gu­la­ma­lar be­ni can da­ma­rım­dan ko­part­tı.”

81 yı­lı­nın Ekim ayın­da ül­ke­si­ni terk et­mek zo­run­da ka­lır Yıl­maz Gü­ney… Av­ru­pa’ya ge­lir. Da­lın­dan kop­ma­nın acı­sı ve hüz­nü ile do­lu­dur. 82 Ekim, Tür­ki­ye’de ay­rı­lı­şı­nın yıl­dö­nü­mün­de duy­gu­la­rı­nı di­le ge­ti­rir:

“Be­nim için sür­gün, ül­ke­min ta­şı­na top­ra­ğı­na, ha­va­sı­na su­yu­na, ağa­cı­na ku­şu­na, in­sa­nı­na, aşı­na öz­lem de­mek­tir…
“Be­nim için sür­gün, ül­ke­me ye­ni­den dö­ne­bil­mek için, ka­rar­lı bir mü­ca­de­le de­mek­tir…
“Be­nim için sür­gün, dün­ya­nın çe­şit­li halk­la­rıy­la iliş­ki kur­mak de­mek­tir…

“Be­nim için sür­gün, bir an­lam­da san­sür­süz film ya­pa­bil­mek ve öz­gür­ce dü­şü­ne­bil­mek de­mek­tir…

Be­nim için sür­gün, sür­gün de­mek de­ğil­dir… “

Yıl­maz Gü­ney Av­ru­pa’da ön­ce, İm­ra­lı Ce­za­evi’ndey­ken se­nar­yo­su­nu yaz­dı­ğı ve çe­ki­mi­ni ger­çek­leş­tirt­ti­ği “Yol” fil­mi­ne, mon­taj ma­sa­sın­da yep­ye­ni bir ruh ve bi­çim ve­re­rek onu ye­ni baş­tan ya­ra­tır ve dün­ya­nın en önem­li film fes­ti­val­le­rin­den bi­ri olan Can­nes’da, bü­yük bir he­ye­can ve hay­ran­lık uyan­dı­ran film, tüm dün­ya­dan ge­len ba­sın ve si­ne­ma çev­re­le­rin­ce ayak­ta al­kış­la­nır. Böy­le­ce, Tür­ki­ye ve çe­şit­li dün­ya fes­ti­val­le­rin­de, Yıl­maz Gü­ney’in da­ha ön­ce oyun­cu, yö­net­men, film, se­nar­yo ve ro­man dal­la­rın­da ka­zan­dı­ğı otu­zi­ki ödü­lü­ne, dün­ya­nın en önem­li ödül­le­rin­den bi­ri olan “Altınr Palmiye” de ek­len­miş olur.

…Bu bü­yük ba­şa­rı­dan son­ra tüm dün­ya si­ne­ma­sı­nın gö­zü ve dik­kat­le­ri üze­rin­de­dir. Tür­ki­ye ve dün­ya ka­mu­oy­la­rı kar­şı­sın­da yi­ne gö­rev­le­ri ve so­rum­lu­luk­la­rı ile baş ba­şa­dır… Tür­ki­ye’yi ye­ni­den gün­de­me ge­tir­mek, uy­gu­la­nan in­san­lık dı­şı iş­ken­ce ve bas­kı­la­rı tar­tış­ma ko­nu­su yap­mak için, yıl­lar­ca et­iy­le ke­mi­ğiy­le ya­şa­dı­ğı, ta­nı­ğı ol­du­ğu ha­pis­ha­ne­ler­de­ki olay­la­rı an­la­ta­rak, Tür­ki­ye man­za­ra­la­rı­nın önem­li bir bö­lü­mü­nü ser­gi­le­yen “Duvar” fil­mi­ni yap­mak­la işe sı­van­ma­ya ka­rar ve­rir. Bu film, Yıl­maz Gü­ney’in bir is­yan çığ­lı­ğı ve dün­ya ka­mu­oyu­na bir hay­kı­rı­şı­dır. Ve bu film onun yüz­ler­ce pro­je­si­nin ilk adı­mı­nı oluş­tur­mak­ta­dır. On­dan son­ra­ki ya­pa­cak­la­rın­da, Tür­ki­ye’den, ye­rel ve ulu­sal ol­mak­tan, Tür­ki­ye­li Si­ne­ma­cı Yıl­maz Gü­ney’den yo­la çı­ka­rak ev­sen­sel­leş­mek, dün­ya­nın her ye­rin­de, Af­ri­ka’da, La­tin Ame­ri­ka’da, İs­pan­ya’da, Yu­na­nis­tan’da, Or­ta­do­ğu’da, Fi­lis­tin’de ve de Kürdistan’da ya­ni “Kavga” olan her yer­de film­ler yap­mak, zir­ve­den zir­ve­ye tır­ma­na­rak gü­cü­ne güç kat­mak ve bu gü­cü Tür­ki­ye’de­ki ge­li­şen yü­ce ve onur­lu mü­ca­de­le­nin gü­cü­ne, ır­ma­ğı­na akıt­mak için, tüm ola­nak­la­rı­nı se­fer­ber et­mek dü­şün­ce­sin­de ve ka­rar­lı­lı­ğın­da­dır… O gü­ne ka­dar­ki tüm ya­şa­mın­da ol­du­ğu gi­bi!

İş­te tam bu sı­ra­da, bü­tün bun­la­rı ger­çek­leş­ti­re­bil­me­nin tüm ola­nak­la­rı­na, tüm ye­te­nek­le­ri­ne sa­hip­ken, di­ğer düş­man­la­rı­nın dı­şın­da, hiç bek­len­me­dik, hiç he­sap­ta ol­ma­yan aman­sız bir düş­man, O’nu kah­pe­ce için­den vu­rur…

Ne ka­dar acı­dır ki Yıl­maz Gü­ney, o gü­ne ka­dar ya­pa­bi­le­cek­le­ri­nin, yap­mak is­te­dik­le­ri­nin ve ka­pa­si­te­si­nin yüz­de otu­zu­nu bi­le ger­çek­leş­tir­me­ye fır­sat bu­la­ma­dan ara­mız­dan ay­rıl­mak zo­run­da ka­lır.

Yıl­maz Gü­ney, kı­sa sü­ren ya­şa­mı­nı, öz­gür­lük ve de­mok­ra­si mü­ca­de­le­sin­de bir “sa­nat”çı ve “sa­vaş”çı ola­rak ya­şa­dı. Yüz­yıl­lar­dır sü­re ge­len sis­tem­le­rin ide­olo­ji­le­riy­le bes­len­miş ve çar­pı­tıl­mış yı­ğın­la­rın bi­linç­le­ri­nin sar­sıl­ma­sın­da, on­la­rı dü­şün­me­ye ve ken­di­le­ri­ni de­ğiş­tir­me doğ­rul­tu­sun­da is­tek duy­ma­ya zor­la­ma­nın, sa­nat­çı­la­rın ka­çı­nıl­maz gö­rev­le­ri ol­du­ğu­na ve sa­nat­çı­nın ça­ğı­nın, ül­ke­si­nin so­run­la­rı­na ka­yıt­sız kal­ma­ma­sı ge­rek­li­li­ği­ne inan­dı. Ya­pıt­la­rın­da, Tür­ki­ye-Kür­dis­tan top­lu­mu­nun çö­zü­len fe­oda­liz­mi­ni, kay­bo­lan ge­le­nek-gö­re­nek­le­ri­ni, yo­ko­lup gi­den de­ğer­le­ri, top­lum­sal-si­ya­sal ya­şa­mın çal­kan­tı­la­rı ve fır­tı­na­la­rı için­de bo­ca­la­yan, ça­ba­la­yan, bo­ğu­lup ka­lan, çö­züm ve yol ara­yan in­san­la­rın acı do­lu ya­şam­la­rı­nı di­le ge­tir­di. De­rin aşk­la­rın, bağ­lı­lık­la­rın, has­ret­le­rin, şef­ka­tin ve in­ce­lik­le­rin şar­kı­la­rı­nı söy­le­di. Tür­ki­ye’de, son on­beş yıl için­de ye­ni ve ile­ri­ci bir ku­şa­ğın ye­tiş­me­sin­de, O’nun film­le­ri ve mü­ca­de­le­si et­kin bir rol oy­na­mış­tır.
Ni­te­kim, yı­ğın­lar üze­rin­de­ki bu önem­li et­ki­si­ni tes­bit eden ve bun­dan son de­re­ce ür­ken ege­men güç­le­rin, ge­ri­ci ve fa­şist çe­te­le­rin sal­dı­rı he­def­le­ri ol­muş­tur. Ve film­le­ri­ni, ki­tap­la­rı­nı, tüm ya­zı­la­rı­nı, afiş ve kart­pos­tal­la­rı­na va­rın­ca­ya dek ve hat­ta adın­dan ül­ke­de söz et­me­yi ya­sak­la­ya­cak ka­dar za­val­lı­laş­mış­lar­dır. ‘Va­tan Ha­ini’, ‘Ka­til’ ‘Kan­sız’ ka­ra­la­ma­la­rı­na ve kü­für ede­bi­ya­tı­na sı­ğı­na­rak onu ze­de­le­me­ye, ya­ra­la­ma­ya ça­ba­la­dı­lar ve bu­nu bu ko­kuş­muş ve küf­lü dü­zen­le­ri so­na erin­ce­ye ka­dar da sür­dü­re­cek­ler. An­cak ger­çek va­tan ha­in­le­ri­nin kim­ler ol­du­ğu ta­ri­hin şaş­maz akı­şı ve ta­nık­lı­ğı için­de, ka­çı­nıl­maz ola­rak or­ta­ya çı­ka­cak­tır. Ni­te­kim de, ne ka­dar en­gel­le­me­ye, yok et­me­ye ça­lı­şır­lar­sa ça­lış­sın­lar, Yıl­maz Gü­ney’in tüm film­le­ri, ki­tap­la­rı, ya­zı­la­rı, re­sim­le­ri, hal­kı­mız ara­sın­da, her tür­lü teh­di­tin an­lam­lı bir ya­nı­tı ola­rak yü­rek­li­lik­le el­den ele do­la­şı­yor.

O, bur­ju­va an­lam­da bi­le de­mok­ra­si­yi ta­ri­hi­nin hiç­bir dö­ne­min­de ya­şa­ma­mış olan ül­ke­miz­de, fa­şist dik­ta­tör­lük dö­nem­le­rin­de, en zor ko­şul­lar al­tın­da sa­vaş­mış­tır. Bas­kı­lar kar­şı­sın­da bo­yun eğen, ba­tan ge­mi­yi terk eden fa­re­ler gi­bi kor­kup ka­çan, si­nip sak­la­nan ya da ‘Ba­na do­kun­ma­yan yı­lan bin yıl ya­şa­sın’ di­ye­rek, çı­kar­la­rı, ka­ri­yer­le­ri uğ­ru­na dü­ze­ne al­kış tu­tan bir kı­sım kü­çük ­bur­ju­va ay­dın­la­rı, sa­nat­çı­la­rı ve ko­lay gün­le­rin söz­de ‘kes­kin dev­rim­ci’le­ri­ne kar­şı­lık, bü­tün var­lı­ğı ve ener­ji­siy­le, has­ta­lı­ğı­nın en ağır dö­nem­le­rin­de, sağ­lık ko­şul­la­rı­nı bi­le hi­çe sa­ya­rak, di­re­ni­şin en önün­de yü­rü­müş, göğ­sü­nü ya­sak­la­ra kar­şı ger­miş ve yi­ğit­çe sa­vaş­mış bü­yük bir mü­ca­de­le ada­mı ve yol gös­te­ri­ci ola­rak her za­man say­gı ve sev­giy­le anı­la­rak ara­mız­da Yaşayacak’tır.

Siz­le­ri, Yıl­maz’ın fi­zik ola­rak ara­mız­da ol­ma­yışının acısı ve fakat içimiz­deki Ölümsüz anısının tüm sıcak­lığıy­la selam­lıyorum.

Batı Al­man­ya’nın Os­nab­ruck ken­tinin üniver­sitesi tarafın­dan düzen­lenen Yılmaz Güney haf­tasın­da, 19 Mayıs 1985’de Fatoş Güney tarafın­dan yapılan konuş­ma.